İLETİŞİMİN EKSİK BOYUTU: HAYIR!

Ayten DURMUŞ, hertaraf.com-15.10.2019

İletişim; düşünülebilecek her türlü yol ve yöntemle kişiler arasında duygu, düşünce, bilgi, haber aktarımı ve alışverişidir. ‘Gönderici, ileti, bağlam, kanal, alıcı, geri bildirim’ kavramları çerçevesinde ele alınarak açıklanır. İnsanlar bu çerçevede ilişki içerisinde bulunurlar.

İnsan hayatı ancak başka insanlarla birlikte düzgün ve dengeli sürdürülebilir. Bu açıdan insan toplumsal bir varlıktır. Her insanın ilişkilerini “a. Kendi kendisiyle, b. Başka insanlarla, c. İnsan dışındaki varlıklarla, d. Yaratıcısıyla veya inandığı varlıkla(rla)” olmak üzere dört ana açıdan ele alarak ayrıntılandırmak mümkündür. Bu ayrıntıların her birini bir yapbozun parçaları gibi düşünerek bir tanesindeki bozukluğun veya yanlışlığın bütünü etkileyeceği gerçeğine ulaşabiliriz. Buradan hareketle insanın iyi-kötü tüm ilişkileri için şu sonuca ulaşabiliriz:

‘İlişkilerin toplamı hayattır.’

İlişkilerin toplamından oluşan hayat da bir beden gibidir ve bu bedenin bakımı-temizliği de bir zorunluluktur. Bazen ilişkilerin de saçını, sakalını, tırnaklarını kesmek ve tüm bedenini yıkamak gerekir. Eğer bu bedende bir hastalık ortaya çıkmışsa hastalığın gerektirdiği tedavinin ‘perhiz ve beslenme’yle birlikte yapılması da bir zorunluluktur. Dahası bedende artık acı veren nasırlı ve yaralı bölgeler varsa tedavisi de ihmal edilmemelidir. Kuvvetli bir beden, aldığı veya aşılama yoluyla kendisine verilen her mikrobu, bağışıklığını güçlendirmek için kullanır. İlişkilerde böyledir. Gereksiz ilişkileri keserek ‘ilişkilere boy abdesti aldırmak’; zararlı ilişkileri kopararak ‘ilişkilere perhiz yaptırmak’ hayatın iyileştirilmesi, daha güzel ve anlamlı yaşanabilmesi için ilk merhaledir.

‘Koparılması gereken ilişkiler hangileridir?’ sorusu, en az ‘İyi ilişkiler nasıl kurulur?’ sorusu kadar önemlidir. Bilinmektedir ki bir tespit veya onayın anlamlı olabilmesi için neye ‘Hayır’ denileceğinin de tespiti gereklidir. Bu bilinç ‘hayatı yönetme’nin ilk merhalesidir. Önce hayatın zemini, gereksiz ve zararlı her ilişkiden arındırılmalıdır, tıpkı ev yapmadan önce zeminin temizlenip temel atmak için hazır hale getirilmesi gibi. Bu yapılmazsa insanlar, ömürlerini tüketir fakat hayatlarını yaşamazlar.

KESİLMESİ VEYA AZALTILMASI GEREKLİ İLİŞKİLER: 

Marazlı İlişkiler: Marazdan kasıt, kalbin hastalıklarıdır. Bazı kişilerin kalbi, Çıfıt çarşısı gibidir. Herkese kızgındırlar, herkesi kıskanır, herkesi eleştirir, herkesi küçümser ve her şeyi bilirler (!) fakat sınırlarını bilmezler. Bunlar, kimsenin iyi halinden hoşnutluk duymazlar. Hayran olarak modelledikleri kişilerle dahi şartlar uygun olduğunda, yardımlaşma yerine yarışmaya başlar ve bu yarışın birincisi olmak için hastalıklı kalplerinin uygun bulduğu her şeyi yapabilirler. Bunlar, herhangi birisine gösterilen sevgiyi kıskanır ve o sevgiyi kendileri için isterlerse kendilerince yöntemlerle kıskandıkları kişiyle sevenleri arasına girerler. Bunlar çoğu kere yetiştikleri ailelerden, sosyal çevreden ve eşlerinden yeterli sevgi görmeyen kişilerdir. Sevgiye şiddetli muhtaçlıkları, sevginin hâkim olduğu ortamları ifsat etmeye yeter. Hasret duyduklarını elde etmek için uygun gördükleri ‘yalan, düzen, tuzak, iftira vs.’ her yolu deneyebilirler. Mesela: anne-baba ve çocukları arasına ‘Ne gördün onlardan sanki, senin için ne yaptılar?’ diyerek; karı-koca arasına ‘Onun için mi yaratıldın?’ diyerek; gelin-kaynana arasına ‘Elin kızı, kızın mı sanki?’ veya ‘Elin kadını, annen mi sanki?’ diyerek; iki arkadaş arasına ‘Sen hep onun gölgesinde kalıyorsun.’ diyerek; sevilen birisiyle sevenleri arasında ‘O, kendini çok şey sanıyor. Biraz kibirli gibi mi acaba? Biraz üsttenci mi ne dersin? Çok şey yaaa! Tam anlatamıyorum, ımmm…’ diyerek girerler. Ezikliğin, kıskançlığın, duygusal yoksunluğun tezahürü olan cümleler... Marazlı kişilerle ilişkilerini sürdürenler de hiç farkında olmadan benzer duygularla dolarlar.

Hasta-Psikiyatr/ Çöplük İlişkisi: Bazı kişiler iletişimde bulundukları kişileri zihinlerinin çöplüğü gibi kullanırlar. Ne zaman bir araya gelseler sorunlarını, bunalımlarını, acılarını anlatmaya başlarlar. Muhataplarının da bir sorunu olup olmadığını sorma, eğer varsa onları dinleme gereği duymazlar. Kendi dünyalarında sorunları o kadar büyümüştür ki ‘Ama benimki daha…’, ‘Sen bir de benim derdimi gör.’ edasıyla aynı şeyleri aynı kişilere veya başkalarına anlatır dururlar. Bunların amacı sorunlarını anlatarak istişare etmek ve sorunlarına çözüm aramak değil, sadece anlatmak ve çevrelerindeki kişileri çöplük gibi kullanmaktır. Çünkü yüzlerce durum vardır ki üzerinde konuşulması ve anlatılması hiçbir şeyi değiştirmez.

Sargıcı İlişkisi: Bazı kişilerin ilişkileri, var olduğunu düşündükleri duygusal yaralarına ve gönül kırıklarına sargıcı arama eyleminden ibarettir. Sürekli olarak şefkate, merhamete, sevgiye, yardıma, desteğe ihtiyaçları olduğunu ihsas ettirirler. Bunların çoğu hakikatte sandıkları gibi değildir. Hissettikleri maddi ve manevi yoksunluklar çoğu zaman kendileri tarafından bazen de yakınları tarafından var edilmiş ve onları manen hasta etmiştir. Bunların, var sandıkları yaralarını sarmaktan yorulmayacak bir sargıcı aramaları, bulduklarında bu kişilere şiddetle bağlanmaları bu yüzdendir.

Gölek İlişkisi/ Anlamsız İlişkiler: Kendisiyle, toplumuyla, ülkesiyle, insanlıkla ilgili hiçbir görüş ve düşüncesi olmayan bazı kişiler vardır. Bunların zihin dünyası, uygun yerlerde yağmur sonrası oluşan bir metrekarelik su birikintilerinde oynayan çocuklarınki kadardır. Gündemleri dar bir çerçeve içerisinde tekdüze ve sığdır. Tabii ki pek çok kişinin bu şekilde düşünme ve Böyle mutlu olma hakkı vardır. Ancak bu göleklerde oyalanan kişilerin engin denizlerde kulaç atma niyeti varsa durumu ve bu şekildeki ilişkilerini gözden geçirmelidir. Çünkü böyle ilişkiler insanda ruhsal, duygusal, fikrî hiçbir tarafa dokunmaz, hiçbir olumlu etki ve katkıya sebep olmaz. Bu beraberlik, insana patinaj yapan araba halini yaşatır. Hâlbuki hayat sınırlı bir zaman dilimi olduğğu için anlamsız ilişkilerle geçirilemeyecek kadar değerlidir. ‘İki günü eşit olan ziyandadır.’ ölçüsü gereği, bir ilişkinin hiçbir amacı yoksa gerekip gerekmediği üzerinde düşünülmelidir.  

Mıymız ve Mızmız/ Yoran İlişkiler: Bazı kişilerle beraberlik, kişide ruhsal bir yorgunluk oluşturur. Böyle kişilerle beraberlikten sonra insan enerjisinin soğurulduğunu hisseder, kendisinde hiçbir şey için güç bulamaz. Bu tür beraberliklerin birkaç saati bile, kişiye kendisini günlerce ağır işler yapmış gibi bitik hissettirir. Düşündüğünde bunun sebebini de pek bulamaz çünkü beden değil ruh yorulmuştur.

