Münevver-i Nakısa / Diplomalı Yarım Aydın

Ayten DURMUŞ, hertaraf.com 01.01.2020

Osmanlı Türkçemizde kullanılan ‘münevver-i nakısa’ şeklinde bir sıfat tamlaması var. Bu tamlamayla ‘resmî öğrenim’ini tamamlamış fakat sonrasında ‘tecrübe, tefekkür, bilgi ve görgü artırma’ yöntemleriyle ömür boyu sürmesi gereken kendini eğitme ve terbiye etme sürecine geçiş yapamamış kişiler kast edilir.

İSLÂM YURTLARINA AĞIT!

Ey benim kan gölüne dönen şanlı coğrafyam

Bu taksimi kim yaptı, payına düşmüş akşam.

Ey ceddimin canından daha kıymetli yurdu

Nerede cihadının aslanlarıyla kurdu?

Bir kâbus mu gördüğüm yoksa korku filmi mi?

Bu Kudüs, Şam, Kahire, Mekke bizim değil mi?

GENÇ KIZLAR VE DEİZM

Ayten DURMUŞ, hertaraf.com-12.12.2019

Dünya üzerinde gençleri heyecanlandırıp harekete geçiremeyen, gençlerin ve kadınların omuzlanmadığı hiçbir davanın uzun süre hayatta kalma ve başarıya ulaşma şansı yoktur. Gençlerin omuzlanmadığı davalar bitmiş sayılabilir.

Gençlerin ne ile ilgilendiği, gündemlerinde ne olduğu konusu, ‘On yıllar sonra ne ile karşılaşacağız?’ sorusunun da cevabıdır. Zaman geçiyor fakat bazı konular nedense insanların gündeminden bir türlü düşmek bilmiyor. ‘İslam’da Kadın?’ konusu da sürekli gündemde kalmaya devam ediyor. Bunun sebebini anlamak zor değil; kadınlar daha çok okudukça, genç kızlar eğitim döneminde ve sosyal hayat içerisinde bir sürü soru ve sorunla yüz yüze geldikçe iş her zaman dönüp dolaşıp bu konuya geliyor. Bu konuda özellikle genç kızların zihinleri, sorularına gönüllerini tatmin edici cevap bulamamalarının etkisiyle ciddi anlamda karışık.

‘İslam’da kadının konumu ve durumu nedir?’ Neden bu konudan bir türlü çıkılamıyor? Tabi ki bunun eğitim sistemi, gelenek, birikim, alışkanlık gibi pek çok sebebi var. Şahitlik, miras, boşanma, yolculuk, eğitim, çalışma, vekarne, darabehunne, nasihat meselelerinden tarla meselesine doğru genişleyen konular, her şekilde gençlerin, özellikle genç kızların ve kadınların gündeminde olmaya devam etmekte. ‘Kadın ve Aile’, ‘İslam’da Aile’, ‘İslam’da Kadın’ vb. gibi adlarla piyasada bulunan tüm kitaplar da bu konuları bir şekilde ele almıştır. 

BU KİTAPLARIN İÇERİĞİ: Piyasada bulunan ve ‘uydum kalabalığa’ diyen -birkaçı hariç- sayısı yüzlerle ifade edilebilen bu kitapların tamamına yakını erkeklere aittir. Bu kitapların yazarları(nın neredeyse tamamı) bu konuları; kadının sorumlulukları ve erkeğin hakları bağlamında ele almışlardır. Ele aldıkları konuları, kadınlar için caiz bulmadıkları ne varsa kadınların görevlerini ihmal ederek ailevi düzeni sarsacakları korkusunun omurgasında değerlendirmişlerdir. Bu yorumların bazılarında yazarın bireysel ve ailevi geçmişinden getirdiği korkuların da etkili olduğu görülür. Örnek: İki ayrı yazarın kitabında, ‘kadının erkeğin gösterdiği evde oturması’, bir ilahi emir gibi sunulur çünkü her ikisinin de babası, annelerine ait evlerde oturmuşlardı. Hatta bu yazarlardan birisi ‘Ey insan/Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin…’ (Bakara:2/35) ayetine, ‘Burada hitap Âdem’edir, bu yüzden kadın erkeğin gösterdiği evde oturmalıdır.’ şeklinde yorum yapabilecek kadar bireysel ve ailevi hatıralarının etkisindedir.

BU KİTAPLARIN YÖNTEMİ: Bu kitaplarda önce dünyanın farklı zaman ve zeminlerinde, kadınlara nasıl zulümler edildiği anlatılır. Sonra vahyin indiği dönemde Arapların kadınlara nasıl zulmettiği dile getirilir. Bu alt yapıyla birlikte yazar, kadınlarla ilgili olarak ele aldığı hükümleri, vahyin indiği dönemde geçerli olan toplumsal ve ailevi yaşam biçiminde ortaya çıkan sorunların giderilmesine yönelik çözümler olduğunu göz ardı ederek değerlendirir. Bunun sonucu olarak bu ayetlerde işaret edilen yaşam tarzını, o günün şartlarını unutarak evrenselleştirmeyi hedeflemek şeklinde ortaya çıkan bu anlayış, kadınlar için TAKVA (!) adına yaşanması zor bir hayat önermektedir. Bunun en önemli sebebi, kadının insan ve birey olarak görülmemesi, dünyadaki pek çok beşerî ve ilahî kökenli hukuk sistemlerinde olduğu gibi kadının yaratılış amacının ‘koca’ için olduğu görüşünün fiilen istenmesidir. 

ÖRNEK: Çok anlamlı ‘darabe’ kelimesine, Arap cahiliyesini onaylayan bir anlam yüklenerek kadınlar; ‘kendisinin yanlış yapmaktan münezzeh’ kılındığına dolaylı şekilde inanan kocaların düzeltmesine, doğrultmasına, öğütlerine, sıkı denetimlerine, kısıtlamalarına ve tabii hiçbiri sonuç vermiyorsa darabe eylemine bırakılmışlardır. Kadının hayatı, bu kitaplara göre evlendiği erkeğin iki dudağı arasına ve keyfine bırakılmış görünmektedir. Ve söz konusu bu süreç 90 km’den iltihap yalatmaya, oradan hiçbir şeye ‘Hayır!’ diyemediği, söz hakkı olmayan, izinsiz hiçbir şey yapamayan bir varlık olmaya doğru ilerlemeye devam etmektedir.

Birinden izinsiz hiçbir şey yapamayan canlının adı KÖLEDİR. Kadınlar, evlendiler diye eşlerine köle olmamışlardır. Her ne kadar ‘Koca rızası olmadan kadının cennete giremeyeceği’ bu kitaplarda vurgulansa da hakikat bu değildir. Hiç kimse ‘boşanabileceği’ bir kimsenin rızasıyla cennete, hoşnutsuzluğuyla cehenneme gidecek değildir. Çünkü insanın insandan her anlamda rızası, kölelikle bile mümkün değildir.

Şahsiyetini oluşturmuş nitelikli bir hanım sormayacak mıdır: ‘Neden evlendiğim kişinin bedeni iltihap olsa yalayarak temizlesem bile hakkını ödeyemeyecekmişim? Bu kadar ne hakkı var ki ben de?’ demeyecek midir? Siz, korkularınıza; kirli bohçalardan, tozlu raflardan, fosilleşmiş mezar kalıntılarından marazlı fetvalar bulacaksınız, duyan herkes de ‘Peki efendim, madem zatıaliniz öyle buyurdular!’ diyecek öyle mi? Görünen o ki artık öyle değil.

Bu kitapların tamamında, fiziksel ve ekonomik imkânların tümüne sahip erkeklerin kurulu düzenindeki kadınların, kocaları için yaratıldığı anlayışı fiili olarak hâkimdir. ‘Mirasın çoğu onların, çocuklar onların, kadın kocanın soyadını alır, çocuklar babanın soyadını alır, her şeyin sahibi doğrudan veya dolaylı erkektir.’ (Pek çok lise ve üniversite diplomasında, mezunun sadece baba adı yer alır. Ailemdeki beş üniversite diplomasının hepsi de bu şekilde. Ales, yds, yökdil gibi sınavların soru kitapçıklarında da sadece baba adı yer alır. Bilmiyorum, insanlar sadece erkeklerden mi dünyaya geliyorlar?)

