KURAN VE KONUŞMA

Ayten DURMUŞ

Meşhur bir hikâyedir: ‘Çocuk, babasına, onun kendisini hafta sonu, parka götürmek için söz verdiğini hatırlatır. Babası da yorgundur, dinlenmek ister ve hemen el atındaki gazeteyi alır, gazetenin üzerinde dünya haritası vardır. Onu küçük parçalara ayırır ve der ki: Şu haritayı düzelt sonra gidelim. Birkaç dakika sonra çocuk haritanın yırtık parçalarını yerleştirmiş olarak babasına gösterir.

Baba, şaşkındır ve sorar: - Nasıl yaptın bunu?

Çocuk kısa bir cevap verir:- Haritanın arkasında bir adam resmi vardı, adamı düzeltince dünya da düzeldi.’

İnsanın hayatının ve ilişkilerinin düzelmesi için düzeltmesi gereken ilk tarafı da kuşkusuz ki konuşmasıdır. Çünkü konuşmalar, kelime elbisesi giymiş düşüncelerdir. Bu sebeple tüm ilişkilerin temel taşlarının en önemlilerindendir.

Bu sebeple bugün ‘Kuran’da Konuşma’ konusunu ele alacağız.

1-) KURAN’DA GEÇEN SÖZLE İLGİLİ TAMLAMALAR

Kur’an-ı Kerîm’de konuşma ile ilgili farklı terkipler kullanır. Şöyle ki:

قَوْلًا لَيِّنًا : Yumuşak söz,

قَوْلًا مَيْسُورًا : Gönül alıcı, teselli edici söz,

قَوْلًا كَر۪يمًا : Tatlı ve güzel söz,

قَوْلًا سَد۪يدًا : Sağlam ve doğru söz,

قَوْلًا مَعْرُوفًا : Güzel ve uygun söz,

قَوْلًا بَل۪يغًا : Açık, net ve hikmetli söz

Kavlissabit: Sabit, sağlam söz

Kelimeten tayyibeten: Güzel söz

Kelimetin habıseten: Kötü, pis söz

Lağv: Boş söz

Lehvel hadis: Anlamsız, eğlence için sözlenen söz.

Lahn’il kavl: Sözün ahengi, tınısı, sözün üslubu (Muhammed:30)

2-) KURAN’IN BİÇİMLENDİRDİĞİ KONUŞMALAR

Rabbimiz, Kuran’ı Kerim’de nerede nasıl konuşmak gerektiğine, yani söz söyleme adabına büyük önem verir ve bu konuyu ayrıntılarına kadar ifade eder. Şöyle ki:

*Genele olarak güzel konuşmayı emreder: Kitabımızda “Kullarıma söyle, en güzel sözü söylesinler! (yekullulleti hiye ahsen)” (17/İsra:53);

(‘Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz (kelimeten tayyibeten), güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir. Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Allah insanlar için örnekler verir; umulur ki onlar öğüt alır-düşünürler. Kötü söz (kelimetin habisetin) ise, kötü bir ağaç gibidir. Onun kökü yerin üstünden koparılmış, kararı (yerinde durma, tutunma imkânı) kalmamıştır. Allah, iman edenleri, dünya hayatında ve ahirette sapasağlam sözle sebat (kavlissabit) içinde kılar. Zalimleri de şaşırtıp-saptırır; Allah dilediğini yapar.’ (14/İbrahim Suresi, 24-27))

*Doğru konuşmayı emreder: “Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin (kavlen sedida) ki Allah amellerinizi salih hâle getirsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (33/Ahzab:70-71)

*Anne-babaya karşı güzel konuşmayı emreder: ‘Rabbin, O’ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikle davranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: “Öf” bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle (kavlen kerima)’ (17/İsra:23); ‘Eğer Rabbinden umduğun bir rahmet için onlardan uzaklaşırsan hiç olmazsa kendilerine gönül alıcı bir söz söyle (kavlem meysura)’ (17/İsra: 28)