Kibarlık, incelik, saygı, soylu davranışlar insanların gönüllerini fetheder. Böyle kişilerle ilişkiler, insana iftar vakti içilen su gibi gelir. Fakat bu nitelikler çoğu kere ‘mıymıy ve mızmız’ olmakla karıştırılır. Hâlbuki bunların ilki gönle gelen sabah esintisi gibiyken ikincisi yorar ve usandırır. Böyle ilişkiler de yeniden değerlendirilmelidir.

Çifteli, Boynuzlu, Tekmeli İlişkiler: Büyükbaş hayvanların huysuzları vardır; bu hayvanlar önünden yaklaşana boynuz, arkadan yaklaşana çifte, sağdan veya soldan yaklaşana tekme atar. İnsanlardan da tüm ilişkileri böyle olan kişiler vardır. Hiç kimse onların boynuz, çifte ve tekme darbesinden kurtulamaz. Tüm ilişkilerini saldırı üzerine kurarlar. Eğer birine saldırmıyorlarsa en fazla geçmişte yaptıkları benzer durumları anlatmaları sebebiyledir.

Arka Teker İlişkisi: Motorlu taşıtların motorları genellikle öndedir. Motora bağlı ön tekerler hareket gücünü buradan alır. Arka tekerlerin bağlı olduğu bir motor gücü yoktur, ön tekere göre hareket eder, yön değiştirir. Aile içi ve sosyal ilişkilerin pek çoğu böyledir. Başlangıçta bir rahatlık gibi görülen bu durum esasında diğer kişilerin iradesini yok saymak ve yok etmek olduğundan bir süre sonra sorunlara sebep olur. İradesini kullanabilen kişi özgürdür ve kararlarının anlamı vardır. İradesini kullanamayan kişi, onu insan kılan en önemli niteliğini kullanamamış olur. Eşlik ve arkadaşlık ilişkileri, eşitlerin ilişkisi olduğunda gerçek değere ve anlama ulaşır. Kişi kendisini, yakınındakilerinin iradelerini yok ettiği birer arka teker konumuna getirmekten uzak tutmalıdır. Bu davranışa maruz kalan kişiyse iradesini kullanma hakkının olduğunu unutmamalıdır.

Emperyalist/ Batı Tipi/ Hırsız İlişkiler: Emperyalizm, bir ülkenin, güç kullanarak veya kullanmadan, başka devlet halkları üzerinde denetim kurması, onları yozlaştırarak, ekonomilerini çökerterek, savunmasını yok ederek kendisinin ekonomik, kültürel ve siyasi gücünü kabul ettirmesidir. Böylece manen yok edilen bir ülkenin, tüm yer altı-yer üstü kaynaklarının ve işgücünün emperyalist devlet tarafından, kendi milleti için kullanılmasıdır. Yani emperyalizm, sömürme, çalma, zorla alma ilişkisidir. İnsanlar arasındaki ilişkilerin bazıları da böyledir. Bir tarafın sömürülmesi, emeğinin ve alın terinin yok sayılması veya çalınması, bir tarafın sahip olduğu her şeyin zorla alınmasıdır. Çalınan veya zorla alınan şey, zaman, imkân, para, mal, makam dâhil olmak üzere her şey olabilir. Bazı yakın ilişkilerde para ve mal da hep güçlü olanın elinde temerküz etmekte, diğerleri hep ona muhtaç olmaya mahkûm edilmektedir.

Çalınan şeylerin en az fark edileniyse zamandır ki esasında çalınan hayattır. Bazı kişilerin tv başta olmak üzere medyayla ilişkisi, medyanın o kişinin tüm zamanını çalması üzerine kurulu bir emperyalist hırsız ilişkisidir. Filmler, müzikler, haberler, açıkoturumlar vs. Medyanın ömrü çalan hırsızlığına göz yummamak için kontrolüne girmemek ve bu ilişkiyi sınırlı tutmak gereklidir.

Yahudi Tipi İlişki: Yahudiler, bulundukları ülkelerin halklarıyla karışmamaya özen gösterirler. Tüm hayatları, ırkçı bir saplantının kollarında şekillenir. Bulundukları topluma karşı hiçbir sorumluluğu kabul etmez ancak o toplumdan alabilecekleri ne varsa almaya çalışır ve o topluma hiçbir şey vermezler. Güçsüzken, herkesin yardımını isteyen bir mazlum rolünü oynar; gücü eline geçirdiklerindeyse dünyada eşi görülmemiş bir canavara dönüşürler. Başkalarına ait olanı almakta ve çalmakta hiçbir sakınca görmezler. İnsanların hayatında da bazı ilişkiler tam da böyledir; hep isteyen ve alan fakat hiç kimseye bir şey vermeyen, hiç kimse için bir şey yapmayan. Kişi, başkalarıyla ilişkisini bu hale getirmemeye dikkat etmeli çünkü bu, insanî bir ilişki değildir; kendisi buna maruz kalıyorsa bu ilişkiyi gözden geçirmelidir. 

Çocuk ve Anne-Baba İlişkisi: Bu ilişki türünde insanlar bazen hep çocuk yerine bazen de hep anne-baba yerine konulur. Bazı evlilikler, arkadaşlıklar, yakınlıklar bu şekildedir. İster kişi gönüllü olarak bu konumda olsun isterse onu bu konumda olmaya mecbur etsinler, her iki durum da insanın gelişimi için uygun değildir. Bu şekildeki ilişkiler yıpratıcı ve yorucudur. Çocuk ve anne-baba ilişkisi ancak gerçekten bu konumdakileriyle anlamlı olur. Hatta kişinin kendi çocuklarıyla dahi ilişkisi 12 yaşından sonra nitelik değiştirmelidir. Kişi kendisini hep çocuk gibi sorumsuz ya da hep anne-baba gibi eğitip-yetiştiren konumundan çıkarmalıdır; yaşının, konumunun ve hayatının kendisine yüklediği görev ve sorumlulukları gönüllüce omuzlanmalıdır. Kendisi, çocuk ya da anne-baba rollerinden birine zorlanan kişi de gerçek konumu neyse ona uygun olarak ilişkilerini düzenlemelidir. 

Ceviz İlişkisi: Ceviz, insan için en faydalı yiyeceklerden birisidir. Her yerde yetişmez, sulak arazi ister. Yetiştiği anda köklerini saldığı yerde toprağın tüm gücünü çektiği için başka bir ürün yetiştirilemez. Dalları yüksektir, meyvesi uçlara kadar yetişir. Meyvesini çırparken sık sık dallarından düşerek kolun, bacağın, belin kırılmasına sebep olur. Ceviz yetiştirenler, cevizin gölgesinde uyumanın baş ağrısına sebep olduğunu da söylerler. Bazı insanlar da ceviz gibi değerlidir. Fakat onlarla ilişki meyvesini toplayıp uzaklaşacak şekilde olmalıdır. Kişi eğer ceviz konumunda olan kişilerin yanında kalırsa onların gölgesi güneşi engelleyeceğinden asla yetişemez; cevizin meyvesinden faydalanacağım derken bir tarafını kırma riski de her zaman vardır. Çok önemli ve değerli kişilerin çocuklarının, torunlarının gölgede kalmaları, güneşte yanmak yerine (kendilerinin veya onlar için anne-babalarının) bu gölgenin rehavetini tercih etmeleri sebebiyledir. Çünkü böyle kişiler gölgelerindekilerine kendileri kadar olma, kendilerinden daha iyi olma hakkını -belki de farkında olmadan- tanımazlar. İlimde, edebiyatta, siyasette ‘Tek adam’ eleştirileri böyle kişilere yapılmaktadır.

Sarmaşık İlişkisi: Sarmaşıkların yatay ve dikey olanları vardır. İnsan hayatının da yatay ve dikey boyutları vardır. Yatay boyutu her insanın içine doğduğu gündelik hayatın tüm unsurlarıdır. Dikey boyutsa ruhun durumunu etkileyen ilim, edebiyat, sanat başta olmak üzere pek çok şeyi içine alır. Bazı kişiler, sarmaşık gibi insanların hayatına bir kenardan girer ve yavaş yavaş onun tüm hayatını kaplamaya başlarlar. Bu kaplama hayatın ister yatay ister dikey boyutunda olsun, kişinin kendisine yabancılaşmasına, bir başkası olmasına sebep olur. Bu ilişkiler, tıpkı sarıldığı varlığı hiç göstermeyen bir sarmaşık gibi kişiyi sarılanın basit bir kopyası haline getirir. Buna maruz kalan kişi kendi özgün kişiliğini oluşturmak için çabalarken hayatına sessizce giren ve farkına varmadan tüm dünyasını kuşatan ilişkilerden kendisini kurtarmalıdır. Çünkü sarmaşık sarıldığı şeye varlık hakkı tanımaz, sarılarak öldürür.