Bu kitaplarda erkeğin eşine karşı görev ve sorumluluğu ise ‘yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmek’ şeklinde ifade edilir. Yani kadının kocası üzerindeki hakkı kısaca ‘boğazı tokluğuna’ eşine adanmaktır. Esasında burada söz edilen ‘yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmek’ de Araplarda köle ve cariye hakkıdır.

Günümüz itibariyle tüm bu görüşler eşliğinde ulaşılan SONUÇ: Takva adına şahsiyeti yok edilmiş, niteliklerini ve yeteneklerini kullanamamış, toplumsal hayatta görünmez ve bilinmez kılınmış, sesi de sonuna kadar kesilmiş, mutsuz, tatminsiz ve dolayısıyla da kızının kendisi gibi olmasını ve yaşamasını istemeyen kadınlar ordusu…

Vahyin indiği zaman ve mekânın şartlarını gözden uzak tutarak yapılan ve evrensel olduğu iddia edilen değerlendirmelerin istisnasız hepsi, ‘Biz, sana, bu Kur´an´ı sıkıntıya düşesin diye indirmedik.’ (Taha:2) ‘ مَآ أَنزَلْنَا عَلَيْكَ ٱلْقُرْءَانَ لِتَشْقَىٰٓ’ ayetine rağmen, kadınların kimsenin duymadığı çığlıklarına sebep olmaya devam etmektedir. ‘Geleneksel ve Modern Hurafeler Kıskacında KADIN’ kitabım da bu çığlıklardan bir sayhadır.

BU KİTAPLARDAN HAREKETLE SORULACAK SORULAR: Sayısı belirsiz sorumluluk ve görevler yüklenmesine rağmen her şeyin kadınlar aleyhine göründüğü ve anlatıldığı bir dini anlayış, genç kızlar ve kadınlar tarafından neden benimsenmelidir? Adaletsiz önerileri din olarak okuyan gençler, bu kitaplarda öngörülen yaşam tarzına yönelik önerileri neden kabul etmelidir? Bu marazlı görüşler Allah’ın emirlerinin açıklamaları olarak vahye dayandırılarak sunulduğunda bunları okuyan gençlerin; Yaratıcının bu kadar tarafgir, bu kadar adaletsiz hatta bu kadar zalim olamayacağını düşünerek DEİZMe yönelmelerine ne denilebilir? Gençler deizme yöneldiklerinde bunun sorumlusu kimdir? 

SÖZÜN ÖZÜ: İslam’ın son vahyi olan Kur’an, bir boşluğa değil, gelenekleriyle, görenekleriyle, hurafeleriyle, gerçekleriyle belli bir zamanda, belli bir zeminde, belli siyasal, toplumsal şartlar içerisine inmiştir. Dünyanın genelinde olduğu gibi, sınırsız kadınla evlenmenin mümkün olduğu bir zaman diliminde Vahiy, Arap toplumunda da kadını ezen, horlayan, dışlayan, aşağılayan bakış açısına itiraz etmiş ve kadını insanlığı oluşturan iki unsurdan biri olarak kabul etmiştir. Tevbe:9/71; Nahl: 16/79; Nisa:4/124; Âl-i İmran:3/195 ayetleri elbette büyük bir devrimdir. Kur’an, indiği sosyal ortamdaki ‘zihar, miras, boşanma şartları, ‘kuma’ gibi kadınların aleyhine olan durumları onların lehine çevirmiştir. Ahzab:33/4; Bakara:2/234, 240; Nisa:4/3. İman, amel, sorumluluk, ödül, ceza vs. konularındaki eşitliğe işaretle kadının insan olma yönü ön plana çıkarılmıştır. Fakat tüm bu gerçekler, bugün özellikle genç kızların gündemine gelen ‘şahitlik, miras, darabe başta olmak üzere sorguladıkları ve kalplerini mutmain kılacak cevaplara ulaşamadıkları bir sürü hususun olmadığı anlamına gelmemektedir.

Günümüzde her türlü imkâna, niteliğe ve yeterliliğe sahip kızların veya kadınların, insanlığın ses hızında yolculuk deneyleri yaptığı bir zaman diliminde, bazı müzelik yorumlar eşliğinde önerilen görüşlere hayatlarını sığdırmaları ve onların bundan hoşnut olması, bunlarla mutlu olması nasıl beklenebilir?

Şüphesiz ki Kur’an’ın her hususta tedrici oluşu, kadınlarla ilgili hususlarda da tedrici oluşunun yani ileriye yönelik hedefleri olmasının delilidir. Örnek: Kur’an bazı hata ve günahların kefareti olarak köle azadını emrederek ‘köleliği’ sosyal hayatı sarsıntıya uğratmadan kaldırmayı hedeflemiştir. O gün itibariyle toplumsal statüsü tıpkı köleler gibi kötü olan kadınlar için de Vahiy ileriye yönelik daha iyi durumları hedeflemiş olmalı değil midir? Günümüzün tamamen değişmiş toplumsal, siyasal, teknolojik şartlarına ve bunlardan doğal olarak sonuna kadar faydalanan tüm erkeklerinin varlığına rağmen, 1440 yıl öncenin dondurulmuş Arap örf ve gelenekleri, İslam’ın kadın-aile adına ‘Evrensel Model’i mi olmalıdır?

Ezmânın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz.’ diyecek ferasete sahip olanlar cevap vermelidir: Neden kadın konusunda zaman hep duruyor?

‘Bir Kadın Cumhurbaşkanı: Halime Yakup, Üstelik Bir de Müslüman!’ başlıklı yazımı okuyan bir hanım doktor okuyucum beni aradı ve şöyle dedi: ‘Neden biz, var olduğuna inandığımız her hakkımız için bu toplumun erkeklerini ikna etmek mecburiyetinde kalıyoruz. Neden doğru olan hususlar, onların onayından geçmek zorunda? Neden sanki onlar onaylamazlarsa biz kadınlar din adına yanlışlıklar, taşkınlıklar, aşırılıklar yapıyor durumuna düşüyoruz?’. Ne diyeceğimi bilemez bir şekilde ‘insanların birlikte yaşamak zorunda olduğu’ çerçevesinde bir sürü şey söyleyerek lafı geveledim. Tabii ki tatmin olmadı. Tıpkı binlerce genç kız ve genç hanım gibi…

Milletini, dinini seven herkese sesleniyorum: Ey ehl-i kelam, ey ehl-i kalem, ey ehl-i kıble, ey ehl-i insaf! Lütfen artık içinde bulunduğumuz toplumsal durumun ve zamanın farkına varın. Lütfen artık kuyudan su çekerek, deve sütü içerek, kapısı perdeyle örtülü evlerde yaşamadığımızın farkına varın. Lütfen artık İslam adına yapılan bu marazlı yorumlara, İSLAM ADINA herkesten önce biz MÜSLÜMANLAR dur diyelim. Yoksa ey SECDE EDENLER! Evlerin deistlerle dolması yakındır! 

HAYATI YÖNETME

Ayten DURMUŞ, hertaraf.com-30.11.2019

‘Hayatımızı yönetme ve yönlendirme’ dediğimiz çaba ve eylemler hiç şüphesiz ki kolay şeyler değildir. Bu çaba ve eylemlerin her biri ayrı bir bilgi, emek ve bilinç ister. Bazı durumlarda, bilinen doğrular ve değerler, hayatı yönetmek için yeterli olmayabilir. Çünkü söz ettiğimiz durum, insanın çok sarp bir yokuş tırmanmasına benzeyen gerçekten zor bir süreçtir.

İLETİŞİMİN EKSİK BOYUTU: HAYIR!