*Yoksullarla incitmeden konuşmayı emreder: ‘Fakir-fukaraya, muhtaç ve mahrumlara verecek bir şey bulamıyorsan, hiç olmazsa onlara karşı yumuşak, teselli edici söz söyle (kavlen meysûrâ)’ (17/İsra:28) buyurulur. ‘Güzel söz ve bağışlama, arkasından incitme gelen sadakadan daha iyidir. Allah zengindir, acelesi de yoktur.’ (2/Bakara:263)

İLMÎ YALANLAR

Ayten DURMUŞ, hertaraf.com

Batı Avrupa merkezli Batı Medeniyeti, daha gelişmiş silahlar icat ettiği andan itibaren gidebildiği her yerde, bulabildiği değerli ne varsa çalarak veya zorla alarak kendi coğrafyasına taşıdı. Teknolojik üstünlük vasıtasıyla ‘teknolojik zorbalık’ ve ‘teknolojik sömürü’ yöntemini kullanarak kendi coğrafyasında bir zenginlik oluşturdu. Bu zenginliğin yardımıyla ortaya çıkardığı yaşam tarzına da ‘insanlığın medeniyette ulaşabileceği son nokta’ adını koymayı uygun buldu.

Evet, Batı teknolojisinin, dünyanın geri kalan çoğu coğrafyasına göre -an itibariyle- ileride olduğu bir gerçek. Fakat bu durum birkaç yüz yıllık bir olgu ve bu da zaten insanlığa hayır getirmedi. Teknolojisinin haricinde, insanlığın ortak kültür ve medeniyetine katkısı ise onun kendi iddia ettiği gibi değil…

Bunu hatırlamak istemeyen Batı, yaşam tarzına yaptığı bu yeni adlandırmadan sonra, medeniyet sandığı teknolojik gelişmişliğinin oluşturduğu güç zehirlenmesiyle bir‘megalomani’ hastalığına yakalandı. Bunun sonucu olarak da dünyanın geri kalanına, sahip olduğu tüm yol ve yöntemleri kullanarak, kendi yaşam tarzını dayattı. Giyim kuşamdan ev tefrişine, dininden dinsizliğine, adabımuaşeretten devlet yönetimine kadar…

Bununla da kalmadı ve

Dünyada ilim, kültür, keşif, icat, sanat, edebiyat adına ne varsa hepsini kendinden başlatarak farklı milletlerin ve medeniyetlerin binlerce yıllık birikimini yok saydı. Megalomanlık neticesi oluşturduğu bu iddiaları da yine ‘ilim’ adına dünyaya dayattı.

Burada ‘edebiyat’ sahası özelinde bizim ülkemizde, sanki bir hakikatmiş gibi öğretilen bazı hususlar üzerinde durmak istiyoruz. Ancak bu konudaki örneklere geçmeden önce, bir itirafta da bulunalım: Ben dâhil, bu durumların doğrusunu bilen hatta öğrencilerine öğreten meslektaşlarım, biz hepimiz, öğrencilerimiz ancak ‘yalan ve yanlışları’ yazarlarsa not verip sınıfı geçiriyor, doğruyu yazarlarsa sınıfta bırakıyoruz. Çünkü doğrular, hazırlanmış ‘Cevap Anahtarı’na uymuyor.

Birkaç örnek:

•          Fabl türünün dünya edebiyatındaki temsilcisi Fransız yazar La Fontaine’dir. (1621-1695)

Doğrusu: Hintli filozof Beydaba’nın (MÖ. 1.yy) Kelile ve Dimne adlı kitabı fabl türünün bilinen ilk örneğidir. Batı öyle istiyor diye yüzlerce yıllık bu eseri yok sayıyoruz.

•          Hikâye türünün dünya edebiyatındaki ilk örneği İtalyan yazar Boccacio’nun (1323-1375) Decameron adlı eseridir.

Doğrusu: Pek çok farklı kaynakla birlikte adı, tarih kitaplarında ve Oğuz rivayetlerinde ‘Korkut Ata’ olarak geçen Dede Korkut’a (570-632) ait, 9-11. yy’lar arasında oluşumunu sürdürüp asırlarca dilden dile nakledilerek 14. yy’da son şeklini alan ve 15.yy’da yazıya geçirilen Dede Korkut Hikâyelerini hangi edebiyatçımız bilmiyor?