Bozuk Eşya, Eski ve Dar Giyecek İlişkisi: Evlerde bozulmuş bazı eşyalar vardır; ‘Dursun, yaptırıp kullanırız.’ denilir. Eski giyecekler vardır; ‘Belki lazım olur.’ denilir. Dar giyecekler vardır; ‘Kilo vereceğim, giyerim.’ denilir. Fakat çoğu kere bu söylenenlerin hiçbir olmaz; tüm bunlar dolaplarda ve evlerde yer tutmaktan başka işe yaramaz. İlişkilerin bazıları da böyledir; bozulmuştur, eskimiştir ve bazı ilişkiler de artık dar gelmektedir. Tüm bu ilişkiler kenarda tutularak yeni ilişkiler kurulamaz çünkü yeni ilişkiler için de zaman ve mekân gereklidir. Bu sebeple yeni ve daha anlamlı ilişkiler kurmak isteyen kişiler, eski ilişkilerden bozulanları, eskiyenleri ve dar gelenleri gözden geçirmelidirler.

Sonbahar İlişkisi: Her sonbahar, yeni bir ilkbahar için zorunludur. Bazı ilişkiler bazı zamanlarda, bazı mekânlarda anlamlıdır. Meselâ; eğitim-öğretim yıllarındaki, askerlikteki, hac ve umredeki arkadaşlıklar ve belirli bir süre ikamet edilen yerdeki komşuluklar sonbaharı olabilen ilişkilerdir. Bunların yapraklarının sarardığı görüldüğünde kimse geçmişe asılarak o yıllarda kalmaya kendini zorlamamalıdır. Çünkü her yeni zaman, mekân ve şartlar, yeni ilişkileri gerektirir. Bu yeni ilişkiler için -ölümden öte geçecek dostluklar hariç- geçmişteki bazı ilişkilerin de kendi zamanında, mekânında bırakılması gereklidir.

Altıparmak İlişkisi: Altıncı parmak bazı insanların ellerinde, yaratılıştan genellikle küçük parmağın dibinden dışarı doğru çıkmış, parmak görünümlü hiçbir işleve sahip olmayan bir fazlalıktır. Görüntü dışında varlığı, el kullanılmadığı sürece acı vermez. Ancak kişi eliyle herhangi bir iş yapacağında kenardaki altıncı parmak bir engel olarak varlığını hissettirir. El, gireceği yere rahatlıkla giremez, uzandığı pek yerde bu kenarda duran çıkıntının takılması sebebiyle kişi acı hisseder. Bu parmağın varlığı el kullanıldığı anda sorunlara sebep olduğu gibi eğer kestirilirse kestirmek de acı verir ancak kesildikten sonra hiçbir eksikliğe sebep olmaz. İnsanın bazı ilişkileri de hayatındaki bir fazlalık olarak kendisine sadece acı veriyorsa onun bu ilişkisi de altıncı parmak haline gelmiş demektir. 

Ben İlişkisi: Ben, insan bedenindeki siyah nokta ya da ‘et ben’ denilen siyah veya beyaz küçük çıkıntılardır. Bunlar insanın kendi bedenine aittir ve bazen insan bedeni üzerinde ağaçlardaki ‘asalaklar’ gibi büyür ve ilk bakışta fark edilebilir hale gelir. Görüntüde benlerin hepsi aynı imiş gibi olduğu halde yıllar içerisinde bazılarının yapısı değişir. Bazıları ‘iyi huylu’ hücre üremeleri, bazıları da ‘kötü huylu’ olarak tespit edilir. Kötü huylu olanlar, uzmanları tarafından en erken vakitte kökleriyle birlikte bedenden uzaklaştırılır. Bazen de bu işlem çok geç kalmış olabilir. İnsanın yakın bazı ilişkileri eğer ‘kötü huylu bir tümör’ haline gelmişse gereken yapılmalıdır. 

‘Ben kemale erdim.’ Sananlarla İlişkiler: Bazı kişiler kendilerinin olunabilecek en iyi durumda olduklarını, gelinebilecek en iyi duruma geldiklerini, bilinebilecek her şeyi bildiklerini düşünürler. Böyle kişilerin tavır, davranış ve konuşmalarından bu durum anlaşılır. Adeta ‘son söz’ü söylediklerini düşünürler. Kendilerine göre bir rahatlık içerisindedirler. Çünkü bu kişiler yolun neresinde olduklarını tam bilemediklerinden, ilimce ve fikirce hep gerilerinde duranlara bakarak kendileri hakkında karara varırlar. Gözleri ‘Acaba benim konumuma yaklaşan var mı?’ diye hep geride olduğundan, gittikleri yolda kendilerine göre ışık yıllarıyla önden gidenleri göremezler. Bunlar, kendi öğrendikleri şeylerin insanın öğrenmesi gereken en önemli şeyler olduğuna inanır ve bunları bilmeyenleri bilgisizlikle suçlayarak kolaylıkla aşağılayabilirler. Böyle kişiler, insanın en üst seviyesinin bile denizde damla olduğunun, dünya hayatında kimseye her anlamda kemale erecek zaman verilmediğinin ve insanın bu dünyaya öğrenci gelip öğrenci gittiğinin farkında değillerdir. Böyle kişilerle ilişkisi olanlar bu ilişkiyi azaltmanın ve kendilerini maruz kaldıkları kibrin zehrinden korumanın yollarını bulmalıdırlar.

Yalancılarla İlişki: İster pembe ister beyaz ister doğrudan ister dolaylı olsun yalan insanı kirletir. Dürüst bir insan, dürüstlüğü sebebiyle görünüşte kaybetse de gerçekte kazanmıştır; yalancı, yalanları sebebiyle görünüşte kazansa da gerçekte kaybetmiştir. Kaybettiği en önemli şeyse erdemlerin doruğu olan dürüstlük ve ona duyulan güvendir. Dürüst bir kişinin, yalancı karşısında ‘sözlü iletişimde’ başarı ihtimali sıfırdır. Çünkü iki kişi var; biri her yalanı söyleyebiliyor diğeri gerçekten başka bir şey söyleyemiyor. Böyle ilişkilerde, dürüst kişiler yıpranır. Bu sebeple yalanı fıtrat/alışkanlık haline getiren kişilerle ilişkilerin çok azaltılması ve bunların söz ve tavırlarına karşı teyakkuzda olunması faydalıdır.  

İlişkilerin toplamı hayattır.’ demiştik. Bazı ilişkiler, özel görevler için yetiştirilenlere verilen, çok zor ve ağır bir eğitim süreci olabilir. Fakat bu şekildeki eğitimler asla tüm hayatı kapsamaz, kapsamamalıdır. Böyle eğitimlerden geçmiş olanlar, yaşanmış geçmişe kızmayı bırakıp ilişkilerini yani hayatlarını, iradeli bir şekilde yönetmeye çalışmalıdırlar. Yaşanan süreç zor olsa da kişi, bağışıklığını güçlendirenleri affederek geçmişte bırakıp yoluna devam etmelidir.

Not: Buradaki ilişki adlandırmalarının tümü şahsıma aittir.

BAŞIMIZ GÖĞE ERECEK

Fidan daralıyordu. Köklerine sımsıkı sarılan toprağa çok kızıyor, dalları ve yaprakları sürekli söyleniyordu.

-Eğer şu toprak bizi biraz bıraksa başımız göğe erecek.

Köklere sarılan toprak ve toprağın katmanlarındaki su, gülümseyerek dinliyorlardı bu sözleri. Duyduklarına aldırmadan kökleri besliyor, dallara, yapraklara, meyvelere gerekli olan her ne varsa hiçbir karşılık beklemeden veriyorlardı.

Dallar ve yapraklar kendilerine sunulan her şeyi alıyor ve güçlendikçe toprağa kızgınlıkları da artıyordu. Öyle an geliyordu ki toprak ve içindeki suyla beraber her şey bu duruma üzülüyor fakat:

-Neyse daha gençtir, öğrenir her şeyi, anlar bir gün gerçekleri, diyorlar, toprağın dudakları kuruyor, suyun göz yaşları sel olup akıyordu.

Hamidiye suyunu halkına getiren Hakan demişti ki: ‘Getirdiğim suyu içecekler ve boğazları kuruyuncaya kadar bana küfredecekler.’ Bu, nankörlük tarihinde hep böyle olmuştu. Hem sunulan her imkânı herkesten fazla kullanmışlar hem de küfretmekten, hakaret etmekten hiç geri kalmamışlardır. Nankörlüğün kitabındaki yasa budur.

-Eğer şu toprak bizi biraz bıraksa başımız göğe erecek.

Bu nankör sözü duya duya toprak iyice kurudu, sular da ağlaya ağlaya tükenip gittiler.

Rüzgâr fidanın nankörlüğüne öfkelendi, esti, esti. Sonunda kökleri saran topraklar savruldu gitti ve kökler yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Susuzluğu hissetti su yoktu fakat daha ne olduğunu anlamamıştı fidan ve haykırdı köklerini görünce:

-Yaşasın rahatladık, başımız göğe erecek, derken kısa süre sonra daha cümlesini bitirmeden susuzluktan güçsüz kalan dalları rüzgârla birlikte yere kapaklandı. Başını bıraktı fidan, başı bir taşa çarptı.

Yattığı yerde bir hasret duyduğu göğe baktı, bir baş koyduğu yere. Dalları çatır çatır kırılmaya devam ederken şöyle diyerek ağlıyordu:

-Ey benim köklerimi sarıp koruyan toprak anam, güneş teyzem, su atam. Beni affedin. Meğer benim tüm gücüm sizdenmiş.