Ayten DURMUŞ, hertaraf.com-15.10.2019

İletişim; düşünülebilecek her türlü yol ve yöntemle kişiler arasında duygu, düşünce, bilgi, haber aktarımı ve alışverişidir. ‘Gönderici, ileti, bağlam, kanal, alıcı, geri bildirim’ kavramları çerçevesinde ele alınarak açıklanır. İnsanlar bu çerçevede ilişki içerisinde bulunurlar.

İnsan hayatı ancak başka insanlarla birlikte düzgün ve dengeli sürdürülebilir. Bu açıdan insan toplumsal bir varlıktır. Her insanın ilişkilerini “a. Kendi kendisiyle, b. Başka insanlarla, c. İnsan dışındaki varlıklarla, d. Yaratıcısıyla veya inandığı varlıkla(rla)” olmak üzere dört ana açıdan ele alarak ayrıntılandırmak mümkündür. Bu ayrıntıların her birini bir yapbozun parçaları gibi düşünerek bir tanesindeki bozukluğun veya yanlışlığın bütünü etkileyeceği gerçeğine ulaşabiliriz. Buradan hareketle insanın iyi-kötü tüm ilişkileri için şu sonuca ulaşabiliriz:

‘İlişkilerin toplamı hayattır.’

İlişkilerin toplamından oluşan hayat da bir beden gibidir ve bu bedenin bakımı-temizliği de bir zorunluluktur. Bazen ilişkilerin de saçını, sakalını, tırnaklarını kesmek ve tüm bedenini yıkamak gerekir. Eğer bu bedende bir hastalık ortaya çıkmışsa hastalığın gerektirdiği tedavinin ‘perhiz ve beslenme’yle birlikte yapılması da bir zorunluluktur. Dahası bedende artık acı veren nasırlı ve yaralı bölgeler varsa tedavisi de ihmal edilmemelidir. Kuvvetli bir beden, aldığı veya aşılama yoluyla kendisine verilen her mikrobu, bağışıklığını güçlendirmek için kullanır. İlişkilerde böyledir. Gereksiz ilişkileri keserek ‘ilişkilere boy abdesti aldırmak’; zararlı ilişkileri kopararak ‘ilişkilere perhiz yaptırmak’ hayatın iyileştirilmesi, daha güzel ve anlamlı yaşanabilmesi için ilk merhaledir.

‘Koparılması gereken ilişkiler hangileridir?’ sorusu, en az ‘İyi ilişkiler nasıl kurulur?’ sorusu kadar önemlidir. Bilinmektedir ki bir tespit veya onayın anlamlı olabilmesi için neye ‘Hayır’ denileceğinin de tespiti gereklidir. Bu bilinç ‘hayatı yönetme’nin ilk merhalesidir. Önce hayatın zemini, gereksiz ve zararlı her ilişkiden arındırılmalıdır, tıpkı ev yapmadan önce zeminin temizlenip temel atmak için hazır hale getirilmesi gibi. Bu yapılmazsa insanlar, ömürlerini tüketir fakat hayatlarını yaşamazlar.

KESİLMESİ VEYA AZALTILMASI GEREKLİ İLİŞKİLER: 

Marazlı İlişkiler: Marazdan kasıt, kalbin hastalıklarıdır. Bazı kişilerin kalbi, Çıfıt çarşısı gibidir. Herkese kızgındırlar, herkesi kıskanır, herkesi eleştirir, herkesi küçümser ve her şeyi bilirler (!) fakat sınırlarını bilmezler. Bunlar, kimsenin iyi halinden hoşnutluk duymazlar. Hayran olarak modelledikleri kişilerle dahi şartlar uygun olduğunda, yardımlaşma yerine yarışmaya başlar ve bu yarışın birincisi olmak için hastalıklı kalplerinin uygun bulduğu her şeyi yapabilirler. Bunlar, herhangi birisine gösterilen sevgiyi kıskanır ve o sevgiyi kendileri için isterlerse kendilerince yöntemlerle kıskandıkları kişiyle sevenleri arasına girerler. Bunlar çoğu kere yetiştikleri ailelerden, sosyal çevreden ve eşlerinden yeterli sevgi görmeyen kişilerdir. Sevgiye şiddetli muhtaçlıkları, sevginin hâkim olduğu ortamları ifsat etmeye yeter. Hasret duyduklarını elde etmek için uygun gördükleri ‘yalan, düzen, tuzak, iftira vs.’ her yolu deneyebilirler. Mesela: anne-baba ve çocukları arasına ‘Ne gördün onlardan sanki, senin için ne yaptılar?’ diyerek; karı-koca arasına ‘Onun için mi yaratıldın?’ diyerek; gelin-kaynana arasına ‘Elin kızı, kızın mı sanki?’ veya ‘Elin kadını, annen mi sanki?’ diyerek; iki arkadaş arasına ‘Sen hep onun gölgesinde kalıyorsun.’ diyerek; sevilen birisiyle sevenleri arasında ‘O, kendini çok şey sanıyor. Biraz kibirli gibi mi acaba? Biraz üsttenci mi ne dersin? Çok şey yaaa! Tam anlatamıyorum, ımmm…’ diyerek girerler. Ezikliğin, kıskançlığın, duygusal yoksunluğun tezahürü olan cümleler... Marazlı kişilerle ilişkilerini sürdürenler de hiç farkında olmadan benzer duygularla dolarlar.

Hasta-Psikiyatr/ Çöplük İlişkisi: Bazı kişiler iletişimde bulundukları kişileri zihinlerinin çöplüğü gibi kullanırlar. Ne zaman bir araya gelseler sorunlarını, bunalımlarını, acılarını anlatmaya başlarlar. Muhataplarının da bir sorunu olup olmadığını sorma, eğer varsa onları dinleme gereği duymazlar. Kendi dünyalarında sorunları o kadar büyümüştür ki ‘Ama benimki daha…’, ‘Sen bir de benim derdimi gör.’ edasıyla aynı şeyleri aynı kişilere veya başkalarına anlatır dururlar. Bunların amacı sorunlarını anlatarak istişare etmek ve sorunlarına çözüm aramak değil, sadece anlatmak ve çevrelerindeki kişileri çöplük gibi kullanmaktır. Çünkü yüzlerce durum vardır ki üzerinde konuşulması ve anlatılması hiçbir şeyi değiştirmez.

Sargıcı İlişkisi: Bazı kişilerin ilişkileri, var olduğunu düşündükleri duygusal yaralarına ve gönül kırıklarına sargıcı arama eyleminden ibarettir. Sürekli olarak şefkate, merhamete, sevgiye, yardıma, desteğe ihtiyaçları olduğunu ihsas ettirirler. Bunların çoğu hakikatte sandıkları gibi değildir. Hissettikleri maddi ve manevi yoksunluklar çoğu zaman kendileri tarafından bazen de yakınları tarafından var edilmiş ve onları manen hasta etmiştir. Bunların, var sandıkları yaralarını sarmaktan yorulmayacak bir sargıcı aramaları, bulduklarında bu kişilere şiddetle bağlanmaları bu yüzdendir.

Gölek İlişkisi/ Anlamsız İlişkiler: Kendisiyle, toplumuyla, ülkesiyle, insanlıkla ilgili hiçbir görüş ve düşüncesi olmayan bazı kişiler vardır. Bunların zihin dünyası, uygun yerlerde yağmur sonrası oluşan bir metrekarelik su birikintilerinde oynayan çocuklarınki kadardır. Gündemleri dar bir çerçeve içerisinde tekdüze ve sığdır. Tabii ki pek çok kişinin bu şekilde düşünme ve Böyle mutlu olma hakkı vardır. Ancak bu göleklerde oyalanan kişilerin engin denizlerde kulaç atma niyeti varsa durumu ve bu şekildeki ilişkilerini gözden geçirmelidir. Çünkü böyle ilişkiler insanda ruhsal, duygusal, fikrî hiçbir tarafa dokunmaz, hiçbir olumlu etki ve katkıya sebep olmaz. Bu beraberlik, insana patinaj yapan araba halini yaşatır. Hâlbuki hayat sınırlı bir zaman dilimi olduğğu için anlamsız ilişkilerle geçirilemeyecek kadar değerlidir. ‘İki günü eşit olan ziyandadır.’ ölçüsü gereği, bir ilişkinin hiçbir amacı yoksa gerekip gerekmediği üzerinde düşünülmelidir.  