•          İngiliz yazar Daniel Defoe’nin 1719’da baskısı yapılan ve ilk İngilizce roman kabul edilen Robinson Courosse adlı kitabı, dünya edebiyatındaki ilk ‘yalnızlık’ romanıdır.

Doğrusu: İlk yalnızlık romanı, 57 yıllık ömrüne 250’den fazla eser sığdıran Buharalı İbn Sina (980-1037)’nın ve Endülüslü filozof İbn Tufeyl’in (1106-1186) yazdıkları, hem roman türünün hem de felsefi roman türünün ilk örneği Hay bin Yakzan adlı eserdir.

•          Roman türü, Batı edebiyatının ortaya koyduğu bir türdür.

Doğrusu: Hindistan’dan başlayarak İran, Irak ve Suriye’yi, oradan Mısır’daki Türkleri de içeren hikâyeler dizisi olan Bin Bin Gece Masalları (8.yy-16.yy) başta olmak üzere, Batı, genelde Doğu’ya ve daha özelde İslam Medeniyetine ait eserlerden kopyaladığının kaynağını vermemiştir. Bin Bir Gece Masallarından alınarak neredeyse hiçbir değişiklik yapılmadan yazılan iki romana örnek vermek istiyorum: İki Şehrin Hikâyesi, Simyacı. Simyacı romanının öyküsü aynı şekilde Mevlana’nın Mesnevi’sinde de geçer. Artık yazar hangisinden (ç)aldıysa…

BUNLARA KİM ‘DUR!’ DİYECEK!

Ayten DURMUŞ, hertaraf.com-29.10.2018

(Rızayı ilahiden başka bir karşılık istemeyen, adanmış bir avuç samimi insanı hariç tutarak.)

Müslüman olduğunu düşündüğümüz hocaların veya âlim olduğu söylenen erkeklerin bazıları, nedense her konuşmada, sözü döndürüp dolaştırıp kadınlara getiriyor; kadınlarla başlayıp bitiriyor ve konu hep kadınların giyimi-kuşamı, kadınlara haram olan hususlar veya karı-koca arasındaki özel hayatın en mahrem kısmı…

Neden böyle? Bu konuyu dillerinden düşürmeyenlerin, bu konuda sorunları var da ‘yastık yoldaşlarına’, ‘kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!’ demeye mi getiriyorlar acaba? Ya da Türkiye’deki ve halkında Müslüman bulunan (nedense çoğu ciddi anlamda geri kalmış, çoğu sömürge ve doğrudan işgal edilmiş) diğer ülkelerdeki, kendilerine ‘Ben Müslüman’ım’ diyen erkeklerin hepsi, hakikaten 4/4’lük Müslüman erkekler idiler de ya da şimdilerde 4/4’lük Müslüman haline geldiler de şimdi sıra kadınlara geldi, bundan bizim mi haberimiz olmadı? Yoksa kendileri gündemden düştükleri anda, günümüzde gündem olamayacak bir konuyu, herkesi şok edecek şekilde, yeniden ilgi odağı olmak için mi gündeme getiriyorlar, yolda dilini çıkararak yürüyen yetişkin gibi?

Ülkemizdeki çoğunlukça adı bilinen belli bazı kimselerin; İslam adına söyledikleri bir sürü sapır saçma, akkal bakkal almayacak, çoğu geçmişte yaşamış birilerinin bireysel veya grupsal görüşü olmaktan öte bir değer taşımayan sözlerinin, Müslüman kadınları nasıl etkilediği, acaba hiç akıllarına gelmiyor mu? Bir ucu her zaman kadını aşağılayan, değersizleştiren, inciten ve küçülten bu sözlerinin, İslam’a saldırmak için fırsat kollayan, iştahla yeni malzeme bekleyen kitleyi nasıl da sevindirdiğini hiç düşündüler mi?