SEN HANGİSİSİN?

Birkaç öğrencim, burada olduğumu duymuş. Konferansımı dinlemişler ve şimdi beni ziyarete geliyorlarmış. Haber verdiler. Bir grup geldi. Önlerinde şehrin valisi vardı. Valilikteki müdürlerden birkaçı, şehirdeki farklı okullardan birkaç öğretmen ve öğretim görevlisi vardı. Birkaç tane polisin yanında bir makam şoförü, birkaç tane de ne yaptığını tam anlayamadığım kişi vardı. Hep beraber bulunduğum odaya girdiler.

Hepsi bana bakıyordu. Ben de hepsine birer birer inceleyerek baktım. Sonra dedim ki:

-Hanginiz benim öğrencilerimsiniz?

UÇ(A)MAMAYI ÖĞRETMEK

Yönetici Allı Horoz, tüylerini iyice kabartmış bir şekilde konuşuyordu, Kanatlılar Eğitim-Öğretim Kurumunun ortasındaki kürsüde. Bu bölüm kurumun ‘Yüksek Uçuş Bölümü’ olarak adlandırılıyordu. Bir yanda kartallar, bir yanda şahinler, bir yanda kırlangıçlar, bir yanda leylekler ve diğerleri...

Güzel tüyleri ardında açılmış yaşlı ve bilge tavus kuşu, yaşlılığı sebebiyle artık zor duyduğu için yanındakine sordu:

-Ne diyor bu?

Diğeri cevap verdi:

-Kartallara uçmamaları gerektiğini öğretiyor.

-E haklı, doğru söylüyor, derken kibirle kuyruk tüylerini toplayıp başını yukarı doğru kaldırırken göklere hasretle bakıyordu.

SANA ÖYLE GELEBİLİR

‘Yolda kadını gördü. Kadın yanında on altı yaş civarlarındaki erkek çocuğuna destek olarak yürüyordu. Çocuk ayaklarını sürüyor, zor adım atıyordu. Kadın onu omuzlanmış gibiydi. Bunu gören kişi, çok üzüldü ve bir anne olarak bu kadının ne kadar yıprandığını düşündü.

Anne, yürürken oğlunu daha da bir kavradı. Ona baktı ve gülümsedi. Uzun yıllardır yatağa mahkûm olan oğlu, son birkaç yılda uygulanan tedaviyle artık yemeğini yiyebiliyor, tuvalete gidebiliyor ve işte böyle ara sıra dışarı da çıkabiliyordu. Kadın, tekrar oğluna baktı ve onun hafifçe tüylenmeye başlayan yanağından gülümseyerek sevgiyle öptü.

FIRKALAŞTIRILARAK YOK EDİLİYORUZ

Ayten DURMUŞ, hertaraf.com-15.09.2019

Fırka; parçalara ayırmak, bölmek anlamında, insanların ayrıldığı belli bir topluluğu ifade eder. Kur'an-ı Kerim'de tefrik ve teferruk olarak geçen fırka kavramı, sosyal hayatta ve dinde bölünmeyi, parçalanmayı, dağılıp çözülmeyi ifade etmektedir. Tefrika ise ayrılık ve bozuşmayı ifade eden bir kavramdır. İslâm dini, dinde olduğu gibi siyasette de birliği esas alır, bölünmeye ve fırkalaşmaya karşıdır. Fırkalaşmak ise bir kişi veya grubun kabul ettiği doğrularını, mutlak doğrular olarak savunmasını ve başkalarına dayatmasını gaye edinen kurumsal yöneliştir. Yasaklanan da budur, yoksa insanların birçok konuda birbirinden farklı görüşlere sahip olmaları zaten doğal bir durumdur hatta özgür düşünce imkânı desteklenmelidir.  

Birlikte güç ve bereket, ayrılıkta zayıflık ve tehlike vardır. Buna kimse itiraz etmez. Pek çok milletin hikâyeleri arasında şöyle bir anlatım vardır: Bir baba, altı oğlunu çağırıp bunlardan birer çubuk ister. Çocuklar çubukları getirince baba, her birinden getirdiği çubuğu kırmasını ister. Her çocuk getirdiği çubuğu kırar. Sonra baba tekrar birer çubuk ister çocuklarından ve getirdikleri çubuğu birleştirir, çocuklarına vererek kırmalarını ister. Çocuklar kırmaya çalışır fakat tüm çubuklar kalın bir sopa gibi olduğu için kıramazlar. Bunu üzerine baba çocuklarına şöyle der: Sizler bu çubuklar gibisiniz, birleşip güçlü olursanız sizi yok edemezler ancak ayrılırsanız birer birer kırılarak tıpkı bu çubuklar gibi yok edilirsiniz. (Bu hikâye pek çok açıdan Osmanlıyı hatırlatır.)

Bu güzel öykü esasında verdiği mesaj açısından da anlamlıdır. Milletimizin düşünce ve eylem öncüleri başta olmak üzere öyküde verilen bu mesajı herkes bilir, beğenir ve mesajda işaret edilen birliğin muhakkak olması gerektiğini düşünürler. Fakat birlikte hareket edebilmenin önemini yeterince kavrayamayanlar bunu bir tek şartla kabul ederler: Ancak kendi yöneticiliklerinde olursa… İşte bu durum/tavır, fırkalaşmanın başlangıcıdır.

‘Önemli olan birliği oluşturabilmek mi yoksa sizin bireysel hevesleriniz mi?’ sorusu sorulsa bile, birliğin önemini yeterince kavrayamayan böyle kişilerin, bu soruya verecek incir çekirdeği mesabesinde bir cevapları elbette vardır ve onlar bu cevabı mümkün olan en büyük büyüteçlerle büyüterek sunarlar.

Nedir fırkalaşmanın alametleri:

  • Mevcut topluluklarını sınırlar ve kapıyı örter, belli kimselerin haricinde kimseyi kendilerine dâhil etmezler.
  • Mevcut topluluklarından hiç kimseyi, -ona daha faydalı olacak olsa bile- başka bir yere göndermez; onun gitmesini ‘kopuş’ olarak değerlendirirler.
  • Başkalarını en sert şekilde eleştirerek kendi durumlarının en iyi, gittikleri yolun en doğru yol, yöntemlerinin en güzel yöntem olduğunu her şekilde ihsas ettirmeye çalışırlar.
  • Mevcut topluluğun/cemaatin sahip olduğu imkânlarla gözleri kamaştırmaya çalışır ve verileceğinden emin(!) oldukları ahiretteki imkânların neler olabileceğinin hayalini kurdururlar.
  • Zahirde ve batında başka topluluklarla kendilerini farklı kılacak unsurları öncelerler.
  • ‘Allah mevcut duruma ne der?’ sorusu, hayatlarının ve kararlarının ekseni değildir. Birtakım arzu ve istekleri, basit hedefleri vardır, bunlarla kendilerini ve topluluklarını anlamlı kılmaya çalışırlar.
  • Böyle toplulukların öncüleri, bilgi ve yeterlilik açısından çevresindekilerinin kendilerinden daha iyi olmasını arzulamazlar, zaten bunun olabileceğini kabul de etmezler. Bu yüzden ayrılıkçı her harekette hep bir ‘tek adam’ varlığı hissedilir.
  • Son söz tek başına lidere aittir. Ya da ‘şûra’ adını verdikleri oluşumlarda yer alan kimselerin, liderin görüşünden farklı bir görüş sunarak kabul ettirme cesareti söz konusu değildir. Öyle bir durumda o kişi/ler dışlanır ve ayrılıkçı olmakla suçlanarak uzaklaştırılır.

‘Habbeyi kubbe, kubbeyi habbe yapmak’ denilen bir durum vardır. Habbe, en küçük tane, zerre demektir, kubbeyi biliyoruz zaten. Kubbe birlik, zerre bahanedir. Yani zerreleri kubbe sayıp büyütürken gerçek kubbeyi zerre etme durumudur bu, üstelik kendi bireysel tatminleri için…

Arkasında veya yanında kalabalık ve güçlü bir cemaati olmak… Eeee… Tamam, olsun. Fakat bu topluluk ve öncüsü:

Parçalayan mı, bütünleştiren mi?

Dışlayan mı, dâhil eden mi?

Çevremde toplanın diyen mi, bir araya gelelim diyen mi?

-Takipçilerinin zihin ve gönüllerini haczeden mi, özgür düşünen eşitler olmaya imkân veren mi?

-Az olsun benim olsun diyen mi, birleşelim büyüyelim diyen mi?

-Çıkarlara göre değişen ve karar veren mi, ilkelere göre hareket eden mi?