Mıymız ve Mızmız/ Yoran İlişkiler: Bazı kişilerle beraberlik, kişide ruhsal bir yorgunluk oluşturur. Böyle kişilerle beraberlikten sonra insan enerjisinin soğurulduğunu hisseder, kendisinde hiçbir şey için güç bulamaz. Bu tür beraberliklerin birkaç saati bile, kişiye kendisini günlerce ağır işler yapmış gibi bitik hissettirir. Düşündüğünde bunun sebebini de pek bulamaz çünkü beden değil ruh yorulmuştur.

Kibarlık, incelik, saygı, soylu davranışlar insanların gönüllerini fetheder. Böyle kişilerle ilişkiler, insana iftar vakti içilen su gibi gelir. Fakat bu nitelikler çoğu kere ‘mıymıy ve mızmız’ olmakla karıştırılır. Hâlbuki bunların ilki gönle gelen sabah esintisi gibiyken ikincisi yorar ve usandırır. Böyle ilişkiler de yeniden değerlendirilmelidir.

Çifteli, Boynuzlu, Tekmeli İlişkiler: Büyükbaş hayvanların huysuzları vardır; bu hayvanlar önünden yaklaşana boynuz, arkadan yaklaşana çifte, sağdan veya soldan yaklaşana tekme atar. İnsanlardan da tüm ilişkileri böyle olan kişiler vardır. Hiç kimse onların boynuz, çifte ve tekme darbesinden kurtulamaz. Tüm ilişkilerini saldırı üzerine kurarlar. Eğer birine saldırmıyorlarsa en fazla geçmişte yaptıkları benzer durumları anlatmaları sebebiyledir.

Arka Teker İlişkisi: Motorlu taşıtların motorları genellikle öndedir. Motora bağlı ön tekerler hareket gücünü buradan alır. Arka tekerlerin bağlı olduğu bir motor gücü yoktur, ön tekere göre hareket eder, yön değiştirir. Aile içi ve sosyal ilişkilerin pek çoğu böyledir. Başlangıçta bir rahatlık gibi görülen bu durum esasında diğer kişilerin iradesini yok saymak ve yok etmek olduğundan bir süre sonra sorunlara sebep olur. İradesini kullanabilen kişi özgürdür ve kararlarının anlamı vardır. İradesini kullanamayan kişi, onu insan kılan en önemli niteliğini kullanamamış olur. Eşlik ve arkadaşlık ilişkileri, eşitlerin ilişkisi olduğunda gerçek değere ve anlama ulaşır. Kişi kendisini, yakınındakilerinin iradelerini yok ettiği birer arka teker konumuna getirmekten uzak tutmalıdır. Bu davranışa maruz kalan kişiyse iradesini kullanma hakkının olduğunu unutmamalıdır.

Emperyalist/ Batı Tipi/ Hırsız İlişkiler: Emperyalizm, bir ülkenin, güç kullanarak veya kullanmadan, başka devlet halkları üzerinde denetim kurması, onları yozlaştırarak, ekonomilerini çökerterek, savunmasını yok ederek kendisinin ekonomik, kültürel ve siyasi gücünü kabul ettirmesidir. Böylece manen yok edilen bir ülkenin, tüm yer altı-yer üstü kaynaklarının ve işgücünün emperyalist devlet tarafından, kendi milleti için kullanılmasıdır. Yani emperyalizm, sömürme, çalma, zorla alma ilişkisidir. İnsanlar arasındaki ilişkilerin bazıları da böyledir. Bir tarafın sömürülmesi, emeğinin ve alın terinin yok sayılması veya çalınması, bir tarafın sahip olduğu her şeyin zorla alınmasıdır. Çalınan veya zorla alınan şey, zaman, imkân, para, mal, makam dâhil olmak üzere her şey olabilir. Bazı yakın ilişkilerde para ve mal da hep güçlü olanın elinde temerküz etmekte, diğerleri hep ona muhtaç olmaya mahkûm edilmektedir.

Çalınan şeylerin en az fark edileniyse zamandır ki esasında çalınan hayattır. Bazı kişilerin tv başta olmak üzere medyayla ilişkisi, medyanın o kişinin tüm zamanını çalması üzerine kurulu bir emperyalist hırsız ilişkisidir. Filmler, müzikler, haberler, açıkoturumlar vs. Medyanın ömrü çalan hırsızlığına göz yummamak için kontrolüne girmemek ve bu ilişkiyi sınırlı tutmak gereklidir.

Yahudi Tipi İlişki: Yahudiler, bulundukları ülkelerin halklarıyla karışmamaya özen gösterirler. Tüm hayatları, ırkçı bir saplantının kollarında şekillenir. Bulundukları topluma karşı hiçbir sorumluluğu kabul etmez ancak o toplumdan alabilecekleri ne varsa almaya çalışır ve o topluma hiçbir şey vermezler. Güçsüzken, herkesin yardımını isteyen bir mazlum rolünü oynar; gücü eline geçirdiklerindeyse dünyada eşi görülmemiş bir canavara dönüşürler. Başkalarına ait olanı almakta ve çalmakta hiçbir sakınca görmezler. İnsanların hayatında da bazı ilişkiler tam da böyledir; hep isteyen ve alan fakat hiç kimseye bir şey vermeyen, hiç kimse için bir şey yapmayan. Kişi, başkalarıyla ilişkisini bu hale getirmemeye dikkat etmeli çünkü bu, insanî bir ilişki değildir; kendisi buna maruz kalıyorsa bu ilişkiyi gözden geçirmelidir. 

Çocuk ve Anne-Baba İlişkisi: Bu ilişki türünde insanlar bazen hep çocuk yerine bazen de hep anne-baba yerine konulur. Bazı evlilikler, arkadaşlıklar, yakınlıklar bu şekildedir. İster kişi gönüllü olarak bu konumda olsun isterse onu bu konumda olmaya mecbur etsinler, her iki durum da insanın gelişimi için uygun değildir. Bu şekildeki ilişkiler yıpratıcı ve yorucudur. Çocuk ve anne-baba ilişkisi ancak gerçekten bu konumdakileriyle anlamlı olur. Hatta kişinin kendi çocuklarıyla dahi ilişkisi 12 yaşından sonra nitelik değiştirmelidir. Kişi kendisini hep çocuk gibi sorumsuz ya da hep anne-baba gibi eğitip-yetiştiren konumundan çıkarmalıdır; yaşının, konumunun ve hayatının kendisine yüklediği görev ve sorumlulukları gönüllüce omuzlanmalıdır. Kendisi, çocuk ya da anne-baba rollerinden birine zorlanan kişi de gerçek konumu neyse ona uygun olarak ilişkilerini düzenlemelidir. 

Ceviz İlişkisi: Ceviz, insan için en faydalı yiyeceklerden birisidir. Her yerde yetişmez, sulak arazi ister. Yetiştiği anda köklerini saldığı yerde toprağın tüm gücünü çektiği için başka bir ürün yetiştirilemez. Dalları yüksektir, meyvesi uçlara kadar yetişir. Meyvesini çırparken sık sık dallarından düşerek kolun, bacağın, belin kırılmasına sebep olur. Ceviz yetiştirenler, cevizin gölgesinde uyumanın baş ağrısına sebep olduğunu da söylerler. Bazı insanlar da ceviz gibi değerlidir. Fakat onlarla ilişki meyvesini toplayıp uzaklaşacak şekilde olmalıdır. Kişi eğer ceviz konumunda olan kişilerin yanında kalırsa onların gölgesi güneşi engelleyeceğinden asla yetişemez; cevizin meyvesinden faydalanacağım derken bir tarafını kırma riski de her zaman vardır. Çok önemli ve değerli kişilerin çocuklarının, torunlarının gölgede kalmaları, güneşte yanmak yerine (kendilerinin veya onlar için anne-babalarının) bu gölgenin rehavetini tercih etmeleri sebebiyledir. Çünkü böyle kişiler gölgelerindekilerine kendileri kadar olma, kendilerinden daha iyi olma hakkını -belki de farkında olmadan- tanımazlar. İlimde, edebiyatta, siyasette ‘Tek adam’ eleştirileri böyle kişilere yapılmaktadır.