Geçen cuma büyük bir camide, hutbeden önce konuşmacı ‘sıkma başlar’ diyerek aşağılamaya başladı ta ki vakit girene kadar. Bu kişiler, cam bir fanus içinde mi yaşıyorlar acaba? Eleştirerek ad taktıkları her tipin hepsinden her ailede var. O gün, cuma için camiye gelen kadınlar arasında da vardı. Namazdan sonra camiden kaçar gibi çıkıp gittiler. Allah’ın evleri olan camileri, Allah’ın kullarına dar etmeye kimin ne hakkı var? Tabi şöyle diyebilirsiniz: ‘Ne işleri varmış camide, evlerinin en arka odalarında kılsınlar namazlarını, hem de cuma da ha?’ Ama bu ülkenin bazı kadınları, tüm müminlere farz kılınan cuma namazının kendilerine de farz olduğuna inanarak cuma namazını camilerde cemaatle eda etmek istiyorlar. Allah önünde olmanın hazzını ve huzurunu yaşamak istiyorlar, tüm Müslümanlarla birlikte ve yine tüm Müslümanlarla birlikte dua etmek istiyorlar. Tabi eleştirilmeden…

Nereden biliyorsunuz, eleştirdiğiniz kişilerin hangi merhalelerden geçip o duruma geldiklerini? Nedir bu yapılan? En azından ayıp değil mi? Tanımladığınız görüntüye ‘haram’ diyemediğinize göre nedir sizin derdiniz? Herkes sizin zevkinize göre giyinmek zorunda mı? Çoğu zaman nefsine söz geçirmekte zorlanan insanın, başkalarına bu kadar saldırması reva mı? Din denilen husus, önüne gelenin yanlış ve eksiklerini saymak, önüne geleni eleştirmek midir? Bu eleştirilerin konusu ve yönü ne zaman değişecek?

BENCE BEN BENCİL DEĞİLİM

Birinci Bölüm

-  Evlendikten sonra, baktım her bayram kaynanamgile gidiyoruz. Bir yıl, iki yıl, sonra dedim ki: Böyle olmaz, bir bayram senin ailene gidiyorsak bir bayram da benim aileme gitmeliyiz. Hem ben mecbur muyum canım her bayram her bayram annengile gitmeye. Benim de dinlenmeye, gezmeye ihtiyacım var. Üç beş gün tatil, onda da hadi bakalım, kaynanaya.

-  Ya, dedi diğeri, ay biz de öyleydik, her bayram bir hastalık çıkardım, gitmedik. Şimdi de gidelim falan demiyor.

İlki, kendi annesiyle zaten aynı şehirde oturduğunu ve her zaman görüştüğünü; ikincisi de eşinin, kayınvalide ve kayınpederinin tek çocuğu olduğunu söylemedi.

İkinci Bölüm:

-  Ay çocuk doğdu, ne yapayım, kaynanama gel bizde kal diyorum, gelmiyor. Lafa gelince güya oğlunu çok sever.

-  Ay ben de çağırdım, bakıcıya güvenemiyorum. Gelseler en azından çocuklar okuldan gelince yanlarında olurlar. Neymiş, geldiğinde yemek, bulaşık, çocuklar için falan çok uğraşıyor, yoruluyor, bel fıtığı nüksediyormuş. Çocuklar biraz daha büyüyünceye kadar gelseler ne olurdu yani? Zaten sonra ben de istemem, gitsin herkes kendi hayatını yaşasın.

Üçüncü Bölüm:

-  Çocuk okuldan gelince, tek başına evde durmaya korkuyor, içeri girince hemen battaniyeye sarılıp yatıyor biz gelinceye kadar. Ev dubleks ama üst kata çıkamıyor. Her kursa gönderdim. Artık onlardan da bıktı, gidecek kurs kalmadı.

-  Benimkiler de öyle ne söz dinliyorlar ne laftan anlıyorlar.

Onları dinleyen birisi dedi ki:

-  Aile büyüklerinizden yardım alın, onları yanınıza getirin.

İkisi iki taraftan cevap verdi:

-  Şimdi onlar gelecek, bir de onlarla uğraşmak zorunda kalacağım. Aman, benden uzak Allah’a yakın olsunlar.

-  Fakat çocuklar için onların varlığı çok faydalı olur. Yoksa bir süre sonra psikiyatr kapılarında kuyrukta olursunuz. Bu da yaşayacağınız her türlü zorluktan daha zor bir durumdur, unutmayın.