Evet, bu tavırlara eklenebilecek daha pek çok marazları, toplulukların birlikte hareket etmesine izin vermeyecek kadar yoğunlaşanların bu tavrını neye dayandırdıklarını anlayabilmek zor görünmüyor. ‘Bunlar, kendilerine açık kanıtlar geldikten sonra sırf aralarındaki kıskançlık ve azgınlık yüzünden ihtilafa düştüler.’ (2/Bakara: 213) ayeti yolumuzu aydınlatıyor. Burada reddedilen ihtilafın rahmet olmadığı da açıktır. ‘Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.’ (30/Rum:32); ‘Ancak Rabbinin rahmet ettikleri (ihtilafta değildirler).’ (11/Hud: 119)

BİR KADIN CUMHURBAŞKANI

BİR KADIN CUMHURBAŞKANI/ HALİME YAKUP
ÜSTELİK BİR DE MÜSLÜMAN
Öyleyse Tartışalım

(Bir modern öykü denemesi)

(Not: Değerli okurumun, bu öyküdeki olay örgüsünü kurgu kabul etmeme hakkını kabul ediyor, saygı gösteriyor ve öyküyü okurken bu konuda yazabilme cesaretini göstermenin zorluğunu göz önünde bulundurmasını istiyorum.)

MAVİ, telefonuna gelen aşağıdaki bilgiyi telefonundaki birkaç whatsapp grubuyla paylaştı.

HALİME YAKUP: 1954 Singapur doğumlu. 2017 yılından itibaren Singapur’un ilk kadın ve dünyanın ilk tesettürlü Cumhurbaşkanı. 6 milyon nüfuslu Singapur 1965’te Malezya’dan ayrılmıştır. Singa Püre, Aslan Ülkesi demektir. Nüfusunun %13’ü Malay kökenli Müslüman, geri kalanının çoğu Çinlidir. Halime Yakup, babası Hintli annesi Malay, beş çocuklu fakir bir ailenin kızıdır. Partisi halk hareketi, 52 yıldır iktidarda. Tek odalı bir evde, Hukuk Fakültesi Yüksek Lisansıyla üniversiteyi bitirmiştir. Kocası Yemenli ve dört çocuk annesidir. 2001’de siyasete atıldı. 2013-2017 arası Meclis Sözcülüğü yaptı. Kanuna göre Cumhurbaşkanlığı sırası gelen Malayların gösterdiği beş aday arasında seçime gidilmeden Cumhurbaşkanlığı görevine getirildi. Singapur, dünyanın en zengin 3. Ülkesi. Milli gelir 300 milyar dolar. Milli gelir fazlası 2 trilyon dolar. Vatandaşın yıllık geliri 85 bin dolar. İşsizlik oranı %1’dir. Pasaportu dünyanın en değerlisidir. Dünyanın en iyi havaalanına sahiptir. Halime Yakup on binin üstünde projeye imza atmıştır. Her gün sabah namazını yakın çevresiyle birlikte Singapur’un büyük camisinde kıldıktan sonra, halkının arasına karışıp problemlerini dinler. Halime Yakup, sen her türlü saygıya ve takdire layıksın!’ (Tercüme ve Derleme: N.D.)

Çoğu birbirini hiç tanımayan katılımcı sayısı epece fazla bir whatsapp grubunda bu konu şöyle değerlendirildi:

GRİ: - Ben bu haberi yorumsuz geçiyorum. (Gri, gruptaki tek erkek)

MAVİ: - Zaten yoruma gerek yok, başarılı bir yönetici, her şey ortada. Allah yardımcısı olsun, benzerlerini artırsın inşallah. Belki ümmeti toparlarlar.

GRİ: 1993’te bir bay öğretmen arkadaşımız, karşısındaki kişiye Tansu Çiller’i övüyordu. Bu sırada bana soru sormakta olan Özgü isimli çalışkanlığı, ahlâkı ve edebiyle örnek bir öğrencim, soruyu bıraktı, Tansu Çiller’i öven arkadaşa seslenerek: - Tuncer hocam, sizi kınıyorum. Resulullah (SAV)in söyle bir hadisi var, dedi ve şu hadisi söyledi: ‘İşlerini bir kadına bırakan topluluk asla felah bulmaz.’ (Buhari, Megazi, 82, Fiten, 18)

(Belki de bu sözler bir kız öğrenciden naklen yazıldı, daha etkili olur diye.)

MOR:- Demek ki Halime Yakup’tan daha iyi bir erkek yönetici gelirse Singapur dünyanın bir numaralı ülkesi olacak.

GRİ: - Başka hiçbir şey yazmayacağım, bu son: Hakikatin hatırı, dostlarımın hatırından üstündür. Hislerimiz, milliyetimiz, cinsiyetimiz vs. Allah’ın (cc) ve Resulü’nün (SAV) ölçülerinin önüne geçemez.

MAVİ: - Bu hadis, o dönemdeki İran’ın başındaki münkir ve müşrik kraliçe için söylenmiştir. Sebebi bellidir. Genel kural değildir. Kur’an’da Allah Teala, Hz. Belkıs’ın devlet başkanlığını detaylıca anlatarak över. Ve Hz. Peygamber, Kur’an’a aykırı bir şey söylemez. Fakat ne yazık ki bu sebebi belli söz, müşrik Arap örfünde genelleştirilerek Müslümanlara zerk edildi. Hz. Peygamber (asm) bu sözüyle, İran Kisrâsının ölümünden sonra sarsıntılar yaşayan, yönetime onun yerine Buran adlı kızını geçiren Sâsânî Devletinin kısa süre sonra yıkılacağını haber vermektedir. Nitekim bu devlet, kısa bir süre sonra Hz. Ömer döneminde yıkılmış, bu kız da esir edilmiştir. Yoksa bu tespit, bütün zamanları ve idarecileri kadın olan bütün devletleri kastetmemiştir. Şu anda da ülkemizde bir sürü kurum ve kuruluşta kadın yöneticiler vardır ve görevlerini hakkıyla yerine getirmektedirler. Bir hadisi şerifin hangi durumda, hangi sebeple ve ne zaman söylendiği, o hadisin sahasını ve uygulanma alanını belirlemek açısından zorunludur. Yoksa bugünkü acınacak durumlar ortaya çıkar. Müslümanların çocukları, Merkel’in önünde diz çökerek yalvarır, kendilerini kovmaması için ağlarlar. Ben kadınların, Kur’an’ın kadınlara açıkça yasaklamadığı istisnasız her şeyi yapabileceklerine inanıyorum. Allah’ın helal ve haramları da cinsiyete göre değildir, bunun tek istisna var. Bu konuda İbn Hazm’ın görüşleri incelenmeye değer. Vesselam.

GRİ: - Yorum yok. HADİS

MAVİ: - Allah ve Elçisi, kadınların yönetici olmalarını yasaklamamıştır. Fakat cahiliyenin geleneksel ve modern olanı, sesini kesip görüntüsünü ortadan kaldırma başta olmak üzere, kadınlara özel yasaklar koymakta mahirdir ve heveslidir. Bu tür yasaklar, zayıf kişilikli insanları kendisine iyi hissettirir. Bunlar benim düşünce ve inançlarım, kimseyi bağlamaz tabi. Rabbimiz, Kitabımızı doğru anlamayı lütfetsin hepimize. Bu hadise istinaden ortaya çıkartılan yasakçı görüş, hadise sonrakilerin giydirdikleri zoraki bir yorumdur. Hadisin tam metni de böyle değil zaten. Neyse… Selamlar

GRİ: Herkes bakar hocam, kaynaklar yazıyor.

İNSANIN TANRILAŞMASI

Ayten DURMUŞ, hertaraf.com-17.07.2019

İnsanoğlu kendi biricikliğini teklik olarak görürse tanrılaşır. Tarihin her döneminde, ‘ilimde, fikirde, siyasette, sanatta vs.de’ insanlar arasındaki konumu biricik olanların bir kısmı ya bizzat kendilerinden veya çevrelerinden ya da hem kendilerinden hem de çevrelerinden kaynaklı olarak tanrılaşmaya açılan kapılardan içeri girmişlerdir. Esasında bu risk yaratılmış her insan için kendi sınırlarının farkında olmadığı veya sınırlarını unuttuğu yani ölümlü bir beşer olduğu halde haddini aştığı her durumda söz konusu olabilir. Bu durum geçmişte çok yaşandı, bugün de artarak yaşanmaya devam ediyor. Buna herkesin bildiği pek çok örnek vermek mümkündür. Uzak geçmişte Nemrut, Firavun; yakın geçmişte Comte, Hitler, Mussolini, Marks, Lenin, Stalin, Mao; günümüzde de bunun örnekleri dünyanın her yerinde sayılamayacak kadar çoktur. Tanrılaşmaya başka bir isim vermek gerekirse ‘vazgeçilmez(?) tek olmak’ denilebilir.

 Tanrılaşmak nedir?

İnsancılık/hümanizm, insanı evrende tek ve en yüksek değer olarak gören, insanı geliştirme ve yüceltmeyi amaçlayan bir düşünüştür. Varlığı anlamakta ve anlamlandırmakta, tanrı-merkezci anlayışın terk edilmesi, insan-merkezci bakış açısının benimsenmesidir. Bu sürecin sonucu olarak insanın tanrılaşması demek olan hümanizm, insanı dünyevileşme sürecinden geçirirken otorite, hegemonya ve meşruiyetin tek kaynağı olarak da insanı görür. Din dünyadan uzaklaştırılırken, dünyevi olanın dinselleştirilmesi/kutsanması da bu sürecin sonucudur. Böylece ortaya çıkan tanrılaşmak, insanın kendisini “her şeyin ölçüsü ve ölçütü” kılmasıdır. Bunu yaptığında insan kendisi için iyi, güzel, faydalı, doğru olanı belirlerken arzularına bakıyor ve hazlarını tatmin eden her şeyde süslü bir güzellik (9/Tevbe:37) görüyor; sonuçta, ‘Öyleyse her şey mubahtır.’ diyebiliyor. İşte bu tanrılaşmaktır. Çünkü Tanrı inancını kaybeden her kişi ya kendi tanrısı olur ya da kendisine bir tanrı bulur.