Sarmaşık İlişkisi: Sarmaşıkların yatay ve dikey olanları vardır. İnsan hayatının da yatay ve dikey boyutları vardır. Yatay boyutu her insanın içine doğduğu gündelik hayatın tüm unsurlarıdır. Dikey boyutsa ruhun durumunu etkileyen ilim, edebiyat, sanat başta olmak üzere pek çok şeyi içine alır. Bazı kişiler, sarmaşık gibi insanların hayatına bir kenardan girer ve yavaş yavaş onun tüm hayatını kaplamaya başlarlar. Bu kaplama hayatın ister yatay ister dikey boyutunda olsun, kişinin kendisine yabancılaşmasına, bir başkası olmasına sebep olur. Bu ilişkiler, tıpkı sarıldığı varlığı hiç göstermeyen bir sarmaşık gibi kişiyi sarılanın basit bir kopyası haline getirir. Buna maruz kalan kişi kendi özgün kişiliğini oluşturmak için çabalarken hayatına sessizce giren ve farkına varmadan tüm dünyasını kuşatan ilişkilerden kendisini kurtarmalıdır. Çünkü sarmaşık sarıldığı şeye varlık hakkı tanımaz, sarılarak öldürür.

Bozuk Eşya, Eski ve Dar Giyecek İlişkisi: Evlerde bozulmuş bazı eşyalar vardır; ‘Dursun, yaptırıp kullanırız.’ denilir. Eski giyecekler vardır; ‘Belki lazım olur.’ denilir. Dar giyecekler vardır; ‘Kilo vereceğim, giyerim.’ denilir. Fakat çoğu kere bu söylenenlerin hiçbir olmaz; tüm bunlar dolaplarda ve evlerde yer tutmaktan başka işe yaramaz. İlişkilerin bazıları da böyledir; bozulmuştur, eskimiştir ve bazı ilişkiler de artık dar gelmektedir. Tüm bu ilişkiler kenarda tutularak yeni ilişkiler kurulamaz çünkü yeni ilişkiler için de zaman ve mekân gereklidir. Bu sebeple yeni ve daha anlamlı ilişkiler kurmak isteyen kişiler, eski ilişkilerden bozulanları, eskiyenleri ve dar gelenleri gözden geçirmelidirler.

Sonbahar İlişkisi: Her sonbahar, yeni bir ilkbahar için zorunludur. Bazı ilişkiler bazı zamanlarda, bazı mekânlarda anlamlıdır. Meselâ; eğitim-öğretim yıllarındaki, askerlikteki, hac ve umredeki arkadaşlıklar ve belirli bir süre ikamet edilen yerdeki komşuluklar sonbaharı olabilen ilişkilerdir. Bunların yapraklarının sarardığı görüldüğünde kimse geçmişe asılarak o yıllarda kalmaya kendini zorlamamalıdır. Çünkü her yeni zaman, mekân ve şartlar, yeni ilişkileri gerektirir. Bu yeni ilişkiler için -ölümden öte geçecek dostluklar hariç- geçmişteki bazı ilişkilerin de kendi zamanında, mekânında bırakılması gereklidir.

Altıparmak İlişkisi: Altıncı parmak bazı insanların ellerinde, yaratılıştan genellikle küçük parmağın dibinden dışarı doğru çıkmış, parmak görünümlü hiçbir işleve sahip olmayan bir fazlalıktır. Görüntü dışında varlığı, el kullanılmadığı sürece acı vermez. Ancak kişi eliyle herhangi bir iş yapacağında kenardaki altıncı parmak bir engel olarak varlığını hissettirir. El, gireceği yere rahatlıkla giremez, uzandığı pek yerde bu kenarda duran çıkıntının takılması sebebiyle kişi acı hisseder. Bu parmağın varlığı el kullanıldığı anda sorunlara sebep olduğu gibi eğer kestirilirse kestirmek de acı verir ancak kesildikten sonra hiçbir eksikliğe sebep olmaz. İnsanın bazı ilişkileri de hayatındaki bir fazlalık olarak kendisine sadece acı veriyorsa onun bu ilişkisi de altıncı parmak haline gelmiş demektir. 

Ben İlişkisi: Ben, insan bedenindeki siyah nokta ya da ‘et ben’ denilen siyah veya beyaz küçük çıkıntılardır. Bunlar insanın kendi bedenine aittir ve bazen insan bedeni üzerinde ağaçlardaki ‘asalaklar’ gibi büyür ve ilk bakışta fark edilebilir hale gelir. Görüntüde benlerin hepsi aynı imiş gibi olduğu halde yıllar içerisinde bazılarının yapısı değişir. Bazıları ‘iyi huylu’ hücre üremeleri, bazıları da ‘kötü huylu’ olarak tespit edilir. Kötü huylu olanlar, uzmanları tarafından en erken vakitte kökleriyle birlikte bedenden uzaklaştırılır. Bazen de bu işlem çok geç kalmış olabilir. İnsanın yakın bazı ilişkileri eğer ‘kötü huylu bir tümör’ haline gelmişse gereken yapılmalıdır. 

‘Ben kemale erdim.’ Sananlarla İlişkiler: Bazı kişiler kendilerinin olunabilecek en iyi durumda olduklarını, gelinebilecek en iyi duruma geldiklerini, bilinebilecek her şeyi bildiklerini düşünürler. Böyle kişilerin tavır, davranış ve konuşmalarından bu durum anlaşılır. Adeta ‘son söz’ü söylediklerini düşünürler. Kendilerine göre bir rahatlık içerisindedirler. Çünkü bu kişiler yolun neresinde olduklarını tam bilemediklerinden, ilimce ve fikirce hep gerilerinde duranlara bakarak kendileri hakkında karara varırlar. Gözleri ‘Acaba benim konumuma yaklaşan var mı?’ diye hep geride olduğundan, gittikleri yolda kendilerine göre ışık yıllarıyla önden gidenleri göremezler. Bunlar, kendi öğrendikleri şeylerin insanın öğrenmesi gereken en önemli şeyler olduğuna inanır ve bunları bilmeyenleri bilgisizlikle suçlayarak kolaylıkla aşağılayabilirler. Böyle kişiler, insanın en üst seviyesinin bile denizde damla olduğunun, dünya hayatında kimseye her anlamda kemale erecek zaman verilmediğinin ve insanın bu dünyaya öğrenci gelip öğrenci gittiğinin farkında değillerdir. Böyle kişilerle ilişkisi olanlar bu ilişkiyi azaltmanın ve kendilerini maruz kaldıkları kibrin zehrinden korumanın yollarını bulmalıdırlar.

Yalancılarla İlişki: İster pembe ister beyaz ister doğrudan ister dolaylı olsun yalan insanı kirletir. Dürüst bir insan, dürüstlüğü sebebiyle görünüşte kaybetse de gerçekte kazanmıştır; yalancı, yalanları sebebiyle görünüşte kazansa da gerçekte kaybetmiştir. Kaybettiği en önemli şeyse erdemlerin doruğu olan dürüstlük ve ona duyulan güvendir. Dürüst bir kişinin, yalancı karşısında ‘sözlü iletişimde’ başarı ihtimali sıfırdır. Çünkü iki kişi var; biri her yalanı söyleyebiliyor diğeri gerçekten başka bir şey söyleyemiyor. Böyle ilişkilerde, dürüst kişiler yıpranır. Bu sebeple yalanı fıtrat/alışkanlık haline getiren kişilerle ilişkilerin çok azaltılması ve bunların söz ve tavırlarına karşı teyakkuzda olunması faydalıdır.  