İkisinin de suratı düştü.

Dördüncü Bölüm

- Benim oğlan evlendi. Çok uzaktan ev tuttular. Araya mesafe koymak istiyorlarmış. Hayatlarına hiç karışmamalıymışız. Onların kendi hayatları varmış, özgür yaşamak istiyorlarmış. Sanki biz onu büyütmek için gecemizi gündüzümüzü, tüm imkânlarımızı sonuna kadar kullanmadık. Ana babalığımızın karşılığı olarak beklediğimiz şey sadece sevgi, saygı, ilgi, vefa idi. Bunun için miydi tüm emeklerimiz?

İNSANIN HUZUR ARAYIŞI

Ayten DURMUŞ, hertaraf.com-18.10.2018

‘İnsan nedir, nasıl düşünür, nasıl inanır, istek ve ihtiyaçlarının sınırı var mıdır, ilgi ve yetenekleri nasıl belirlenebilir, eğitim ve rehberlik çalışmalarından her zaman istenilen sonuç alınabilir mi? İnsanın huzur ve mutluluğu ya da çatışma ve uyumsuzluklarının gerisindeki etkenler nelerdir? Ruhen sağlıklı insanların kişiliklerini oluşturan unsurlar nelerdir?’

Bu soruların hepsi, az ya da çok herkesi meşgul etmektedir.

…..

Toplumlar ancak milli ve manevi değerleriyle ayakta kalabilir ve hayatlarını devam ettirebilirler. Bu değerler, toplumun tarihiyle aynı oluşum ve gelişim yaşına sahip oldukça millilik gibi güçlülük niteliği de artar. Kökü ne kadar tarihin derinliklerinde ise -bir kıyıma kurban gitmediği takdirde- varlığı da o kadar güçlü olacağından, toplumun her bireyi, bu değerlere tutunarak şahsiyetini oluşturur, güçlendirir ve ayağa kalkar. Karakterler böyle oluşur. Karakter; bireyin başkalarıyla/toplumla olan ilişkileri sonucu kazanmış olduğu sosyal, dini ve ahlaki değerlerin ‘uyumlu’ bir bütününden ibarettir. Karakter aynı zamanda kişiyi, toplulukları ve milletleri başkalarından ayıran hususlardır.

İnsanın ‘bilişsel +duygusal +sosyal +davranışsal’ eğitim ve gelişimi hep devam eder. Bu süreklilik, içinde bulunulan şartlara göre kişiden kişiye farklılaşan bir değişimi de beraber getirir. Bu değişimin nasıl ve nereye doğru olduğu önemlidir. Ancak bu değişimin sonucunda sahip olunan değerlerin patentinin kime ait olduğu, geriye kalan her şeyden çok daha önemlidir. Çünkü kuvvetlenen her bağlılık ‘din’ olmaya adaydır. Toplum bireyleri arasında ‘ortak davranış biçimi’ oluşturan kurallar dizgesine ne denirse densin, onun gerçek adı ‘inançtır.’

Ölüme ve sonrasına getirilen izah ve yüklenen anlam, beşerî dinlerle ilahi dini ayırt eden en önemli husustur. İnsanoğlunun muhatap olduğu beşerî sistemler, dinin görevlerinden hiç olmazsa bazılarını yapabildikleri; hayata, yaşanan sorunlara, ölüm ve ötesine -az ya da çok- kalbi mutmain kılan izahlar getirebildikleri ölçüde toplumlarda kabul görürler.

Öleceğinin yeterince bilincinde olmasa da öleceğini bilerek yaşayan bir canlı varlık olan insan, hayatına ve ölümüne bir anlam bulamadığı veya yükleyemediği takdirde, daimî bir bunalım içinde olur. Adını veya sebebini netleştiremediği bir mutsuzluk çemberi içinde döner durur, tıpkı bir dolap beygiri gibi.

KOŞUCU

          KOŞUCU

-                 İyi koşamıyorsun, daha hızlı koşmalısın, daha hızlı olmalısın, ben olsam daha hızlı koşardım, dedi.