Kutsalın içindeki hurafeleri reddetmek yerine Yaratıcı fikrinin reddedilmesiyle birlikte hakikate giden yolun yitirilmesinin hemen ardından, önce insanın, sonra gücün, daha sonra güce sebep olan imkân, bilim, teknoloji gibi araçların kutsanması, din dışı kutsallıkların ortaya çıkmasına sebep oldu. Çünkü insan, gerçek anlamda hiçbir kutsala sahip olmadığında, ihtiyaç duyduğu bu saha boş kalmamakta; film, müzik, spor, siyaset ve medya yüzlerinin kutsandığı bir sürece gelinmektedir. Başarı(?), makam, şöhret, servet, kudret, şehvet insanların yeni putları olarak her gün okşanmakta ve sevilmekte, acıktıkça yenilmekte, böylece bu süreç de kendi hurafelerini oluşturmuş olmaktadır.

Nedir tanrılaşmanın alameti?

Tabi ki ilk olarak her türlü kutsala, reddeden, basite alan veya tarihte kaldığına inanan bir önyargı ile yaklaşmaktır. İkinci olarak da kutsaldan boşaltılan her yere hemen, kendilerine, beğendikleri bir kişiye/kişilere ait görüş, düşünce ve önerileri, ‘tek ve vazgeçilemez, değiştirilmesi söz konusu edilemez ebedî doğrular’ olarak yerleştirmektir. Bu tavır kendini ebedî kılmaya çalışmanın bir yöntemidir. Hâlbuki insanlığın tecrübe birikimi de zamanla artarak toplumları geçmişlerinden çok farklı yaşam tarzlarına yönelten değerlere doğru götürebilmektedir. Bu tavır, bu anlamdaki bir gelişmeyi mümkün kılmayan bir donukluğa da sebep olmaktadır. Bu tavır aynı zamanda, zatı itibariyle zemin ve zamanlar üstü olamayanın, kendisini ve onayladığı hususları zemin ve zamanlar üstü kılmaya çalışmasıdır. Zaten insanın tanrılaşması da budur.  

İnsanın bilgisinin ve düşüncesinin elbette sınırları vardır. Çünkü insan ancak algılayabildiği şeyleri kavrar, kavrayabildiği şeyler üzerinde düşünebilir. Üçgen veya daire denildiğinde, zihin bu şekilleri daha önce gördüğü ve öğrendiği şekilde kendi içinde çizer ve görür, buna algılamak denir. Meselâ; ‘kalem’ denildiği anda zihinde oluşan kalem görüntüsü ‘algı’, kalem kelimesi ‘kavram’, el ile yazmak gayesiyle kullanılan alet ‘gerçek kalem’dir. Yani ‘algı, kavram ve gerçek’ üç ayrı ve birbirine bağlı husustur. Bu durum başlangıçta zihnin bir şeyi tasavvur etmesiyle/ algılamasıyla/ yani o şeyin görüntüsünü canlandırabilmesiyle mümkündür.

İnsanın varlığını bildiği her şeyin görüntüsünü zihninde oluşturabilmesi mümkün değildir. İnsan ise ancak algıları yoluyla ihata edebildiği ve bu yöntemle kavrayabildiği şeyler üzerinde düşünebilir, düşünebildiklerini anlayabilir ve tüm bunları da aklı ile gerçekleştirir. Çok kıymetli bulunan ve insanların sık sık davet edildikleri ‘düşünme’ eyleminin (59/Haşr:21; 47/Muhammed:24; 54/Kamer:17; 4/Nisa:82…) böyle bir alt yapıya sahip olması ve bunun kişi tarafından bilinmesi gerekir. Bu durum kişiye neyi tefekkür edip edemeyeceğini öğretir. Bu önemlidir çünkü insan her anlamda sınırlıdır; sınırlı olduğunu, düşünmek konusunda da bilir ve anlarsa tefekkürünü uçuruma sürmez ya da tefekkürü onu uçuruma sürüklemez. Yani bu bilince ulaşan kişi, bazı durumlarda kendi kendisine ‘Burada duracağız.’ diyebilir. Bunu diyemeyen kişi, tıpkı ilk koyunun atladığı uçurumdan gerideki tüm sürünün birer birer atladığı gibi, kendisini herhangi bir uçurumdan üstelik ‘ilim, bilim, filim, dilim, dinim…’ diyerek faniler tarafından kutsanmış görüşler için atabilir.

Neden böyledir?

Çünkü insan gerçek anlamda ve doğru şekilde tefekkür etmek istemediğinde yolu mecburen bu mecralara düşmektedir. Bazı kişiler ne kendi sınırlarını ne de başkalarının sınırlarını görmek ve bilmek istememektedir. Çoğu kere tatlı bir rüya, yorgunluk veren bir uyanıklıktan iyi gelmektedir bu yönelişteki kişilere. Hayatlarını eksik bir kılavuz olan duygularına teslim etmeyi kolay bir yol olarak tercih ederler; aklı kullanmanın ve tefekkürün zorluğunu yaşamak istemezler. Her şeyin hazırını arzu ettikleri gibi bilginin de hazırını isterler, oysaki pek çok bilgi, her insana aynı şeyi söylemez. İşte bu yüzden esasında herkes hayatı -ama doğru ama yanlış eylemleriyle- kendi yaptığı yolda yürümeye mecburdur.

BİR ZÜMRÜDÜANKA HİKÂYESİ - 24

Bir Zümrüdüanka Hikâyesi -23

Bilgelik ve Cehalet Vadisi-4

ŞAHMERAN’LA KARŞILAŞMA

Geri dönenlerden sonra kalanlar toplandı, yolculuğun bundan sonrasının nasıl geçeceği ile ilgili olarak konuştular. Fakat bu konuşma o kadar uzadı ki hava iyice karardı ve birden gök gürleyip şimşekler çakmaya başladı. Tüm kuşlar sağa sola bakınırken biraz ilerdeki mağarayı gördüler ve sanki ağız birliği etmiş gibi mağaraya doğru uçmaya başladılar. Mağara alabildiğine büyüktü. İlginç olan neredeyse duvarının ve zeminin her tarafında küçük delikler vardı. Tüm kuşların dikkatini çekti bu durum fakat dışarının fırtınası baskın geldiği için üzerinde durmadılar. Kısa süre sonra da hepsi bir deliğe girip uyumaya başladı.

Gecenin çok geç bir vaktinde Zümrüdüanka duyduğu bir sesle uyandı, aynı sesle Rade de uyandı. İkisi de gördüklerinin gerçek olup olmadığını düşünerek şaşkınlıkla bakıyorlardı. Karşılarında Meran ailesinden bir yılan duruyordu. Tüm meranlar gibi bu da çift başlıydı. Bedenin yarısı insan gibi ve üstünde bir insan başı, belden aşağı kısmında ise oldukça uysal bir görünüşe sahip ancak tek bir ısırıkta kırk insanı öldürebilecek kadar zehir üretebilen Taipan yılanına benzer bir yılan başı vardı.

-      Ben, Yılan Ana Sultan Şahmeran’ın elçisi Kara Yılan’ım. Sizi Sultanımız davet ediyor, dedi kendi dilinde.

Her ikisi de bu yılan dilini anladılar fakat;  

-      Sultanınız kim dedin, dedi şaşkınlıkla Rade, Zümrüdüanka’dan önce

-      Şahmeran Sultan, dedi Kara Yılan

-      O bir masal değil miydi?

-      Siz ne kadar masalsanız o da o kadar masal. Bu mağaranın sahibi odur, siz şu anda bizim dünyamıza giden vadinin girişindesiniz. Buyurun gidelim, dedi Zümrüdüanka’ya bakarak.

-      Çaresiz kaldığımız için böyle oldu, hava düzelince çıkarız zaten dedi Rade

-      Buyurun, şu anda sizi bekliyor, dedi tekrar Zümrüdüanka’ya dönerek.

-      Bir dakika, dedi Rade, onun tek başına gitmesine izin veremem, ancak beraber gidersek onun seninle gitmesine razı olurum.

-      Yoksa, diye tısladı elçi yılan

-      Yoksa…

-      Peki buyurun öyleyse, dedi ve bir delikten içeri girerken delik arkasındaki iki kuşun girebileceği şekilde genişledi, onlar da girdiler ve delik yeniden eski haline geldi.