İlişkilerin toplamı hayattır.’ demiştik. Bazı ilişkiler, özel görevler için yetiştirilenlere verilen, çok zor ve ağır bir eğitim süreci olabilir. Fakat bu şekildeki eğitimler asla tüm hayatı kapsamaz, kapsamamalıdır. Böyle eğitimlerden geçmiş olanlar, yaşanmış geçmişe kızmayı bırakıp ilişkilerini yani hayatlarını, iradeli bir şekilde yönetmeye çalışmalıdırlar. Yaşanan süreç zor olsa da kişi, bağışıklığını güçlendirenleri affederek geçmişte bırakıp yoluna devam etmelidir.

Not: Buradaki ilişki adlandırmalarının tümü şahsıma aittir.

BAŞIMIZ GÖĞE ERECEK

Fidan daralıyordu. Köklerine sımsıkı sarılan toprağa çok kızıyor, dalları ve yaprakları sürekli söyleniyordu.

-Eğer şu toprak bizi biraz bıraksa başımız göğe erecek.

Köklere sarılan toprak ve toprağın katmanlarındaki su, gülümseyerek dinliyorlardı bu sözleri. Duyduklarına aldırmadan kökleri besliyor, dallara, yapraklara, meyvelere gerekli olan her ne varsa hiçbir karşılık beklemeden veriyorlardı.

Dallar ve yapraklar kendilerine sunulan her şeyi alıyor ve güçlendikçe toprağa kızgınlıkları da artıyordu. Öyle an geliyordu ki toprak ve içindeki suyla beraber her şey bu duruma üzülüyor fakat:

-Neyse daha gençtir, öğrenir her şeyi, anlar bir gün gerçekleri, diyorlar, toprağın dudakları kuruyor, suyun göz yaşları sel olup akıyordu.

Hamidiye suyunu halkına getiren Hakan demişti ki: ‘Getirdiğim suyu içecekler ve boğazları kuruyuncaya kadar bana küfredecekler.’ Bu, nankörlük tarihinde hep böyle olmuştu. Hem sunulan her imkânı herkesten fazla kullanmışlar hem de küfretmekten, hakaret etmekten hiç geri kalmamışlardır. Nankörlüğün kitabındaki yasa budur.

-Eğer şu toprak bizi biraz bıraksa başımız göğe erecek.

Bu nankör sözü duya duya toprak iyice kurudu, sular da ağlaya ağlaya tükenip gittiler.

Rüzgâr fidanın nankörlüğüne öfkelendi, esti, esti. Sonunda kökleri saran topraklar savruldu gitti ve kökler yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Susuzluğu hissetti su yoktu fakat daha ne olduğunu anlamamıştı fidan ve haykırdı köklerini görünce:

-Yaşasın rahatladık, başımız göğe erecek, derken kısa süre sonra daha cümlesini bitirmeden susuzluktan güçsüz kalan dalları rüzgârla birlikte yere kapaklandı. Başını bıraktı fidan, başı bir taşa çarptı.

Yattığı yerde bir hasret duyduğu göğe baktı, bir baş koyduğu yere. Dalları çatır çatır kırılmaya devam ederken şöyle diyerek ağlıyordu:

-Ey benim köklerimi sarıp koruyan toprak anam, güneş teyzem, su atam. Beni affedin. Meğer benim tüm gücüm sizdenmiş.

SEN HANGİSİSİN?

Birkaç öğrencim, burada olduğumu duymuş. Konferansımı dinlemişler ve şimdi beni ziyarete geliyorlarmış. Haber verdiler. Bir grup geldi. Önlerinde şehrin valisi vardı. Valilikteki müdürlerden birkaçı, şehirdeki farklı okullardan birkaç öğretmen ve öğretim görevlisi vardı. Birkaç tane polisin yanında bir makam şoförü, birkaç tane de ne yaptığını tam anlayamadığım kişi vardı. Hep beraber bulunduğum odaya girdiler.

Hepsi bana bakıyordu. Ben de hepsine birer birer inceleyerek baktım. Sonra dedim ki:

-Hanginiz benim öğrencilerimsiniz?

UÇ(A)MAMAYI ÖĞRETMEK

Yönetici Allı Horoz, tüylerini iyice kabartmış bir şekilde konuşuyordu, Kanatlılar Eğitim-Öğretim Kurumunun ortasındaki kürsüde. Bu bölüm kurumun ‘Yüksek Uçuş Bölümü’ olarak adlandırılıyordu. Bir yanda kartallar, bir yanda şahinler, bir yanda kırlangıçlar, bir yanda leylekler ve diğerleri...

Güzel tüyleri ardında açılmış yaşlı ve bilge tavus kuşu, yaşlılığı sebebiyle artık zor duyduğu için yanındakine sordu:

-Ne diyor bu?

Diğeri cevap verdi:

-Kartallara uçmamaları gerektiğini öğretiyor.

-E haklı, doğru söylüyor, derken kibirle kuyruk tüylerini toplayıp başını yukarı doğru kaldırırken göklere hasretle bakıyordu.

SANA ÖYLE GELEBİLİR

‘Yolda kadını gördü. Kadın yanında on altı yaş civarlarındaki erkek çocuğuna destek olarak yürüyordu. Çocuk ayaklarını sürüyor, zor adım atıyordu. Kadın onu omuzlanmış gibiydi. Bunu gören kişi, çok üzüldü ve bir anne olarak bu kadının ne kadar yıprandığını düşündü.

Anne, yürürken oğlunu daha da bir kavradı. Ona baktı ve gülümsedi. Uzun yıllardır yatağa mahkûm olan oğlu, son birkaç yılda uygulanan tedaviyle artık yemeğini yiyebiliyor, tuvalete gidebiliyor ve işte böyle ara sıra dışarı da çıkabiliyordu. Kadın, tekrar oğluna baktı ve onun hafifçe tüylenmeye başlayan yanağından gülümseyerek sevgiyle öptü.

FIRKALAŞTIRILARAK YOK EDİLİYORUZ

Ayten DURMUŞ, hertaraf.com-15.09.2019

Fırka; parçalara ayırmak, bölmek anlamında, insanların ayrıldığı belli bir topluluğu ifade eder. Kur'an-ı Kerim'de tefrik ve teferruk olarak geçen fırka kavramı, sosyal hayatta ve dinde bölünmeyi, parçalanmayı, dağılıp çözülmeyi ifade etmektedir. Tefrika ise ayrılık ve bozuşmayı ifade eden bir kavramdır. İslâm dini, dinde olduğu gibi siyasette de birliği esas alır, bölünmeye ve fırkalaşmaya karşıdır. Fırkalaşmak ise bir kişi veya grubun kabul ettiği doğrularını, mutlak doğrular olarak savunmasını ve başkalarına dayatmasını gaye edinen kurumsal yöneliştir. Yasaklanan da budur, yoksa insanların birçok konuda birbirinden farklı görüşlere sahip olmaları zaten doğal bir durumdur hatta özgür düşünce imkânı desteklenmelidir.  

Birlikte güç ve bereket, ayrılıkta zayıflık ve tehlike vardır. Buna kimse itiraz etmez. Pek çok milletin hikâyeleri arasında şöyle bir anlatım vardır: Bir baba, altı oğlunu çağırıp bunlardan birer çubuk ister. Çocuklar çubukları getirince baba, her birinden getirdiği çubuğu kırmasını ister. Her çocuk getirdiği çubuğu kırar. Sonra baba tekrar birer çubuk ister çocuklarından ve getirdikleri çubuğu birleştirir, çocuklarına vererek kırmalarını ister. Çocuklar kırmaya çalışır fakat tüm çubuklar kalın bir sopa gibi olduğu için kıramazlar. Bunu üzerine baba çocuklarına şöyle der: Sizler bu çubuklar gibisiniz, birleşip güçlü olursanız sizi yok edemezler ancak ayrılırsanız birer birer kırılarak tıpkı bu çubuklar gibi yok edilirsiniz. (Bu hikâye pek çok açıdan Osmanlıyı hatırlatır.)