Durdu, onu sırtından indirdi ve:

-                 Hadi bakalım, dedi, böylece belki ben, tam da senin söylediğin gibi daha hızlı koşabilirim; sen de istediğin hızda koşabilirsin.

Kaldığı yerden koşmaya devam etti ve az sonra gözden kayboldu, öbürü ise az sonra yoruldu, tıkandı ve oturdu.

          HEDEF

                  Dinlenme tesisinde, karşılıklı iki masada oturan iki kişi, gülümseyerek bakıyorlardı, belirsiz bir noktaya. Birincisi şöyle düşünüyordu:

-                 Evet, işte artık gidiyorum. Büyük şehrin yok eden kalabalığı, gürültüsü, hava kirliliği olmayacak hayatımda. Yerleşeceğim köyde alt katın, üst katın gürültüsünü dinlemek zorunda kalmayacağım; kuzular, koyunlar, inekler, tavuklar, ördekler arasında; bir ağaç altına oturduğumda kuş seslerini dinleyeceğim yeni bir hayat kuracağım kendime.

İkincisiyse şöyle düşünüyordu:

-                 Evet, işte artık gidiyorum. İnek, koyun gübrelerinden, saatsiz-zamansız çalışmalardan, beş on tavuk beş on ördekle ne ileri ne geri gitmeyen bir hayattan kurtulacağım artık. Büyük şehirde, ışıltılı, temiz caddelerde, düzgün giyeceklerle dolaşacağım, gübre kokusu olmayan bir apartmanda yaşayacağım artık; temiz, düzgün, güzel bir hayat kuracağım kendime…

         KARANLIK

                  Ayaktaydı. Her an biraz daha uzayan gölgesine baktı ve hoşlandı.

                 Öyle bir an geldi ki güneş battı ve o anda gölge kayboluverdi. Ancak o zaman anladı, gölgenin kendisinin değil, arkasındaki güneşin eseri olduğunu. Zaten az sonra ne kadar aradıysa da karanlıkta kendisini bile bulamadı. 

EMEKSİZ YEMEĞE ALIŞMAK

Ayten DURMUŞ, hertaraf.com-10.10.2018

Emek, hedefe yol yapmaktır. İnsan yaşadığı sürece, yollardan hazır bulduklarında yürüdüğü gibi, kendi hedeflerinin yollarını da yapmaya devam eder. Bazı büyük hedeflerin yolları ancak kuşaklar boyunca yapılabileceğinden, bunu bilen kişiler mevcut duruma aldırmadan emek vermeye devam ederler. Gün gelir, yol biter, hedefe ulaşılır.

İnsanın emek verdiği her şey, kendisine daha değerli, güzel ve özel gelir. Esasında ‘emek vermek’, tüm imkânları kullanmanın da adıdır. Emek vererek birtakım isteklerine ulaşanlar, emeğin ne kadar değerli bir şey olduğunu da bilirler.

Hiçbir şeye emek vermemiş kişiler emeğin kıymetini bilemezler. Onlar da ya beleşçi ya tembel ya mirasyedidirler. Üstelik her anlamda anne-babalarının çocuğu, dede-ninelerinin torunu veya falanca kişinin yakını olmanın hasadını yemeye devam ederler. Ülkemizde bunlardan çoktur. Ve bunlar, emek vermenin ne demek olduğunu bilmediklerinden, çok kolay insan harcarlar. Cehaletin insan harcaması ise artık her gün ‘doktora saldırmak, öğretmen dövmek’ şeklinde ekranlara gelmektedir.

İnsanı gerçek anlamda ‘erdemli ve üstün’ kılan şeyler verasetle geçmediği için, erdemlere ve üstünlüğe (Âl-i İmran Suresi/3:139) talip olan kişiler, istedikleri şeyler için çalışmaları, uğraşmaları gerektiğini bilirler. ‘Kişiye ancak çalıştığı vardır.’(Necm/53:39) buyuran Rabbimiz, bize bu işareti hem dünya için hem de ahiret için vermektedir.