Yerin yedi kat altına doğru gitmeye başladılar. Yılanın sürünerek, Zümrüdüanka ve Rade’nin uçarak gittikleri uzun, hızlı ve sessiz bir yolculuktan sonra Şahmeran Sultan’ın ülkesine vardılar. Güller, havuzlar, yılanlarla dolu bir dünyada neredeyse taş yerine altın, zümrüt, elmas, yakut kullanılmıştı. Kısa bir dinlenmeden sonra ikisini Şahmeran’ın bulunduğu yere götürdü elçi Kara Yılan. İkisinin de nutku tutulmuştu cik bile diyemiyorlardı. Ne Rade’nin gök gürültüsünü andıran sesinden ne de Zümrüdüanka’nın konuştuğunda herkesin nefes almadan dinlediği sesinden eser vardı.

Karşılarında, vücudunun yarısı insanlara benzeyen güzeller güzeli bir kadının başı vardı. Diğer yarısıysa yılandı ve kuyruk kısmında da engerek yılanını andıran bir yılan başı vardı. Tek bedende yaşayan bir dişi yılan ve bir kadın sultan tarafından yönetilen bir ülkeydi burası. Bu yılanların ailesine Meran denirdi ve yöneticileri Şahmeran ölünce ruhu kızına geçer ve aynı düzen devam ederdi. Örnek bir düzende barış içinde yaşayan bu yılanların akıllı ve şefkatli kraliçelerine Şahmeran denirdi. Gizemli bir hayatı ve yılanların sultanı olan Şahmeran, gömülere bekçilik eder, soluğu ve bakışı ile öldürebilirdi. Türkler, onu Erbökelerin (İnsan erderha) başı olarak kabul eder, bunların dişisine İşbüke derler; Erböke ve İşbükelerin yöneticisine de Şahmeran derlerdi. Hititler ona İlluyanka dediler. Bazıları ise öldürülünce kanının döküldüğü yerde kanatlı at/Pegasus ve zehirli yılanlar oluşan Medusa dediler.

-      Hoş geldiniz, safalar getirdiniz, dedi Şahmeran

-      Hoş bulduk, dediler.

-      Bizi şereflendirdiniz.

-      Biz böyle bir yeri ve sizi masal sanıyorduk, dedi Zümrüdüanka

-      Biz de sizi masal sanıyorduk, dedi Şahmeran

-      Sen gerçekten Şahmeran mısın? Ben bir kuş uykusunda ve kuş rüyasında değilim değil mi, sen nasıl Şahmeran olabilirsin?

Evet, o gerçekten bilgeliğin piri Yılan Ana Sultan Şahmeran’dı, adına efsaneler söylenen bir varlıktı tıpkı Zümrüdüanka gibi. Ancak o da işte bir gerçek olarak karşısındaydı. Başında taç bulunan etkileyici bir güzellik bedeni yılana benzer ve kuyruğunun ucunda yılan başı bulunan bir mahlûktu. Çift başlı olduğu söylenirdi gerçekten öyleymiş, ondan hep afeti devran bir güzel olarak söz edilirdi az bile söylenmiş, diye düşündüler. Canlı olan her varlığın onun bakışlarının, duruşunun, sözlerinin etkisinde kalmaması mümkün değildi. Her sözü doğrudan kalbe yol buluyordu sanki.

ŞAHSİYETİN KORUNMASI HAKKINDA

Ayten DURMUŞ, hertaraf.com-21.06.2019

İnsan hayatı, ‘zorunlu kader’ güzergâhında ‘seçilen kader’ yürüyüşüyle yaşanır. Çünkü kişi, kendi dışındaki pek çok durum, konum ve oluşumu hazır bulur ancak tüm bu şartlar içinde ‘ne olup olmayacağına, ne yapıp yapmayacağına’ fiziksel, ruhsal, duygusal yeteneklerini geliştirip güçlendir(eme)mesi doğrultusunda, gücü oranında kendisi karar verecektir.

Kaderin ilahî boyutunda insan sanki rüzgâr önündeki yaprak, ırmak içindeki su gibidir. Bu alan, soy, beden, renk, ana-baba, yaratılış zamanı, doğduğu coğrafya, cinsiyet vs. konularına matuftur. Bu hususlar için ‘O'nun, alnından yakalayıp denetlemediği hiçbir canlı yoktur.’ (11/Hud:56) buyrulmuştur.

Kaderin beşerî boyutunda ise insan, iradesini kullanabildiği her yerde kullanabilir, karar alır ya da kendisini başkasının kararlarına ve iradesine bırakabilir. İradenin yani seçme imkânının olduğu her yerde, beşerî kader insanın uhdesine bırakılmıştır. Bunun için ‘Biz, her insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık.’ (17/İsra:13), ‘Herkes kendi kişiliği ve inancı (mizacı, meşrebi ve yaratılışı, fıtratı, şakilesi) uyarınca hareket eder.’ (17/İsra:84) buyrulmuştur.  

İnsanın şahsiyeti başta olmak üzere her anlamdaki varlığı ‘ilahî kader ve beşerî kader’ ortasında oluşur. Şahsiyet; kişi, değerli kişi, kişilik, belirgin özellik anlamlarına gelir. Osmanlı Döneminde ise bir kimsenin kendisine mahsus ahvâli, şahıs olma, karakter sahibi ve makbul bir insan olma anlamlarında kullanılmaktaydı. En genel anlamda ise şahsiyet, akıl ve iradesini kullanabilen kişidir. Bu anlamda mesela bebeğe veya çocuğa şahsiyet denilmez.

Hiç şüphesiz ki irade de insandaki akıl gibidir. Kişi eğer aklını kullanırsa akıllı biri olduğunun anlamı olur. Yok eğer aklını kullanmayıp akılsızlar gibi davranırsa aklının olmasının bir anlamı olmaz. İrade de böyledir ancak kullanılırsa anlamlı olur.

İnsanın iradesini doğru kullanması ailede başlayan bir süreci gerektirir. Bu sebeple ruhen, zihnen, fikren sağlıklı nesiller ancak alt yapısı düzgün, sağlam ailelerde yetişir. Alt yapısı her anlamda bozuk üstelik öfke, nefret, şiddet ortamında yetişen kişiler, güç ve imkâna ulaştıklarında çoğu kere anne-baba, eş, çocuklar ve genişleyen akraba çevresi de dâhil olmak üzere herkese karşı her türlü davranış bozukluğu gösterebilirler. Görgüsüzlük, sonradan görmelik, bu anlamdaki davranış bozuklukları arasında en hafifidir.

Bu bağlamda insanın şahsiyetinin korunması ve oluşmuş insan şahsiyetinin bozulmaması için gerekli bazı temel ilkeler bulunmaktadır. Bunlar hem insanların eğitim ve terbiyesinden sorumlu olan kişiler tarafından öğretilmeli hem de her insanın bizzat kendisi yaşı kaç olursa olsun bu hususlarda bilgilenmeye çalışmalıdır. Bunların bazıları şunlardır:

Her insan;

  • İnsan eğitiminin bir ömür boyu sürdüğünü öğrenmeli, ilim ve irfanını artırmak için sürekli bir çaba içinde olmalıdır. 
  • Doğru-yanlış, helâl-haram, iyi-kötü, faydalı-zararlı nedir, en açık şekilde öğrenmelidir. Bu anlamda kişi bu hususlardaki ölçünün kaynağı olan dinini öğrenmeyi önemsemeli ve bu hususta gayret göstermelidir.
  • İradesini doğru, yeterli ve yerli yerinde kullanmayı öğrenmelidir.
  • Dünyevî ve uhrevî hedef(ler)ini belirleyerek, bunların adını açık bir şekilde sık sık ifade etmelidir. Hedef sapması yaşayıp yaşamadığı açısından kendisini zaman zaman kontrol etmelidir.
  • Kendisine, aile fertlerine, vatan- millet ve devletine, tüm insanlara, diğer canlılara ve evrene karşı görev ve sorumlulukları olduğunu bilmeli, bunları öğrenmeli ve gerekenleri yapmalıdır.
  • Erdemli, anlamlı ve soylu bir hayat yaşama amacına sahip olmaya çalışmalıdır.
  • Dünyanın çalışma yeri olduğunu bilerek sürekli çalışmalı, çalışmayı zevk haline getirmelidir.
  • Hakkı olmayan her şeyden uzak durma bilincine sahip olmalıdır.
  • İnsanların alın terine basarak ve başkalarının hakları olan şeyleri -onlar bilmese bile- herhangi bir yolla gasp ederek ulaşılacak hiçbir hedefin sağlayabileceği bir mutluluk olmayacağını bilmelidir.
  • Bildiği önemli her ne varsa bunları ihtiyacı olan başkalarına da öğretme çabası içinde olmalıdır.
  • İnsanî ve ahlâkî olarak zaafları nelerse bunları belirleyerek gidermek için neler yapabileceğini tespit etmeli, gerekenleri yapmaya çalışmalı, bu çabanın şahsiyetini geliştirme çabası olduğunu bilmelidir.
  • Meslekî, ilmî, dinî ve ahlâkî konularda bilmediklerini öğrenme yollarının neler olabileceğini, bunları nasıl yapabileceğini belirlemeli ve gereken çabayı göstermelidir.
  • Bulunduğu duruma göre gerekli olan teknolojileri kullanmayı öğrenmelidir.