Bu güzel öykü esasında verdiği mesaj açısından da anlamlıdır. Milletimizin düşünce ve eylem öncüleri başta olmak üzere öyküde verilen bu mesajı herkes bilir, beğenir ve mesajda işaret edilen birliğin muhakkak olması gerektiğini düşünürler. Fakat birlikte hareket edebilmenin önemini yeterince kavrayamayanlar bunu bir tek şartla kabul ederler: Ancak kendi yöneticiliklerinde olursa… İşte bu durum/tavır, fırkalaşmanın başlangıcıdır.

‘Önemli olan birliği oluşturabilmek mi yoksa sizin bireysel hevesleriniz mi?’ sorusu sorulsa bile, birliğin önemini yeterince kavrayamayan böyle kişilerin, bu soruya verecek incir çekirdeği mesabesinde bir cevapları elbette vardır ve onlar bu cevabı mümkün olan en büyük büyüteçlerle büyüterek sunarlar.

Nedir fırkalaşmanın alametleri:

  • Mevcut topluluklarını sınırlar ve kapıyı örter, belli kimselerin haricinde kimseyi kendilerine dâhil etmezler.
  • Mevcut topluluklarından hiç kimseyi, -ona daha faydalı olacak olsa bile- başka bir yere göndermez; onun gitmesini ‘kopuş’ olarak değerlendirirler.
  • Başkalarını en sert şekilde eleştirerek kendi durumlarının en iyi, gittikleri yolun en doğru yol, yöntemlerinin en güzel yöntem olduğunu her şekilde ihsas ettirmeye çalışırlar.
  • Mevcut topluluğun/cemaatin sahip olduğu imkânlarla gözleri kamaştırmaya çalışır ve verileceğinden emin(!) oldukları ahiretteki imkânların neler olabileceğinin hayalini kurdururlar.
  • Zahirde ve batında başka topluluklarla kendilerini farklı kılacak unsurları öncelerler.
  • ‘Allah mevcut duruma ne der?’ sorusu, hayatlarının ve kararlarının ekseni değildir. Birtakım arzu ve istekleri, basit hedefleri vardır, bunlarla kendilerini ve topluluklarını anlamlı kılmaya çalışırlar.
  • Böyle toplulukların öncüleri, bilgi ve yeterlilik açısından çevresindekilerinin kendilerinden daha iyi olmasını arzulamazlar, zaten bunun olabileceğini kabul de etmezler. Bu yüzden ayrılıkçı her harekette hep bir ‘tek adam’ varlığı hissedilir.
  • Son söz tek başına lidere aittir. Ya da ‘şûra’ adını verdikleri oluşumlarda yer alan kimselerin, liderin görüşünden farklı bir görüş sunarak kabul ettirme cesareti söz konusu değildir. Öyle bir durumda o kişi/ler dışlanır ve ayrılıkçı olmakla suçlanarak uzaklaştırılır.

‘Habbeyi kubbe, kubbeyi habbe yapmak’ denilen bir durum vardır. Habbe, en küçük tane, zerre demektir, kubbeyi biliyoruz zaten. Kubbe birlik, zerre bahanedir. Yani zerreleri kubbe sayıp büyütürken gerçek kubbeyi zerre etme durumudur bu, üstelik kendi bireysel tatminleri için…

Arkasında veya yanında kalabalık ve güçlü bir cemaati olmak… Eeee… Tamam, olsun. Fakat bu topluluk ve öncüsü:

Parçalayan mı, bütünleştiren mi?

Dışlayan mı, dâhil eden mi?

Çevremde toplanın diyen mi, bir araya gelelim diyen mi?

-Takipçilerinin zihin ve gönüllerini haczeden mi, özgür düşünen eşitler olmaya imkân veren mi?

-Az olsun benim olsun diyen mi, birleşelim büyüyelim diyen mi?

-Çıkarlara göre değişen ve karar veren mi, ilkelere göre hareket eden mi?

Evet, bu tavırlara eklenebilecek daha pek çok marazları, toplulukların birlikte hareket etmesine izin vermeyecek kadar yoğunlaşanların bu tavrını neye dayandırdıklarını anlayabilmek zor görünmüyor. ‘Bunlar, kendilerine açık kanıtlar geldikten sonra sırf aralarındaki kıskançlık ve azgınlık yüzünden ihtilafa düştüler.’ (2/Bakara: 213) ayeti yolumuzu aydınlatıyor. Burada reddedilen ihtilafın rahmet olmadığı da açıktır. ‘Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.’ (30/Rum:32); ‘Ancak Rabbinin rahmet ettikleri (ihtilafta değildirler).’ (11/Hud: 119)

BİR KADIN CUMHURBAŞKANI

BİR KADIN CUMHURBAŞKANI/ HALİME YAKUP
ÜSTELİK BİR DE MÜSLÜMAN
Öyleyse Tartışalım

(Bir modern öykü denemesi)

(Not: Değerli okurumun, bu öyküdeki olay örgüsünü kurgu kabul etmeme hakkını kabul ediyor, saygı gösteriyor ve öyküyü okurken bu konuda yazabilme cesaretini göstermenin zorluğunu göz önünde bulundurmasını istiyorum.)

MAVİ, telefonuna gelen aşağıdaki bilgiyi telefonundaki birkaç whatsapp grubuyla paylaştı.

HALİME YAKUP: 1954 Singapur doğumlu. 2017 yılından itibaren Singapur’un ilk kadın ve dünyanın ilk tesettürlü Cumhurbaşkanı. 6 milyon nüfuslu Singapur 1965’te Malezya’dan ayrılmıştır. Singa Püre, Aslan Ülkesi demektir. Nüfusunun %13’ü Malay kökenli Müslüman, geri kalanının çoğu Çinlidir. Halime Yakup, babası Hintli annesi Malay, beş çocuklu fakir bir ailenin kızıdır. Partisi halk hareketi, 52 yıldır iktidarda. Tek odalı bir evde, Hukuk Fakültesi Yüksek Lisansıyla üniversiteyi bitirmiştir. Kocası Yemenli ve dört çocuk annesidir. 2001’de siyasete atıldı. 2013-2017 arası Meclis Sözcülüğü yaptı. Kanuna göre Cumhurbaşkanlığı sırası gelen Malayların gösterdiği beş aday arasında seçime gidilmeden Cumhurbaşkanlığı görevine getirildi. Singapur, dünyanın en zengin 3. Ülkesi. Milli gelir 300 milyar dolar. Milli gelir fazlası 2 trilyon dolar. Vatandaşın yıllık geliri 85 bin dolar. İşsizlik oranı %1’dir. Pasaportu dünyanın en değerlisidir. Dünyanın en iyi havaalanına sahiptir. Halime Yakup on binin üstünde projeye imza atmıştır. Her gün sabah namazını yakın çevresiyle birlikte Singapur’un büyük camisinde kıldıktan sonra, halkının arasına karışıp problemlerini dinler. Halime Yakup, sen her türlü saygıya ve takdire layıksın!’ (Tercüme ve Derleme: N.D.)

Çoğu birbirini hiç tanımayan katılımcı sayısı epece fazla bir whatsapp grubunda bu konu şöyle değerlendirildi:

GRİ: - Ben bu haberi yorumsuz geçiyorum. (Gri, gruptaki tek erkek)

MAVİ: - Zaten yoruma gerek yok, başarılı bir yönetici, her şey ortada. Allah yardımcısı olsun, benzerlerini artırsın inşallah. Belki ümmeti toparlarlar.

GRİ: 1993’te bir bay öğretmen arkadaşımız, karşısındaki kişiye Tansu Çiller’i övüyordu. Bu sırada bana soru sormakta olan Özgü isimli çalışkanlığı, ahlâkı ve edebiyle örnek bir öğrencim, soruyu bıraktı, Tansu Çiller’i öven arkadaşa seslenerek: - Tuncer hocam, sizi kınıyorum. Resulullah (SAV)in söyle bir hadisi var, dedi ve şu hadisi söyledi: ‘İşlerini bir kadına bırakan topluluk asla felah bulmaz.’ (Buhari, Megazi, 82, Fiten, 18)

(Belki de bu sözler bir kız öğrenciden naklen yazıldı, daha etkili olur diye.)

MOR:- Demek ki Halime Yakup’tan daha iyi bir erkek yönetici gelirse Singapur dünyanın bir numaralı ülkesi olacak.

GRİ: - Başka hiçbir şey yazmayacağım, bu son: Hakikatin hatırı, dostlarımın hatırından üstündür. Hislerimiz, milliyetimiz, cinsiyetimiz vs. Allah’ın (cc) ve Resulü’nün (SAV) ölçülerinin önüne geçemez.

MAVİ: - Bu hadis, o dönemdeki İran’ın başındaki münkir ve müşrik kraliçe için söylenmiştir. Sebebi bellidir. Genel kural değildir. Kur’an’da Allah Teala, Hz. Belkıs’ın devlet başkanlığını detaylıca anlatarak över. Ve Hz. Peygamber, Kur’an’a aykırı bir şey söylemez. Fakat ne yazık ki bu sebebi belli söz, müşrik Arap örfünde genelleştirilerek Müslümanlara zerk edildi. Hz. Peygamber (asm) bu sözüyle, İran Kisrâsının ölümünden sonra sarsıntılar yaşayan, yönetime onun yerine Buran adlı kızını geçiren Sâsânî Devletinin kısa süre sonra yıkılacağını haber vermektedir. Nitekim bu devlet, kısa bir süre sonra Hz. Ömer döneminde yıkılmış, bu kız da esir edilmiştir. Yoksa bu tespit, bütün zamanları ve idarecileri kadın olan bütün devletleri kastetmemiştir. Şu anda da ülkemizde bir sürü kurum ve kuruluşta kadın yöneticiler vardır ve görevlerini hakkıyla yerine getirmektedirler. Bir hadisi şerifin hangi durumda, hangi sebeple ve ne zaman söylendiği, o hadisin sahasını ve uygulanma alanını belirlemek açısından zorunludur. Yoksa bugünkü acınacak durumlar ortaya çıkar. Müslümanların çocukları, Merkel’in önünde diz çökerek yalvarır, kendilerini kovmaması için ağlarlar. Ben kadınların, Kur’an’ın kadınlara açıkça yasaklamadığı istisnasız her şeyi yapabileceklerine inanıyorum. Allah’ın helal ve haramları da cinsiyete göre değildir, bunun tek istisna var. Bu konuda İbn Hazm’ın görüşleri incelenmeye değer. Vesselam.

GRİ: - Yorum yok. HADİS

MAVİ: - Allah ve Elçisi, kadınların yönetici olmalarını yasaklamamıştır. Fakat cahiliyenin geleneksel ve modern olanı, sesini kesip görüntüsünü ortadan kaldırma başta olmak üzere, kadınlara özel yasaklar koymakta mahirdir ve heveslidir. Bu tür yasaklar, zayıf kişilikli insanları kendisine iyi hissettirir. Bunlar benim düşünce ve inançlarım, kimseyi bağlamaz tabi. Rabbimiz, Kitabımızı doğru anlamayı lütfetsin hepimize. Bu hadise istinaden ortaya çıkartılan yasakçı görüş, hadise sonrakilerin giydirdikleri zoraki bir yorumdur. Hadisin tam metni de böyle değil zaten. Neyse… Selamlar

GRİ: Herkes bakar hocam, kaynaklar yazıyor.

Sayfa 4 / 22

VİDEOLAR


Hz. Meryem Örneğinde Kadın Hakları-1 (29.10.2020)
Hz. Meryem Örneğinde Kadın Hakları-1 (29.10.2020)
Hz. Meryem Örneğinde Kadın Hakları-2 (29.10.2020)
Hz. Meryem Örneğinde Kadın Hakları-2 (29.10.2020)

Şeytan ve Şeytanlaşmak-1 (22.10.2020)
Şeytan ve Şeytanlaşmak-1 (22.10.2020)
Şeytan ve Şeytanlaşmak-2 (22.10.2020)
Şeytan ve Şeytanlaşmak-2 (22.10.2020)

Cahil Kimdir? Cehalet Nedir? (15.10.2020)
Cahil Kimdir? Cehalet Nedir? (15.10.2020)
İlim Nedir? İlmi Ledün Nedir? (01.10.2020)
İlim Nedir? İlmi Ledün Nedir? (01.10.2020)

Erdemli İnsanın Özellikleri (24.09.2020)
Erdemli İnsanın Özellikleri (24.09.2020)
İnsan ve Seküler İnsan (17.09.2020)
İnsan ve Seküler İnsan (17.09.2020)

Karşı Cinsle Sınav Bağlamında Yusuf Suresi-2 (23-35 Ayetler) (20.06.2020)
Karşı Cinsle Sınav Bağlamında Yusuf Suresi-2 (23-35 Ayetler) (20.06.2020)
Tebliğ Ahlakı 3- Tebliğ Yöntemleri (16.05.2020)
Tebliğ Ahlakı 3- Tebliğ Yöntemleri (16.05.2020)

Tebliğ Ahlakı 4 - Emri Bil Ma’ruf Vennehyi Anil Münker (23.05.2020)
Tebliğ Ahlakı 4 - Emri Bil Ma'ruf Vennehyi Anil Münker (23.05.2020)
Tebliğ Ahlakı 1-Tebliğ Nedir? (09.05.2020)
Tebliğ Ahlakı 1-Tebliğ Nedir? (09.05.2020)

Tebliğ Ahlakı 2-Tebliğcinin Özellikleri (16.05.2020)
Tebliğ Ahlakı 2-Tebliğcinin Özellikleri (16.05.2020)
Kardeşlik Bağlamında Yusuf Suresi-1 (1-22. Ayetler) (13.06.2020)
Kardeşlik Bağlamında Yusuf Suresi-1 (1-22. Ayetler) (13.06.2020)

Kardeşlik Ayetleri (06.06.2020)
Kardeşlik Ayetleri (06.06.2020)
Toprak Ayetleri (30.05.2020)
Toprak Ayetleri (30.05.2020)

Ramazanla Hayatın Yeniden Programlanması ve Sabır-(Savm Ayetleri) (02.05.2020)
Ramazanla Hayatın Yeniden Programlanması ve Sabır-(Savm Ayetleri) (02.05.2020)
Tevrat, Meal ve Tefsirlerdeki Hz. Eyyub Yorumlarının Kur’an’la Karşılaştırılması - (Sad 38/41-44- Enbiya 21/83-84) (25.04.2020)
Tevrat, Meal ve Tefsirlerdeki Hz. Eyyub Yorumlarının Kur'an'la Karşılaştırılması - (Sad 38/41-44- Enbiya 21/83-84) (25.04.2020)

Nisa Suresi 19-36. Ayetler Bağlamında Cahili Arap Geleneğinin ve İsrailiyatın Kur’an-ı Kerimi/İslamı Boğması - (04.04.2020)
Nisa Suresi 19-36. Ayetler Bağlamında Cahili Arap Geleneğinin ve İsrailiyatın Kur'an-ı Kerimi/İslamı Boğması - (04.04.2020)
Kıssa Nedir? (çevrim içi eğitim programlarından - 28.03.2020)
Kıssa Nedir? (çevrim içi eğitim programlarından - 28.03.2020)

Mutluluk Nedir? (çevrim içi eğitim programlarından - 21.03.2020)
Mutluluk Nedir? (çevrim içi eğitim programlarından - 21.03.2020)
İyilik ve Kötülük Nedir? (çevrim içi eğitim programlarından - 14.03.2020)
İyilik ve Kötülük Nedir? (çevrim içi eğitim programlarından - 14.03.2020)

Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)
Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)
Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)
Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)

Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)
Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)
Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)
Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)

Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC’si (Ekim 2018)
Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC'si (Ekim 2018)
Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)
Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)
Joomla templates by Joomlashine