BİR ZÜMRÜDÜANKA HİKÂYESİ - 23

Bir Zümrüdüanka Hikâyesi -22

AŞK VE SEVGİ VADİSİ

Döndüğü anda karşısında, bülbülü gördü. Konuşmaya gelmişti. Söyle anlamında bülbüle baktı. Bülbülün de soruları vardı.

-      Bizim nereye doğru gideceğimiz belli değilmiş öyle mi?

-      Öyle.

-      Gittiğimiz yerde, ne bulacağımız da belli değilmiş öyle mi?

-      Evet, öyle.

-      Peki ya düşlediğimiz hiçbir şeyi bulamazsak ne olacak?

-      Ben de bilmiyorum ne olacak?

-      Öyleyse bu kadar belirsizlik içerisinde bizi nasıl peşine takıp götürürsün?

-      Ben sizin hiçbirinize bizim peşimizden gelin, dediğimi hatırlamıyorum.

-      Fakat biz, sizin gibi bilge ve üstün niteliklerle donanmış iki kuşun gitmek için yola çıktıkları yerin, kesinlikle yaşadığımız yerden daha iyi olabileceğini düşünerek peşinize takıldık.

-      Biz bir bilinmeze doğru gidiyoruz.

-      Nasıl yaparsınız böyle bir şeyi?

-      Gerçek bu?

-      Peki bunu neden yapıyorsunuz? Siz de biz de yaşasaydık yuvalarımızda, topraklarımızda, bildiğimiz yerlerde? Neden?

-      Başka bir şey yapmak elimizden gelmiyordu. Gitmek zorunda hissettik kendimizi ve yola çıktık. Çıkmasaydık eğe yalayan kedi gibi kendi kanımızda olmasa da kendi duygu ve düşüncelerimizin girdabında boğulacaktık. Başka çaremiz yoktu.

-      Peki biz ne olacağız şimdi, onca yol geldik peşinizden, daha iyi olacak diye fakat sen şimdi diyorsun ki ‘Biz bir bilinmeze doğru gidiyoruz.’ Madem öyle hep beraber dönelim. Neden kendinizi de bizi de tehlikeye atıyorsunuz.

-      Bu bizim için mümkün değil.

-      Ya biz?

-      Siz her zaman özgürsünüz, ne isterseniz yapabilirsiniz. Ben sizin her kararınıza saygı gösteririm. Zaten gelirken bana sormadınız, eğer geri dönmek istiyorsanız, dönerken de sormanıza gerek yok.

-      Öyle mi? Doğru söylüyorsun. Peki sizin yolculuğunuz daha ne kadar sürecek?

-      Bilmiyorum?

-      Gerçekten mi?

-      Evet, gerçekten.

Bülbül, hiç sesini çıkarmadan döndü. Diğer bülbüllere durumu anlattı.

-   Arkadaşlar, hepiniz durumu biliyorsunuz. Birbirinizle konuşun, danışın bir karara varalım.

Bütün bülbül türleri oradaydı: Nar bülbülü. Nil bülbülü, Ak kulaklı bülbülü, Tepeli bülbül, Çalı bülbülü, Ötleğen kuşu. Her birisinden bir temsilci söz aldı. Hep beraber durum değerlendirmesi yapmaya başladılar.

-      Biz karanlık geceleri sesimizle şenlendiren varlıklarız, Davud peygambere ilham veren kuşlarız, nasıl bir bilinmeze doğru gideriz?

-      Ormanlar, ağaçlar, bahçeler, çiçekler bizimle tamamlanır. Kimileri sanır ki biz sadece süslüyoruz buraları. Hayır, buralardaki bütün zararlı böcekleri yiyerek hepsini koruyan biziz. Oralar bizsiz ne olacak şimdi, hiç düşünmedik bunu.

-      İnsanlar, bizim için şiirler yazar. Var mı başka hakkında bu kadar şiir yazılan bir kuş türü? Mesela kan davalımız Alaca Baykuş için yazılmış bir tek aşk şiiri var mı? Ama insanoğlu çok garip tabi, bizim neden kendi cinsimizden kuşlara âşık olacağımızı değil de bahçelerdeki güllere âşık olduğumuzu yazarlar, bunu anlamak mümkün değil. Hâlbuki biz, kenarına konduğumuz güle değil, âşığı olduğumuz bülbüle ilan etmekteyiz aşkımızı.

-      Benim âşığı olduğum bülbül, bir gece sabahlara kadar ona olan sevgimi anlattıktan sonra beni anladı ve gönlünü açtı. İnsanlar bu yüzden bazen ‘gece kuşu’ diyorlar bize. Yine uykusuz gecelerimden birinde, beni o gece dinleyen Ayten Hanım ‘Demek şeyda bülbül adını bunun için verdiler sana?’ diyerek bulunduğum yere su koydu ve yiyecekler serpti. Benim ağlamamı, canıma batan dikenden sanmışlardı insanlar, hâlbuki ben, bülbülümün bir başka bülbüle meyletme ihtimali için ağladım durdum. Biz şimdi burada hep birlikteyiz fakat insanlar bizi görmezlerse aşklarını anlatacak şiirler yazmak için neden ilham alacaklar? Dönelim.

Sayfa 3 / 21

VİDEOLAR


Karşı Cinsle Sınav Bağlamında Yusuf Suresi-2 (23-35 Ayetler) (20.06.2020)
Karşı Cinsle Sınav Bağlamında Yusuf Suresi-2 (23-35 Ayetler) (20.06.2020)
Tebliğ Ahlakı 3- Tebliğ Yöntemleri (16.05.2020)
Tebliğ Ahlakı 3- Tebliğ Yöntemleri (16.05.2020)

Tebliğ Ahlakı 4 - Emri Bil Ma’ruf Vennehyi Anil Münker (23.05.2020)
Tebliğ Ahlakı 4 - Emri Bil Ma'ruf Vennehyi Anil Münker (23.05.2020)
Tebliğ Ahlakı 1-Tebliğ Nedir? (09.05.2020)
Tebliğ Ahlakı 1-Tebliğ Nedir? (09.05.2020)

Tebliğ Ahlakı 2-Tebliğcinin Özellikleri (16.05.2020)
Tebliğ Ahlakı 2-Tebliğcinin Özellikleri (16.05.2020)
Kardeşlik Bağlamında Yusuf Suresi-1 (1-22. Ayetler) (13.06.2020)
Kardeşlik Bağlamında Yusuf Suresi-1 (1-22. Ayetler) (13.06.2020)

Kardeşlik Ayetleri (06.06.2020)
Kardeşlik Ayetleri (06.06.2020)
Toprak Ayetleri (30.05.2020)
Toprak Ayetleri (30.05.2020)

Ramazanla Hayatın Yeniden Programlanması ve Sabır-(Savm Ayetleri) (02.05.2020)
Ramazanla Hayatın Yeniden Programlanması ve Sabır-(Savm Ayetleri) (02.05.2020)
Tevrat, Meal ve Tefsirlerdeki Hz. Eyyub Yorumlarının Kur’an’la Karşılaştırılması - (Sad 38/41-44; Enbiya 21/83-84) (25.04.2020)
Tevrat, Meal ve Tefsirlerdeki Hz. Eyyub Yorumlarının Kur'an'la Karşılaştırılması - (Sad 38/41-44; Enbiya 21/83-84) (25.04.2020)

Nisa Suresi 19-36. Ayetler Bağlamında Cahili Arap Geleneğinin ve İsrailiyatın Kur’an-ı Kerimi/İslamı Boğması - (04.04.2020)
Nisa Suresi 19-36. Ayetler Bağlamında Cahili Arap Geleneğinin ve İsrailiyatın Kur'an-ı Kerimi/İslamı Boğması - (04.04.2020)
Kıssa Nedir? (çevrim içi eğitim programlarından - 28.03.2020)
Kıssa Nedir? (çevrim içi eğitim programlarından - 28.03.2020)

Mutluluk Nedir? (çevrim içi eğitim programlarından - 21.03.2020)
Mutluluk Nedir? (çevrim içi eğitim programlarından - 21.03.2020)
İyilik ve Kötülük Nedir? (çevrim içi eğitim programlarından - 14.03.2020)
İyilik ve Kötülük Nedir? (çevrim içi eğitim programlarından - 14.03.2020)

Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)
Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)
Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)
Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)

Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)
Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)
Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)
Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)

Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC’si (Ekim 2018)
Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC'si (Ekim 2018)
Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)
Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)

Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı 2013 (Aile İçi İletişimde Söz)
Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı 2013 (Aile İçi İletişimde Söz)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 2)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 2)

Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 1)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 1)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 2)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 2)

Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 1)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 1)
Dost Tv 2014 (Hz Fatıma, çocukları ve Kerbela)
Dost Tv 2014 (Hz Fatıma, çocukları ve Kerbela)

Dost Tv 2013 (Gençleri Kazanmanın Yolları)
Dost Tv 2013 (Gençleri Kazanmanın Yolları)
Dost TV 2013 (Çocuklarda Sorumluluk Duygusu)
Dost TV 2013 (Çocuklarda Sorumluluk Duygusu)
Joomla templates by Joomlashine