Tembeller, ulaşamadıkları hayalleri için hep başkalarına kızar ve hep başkalarını suçlarlar. Gerektiği gibi çalışan kişiler ise ilerleyen yıllarda kimseye kızmaz, en fazla -daha çok çalışmadıkları için- kendilerine kızarlar. Anlamlı başarıların gerisinde her zaman bu türden yoğun bir emek bulunur. 

Tüm emeği bir hedefe teksif etmek, hedefe ulaşmak açısından gereklidir.  Ancak bu sürecin bağrında taşıdığı bir risk de bulunmaktadır. O da kişinin kendisinden, gerçeklerden, insanlardan, ülke ve dünya gündeminden kopmasıdır. Çünkü ülkemizde özellikle akademisyenlerde ve belli bir konuyla uzun süre uğraşanlarda, sanki ‘dünyanın mihveri olan yegâne konu onların uğraştığı alan’ ve sanki ‘onlar o kadar çok okudular ve çalıştılar ki kimse onlar kadar bilgili olamaz’ ve sanki ‘artık onların okuması öğrenmesi gereken hiçbir şey kalmamıştır, her şey için yeterli duruma gelmişlerdir’ şeklinde, derin bir kibre ve kendileri dışındaki çalışılan her konu ve çalışan her kişiye tepeden bakmalarına sebep olan bir ruh haline bürünebilmektedirler.

BU ÇOCUKLARI KİM EĞİTECEK?

Ayten DURMUŞ, hertaraf.com-29.09.2018

OKULLAR AÇILDI. 2018-2019 eğitim ve öğretim yılında, açık öğretim öğrencileri dahil, Millî Eğitim Bakanlığına bağlı resmi ve özel okullarda 17 milyon 749 bin 876 öğrenci eğitim alacak. Bunların arasında son yıllarda zorunlu göç nedeniyle sayıları hayli artan (yaklaşık 500 bin civarında) yabancı öğrenciler de var. Yükseköğretim kurumlarında ise yaklaşık 100 bini yabancı olan 7 milyon 560 bin öğrenci bulunmakta. Yani toplamda 143 ülkenin nüfusundan daha fazla olan 25 milyon 309 bin 876 öğrenci eğitim-öğretim faaliyetine başlamış durumdadır.

VELİLER, evlatları için gereken ön hazırlığı yaparak çocuklarının ihtiyaçlarını gidermeye çalıştılar. Servis ihtiyacı varsa onun ayarlamasını yaptılar. Evde bir yeri veya çocuklarının odalarını, onların eğitimine uygun hale getirmeye çalıştılar. Eğitim ortamında, çocuğun farklı ihtiyaçları için ‘günlük veya haftalık’ harçlıklarını da vermeleri gerektiğini biliyor ve güçleri nispetinde veriyorlar. VE SONRA DİYORLAR Kİ: Biz veli olarak üzerimize düşeni yaptık, bundan sonrası okula yani öğretmenlere kalıyor.

MEB’de gereken hazırlığı yaptı, okulların elden geçirilmesi için ödenekleri gönderdi, bina ve malzeme eksiklerini tamamlamaya çalışıyor. Eksik öğretmenleri hızla atayarak tam kadro eğitime başlanması içi tüm imkânları seferber etmek için uğraş veriyor. Sık sık hizmet içi eğitimlerle öğretmenlerin teknolojik açıdan donanımını da geliştirmeye çalışıyor. Özellikle bizim kuşağın hayal dahi edemediği, tüm kitapların basılmış olarak MEB tarafından öğrencilere takdimi bile tek başına ‘Aferin’i hak ediyor. Tüm bu hazırlıklardan sonra MEB’DE DİYOR Kİ: Biz Bakanlık olarak üstümüze düşeni yaptık, bundan sonrası okula yani öğretmenlere ve öğrencilere kalıyor.

ÖĞRETMENLER de seminer dönemiyle birlikte yeni dönem için hazırlanmaya başladılar. Dersin işlenişiyle ilgili plan ve program hazırlıklarını, okullar açılmadan tamamladılar ta ki onlar da yeni eğitim-öğretim için her anlamda hazır olsunlar. Bunun için hem bireysel hem ailevi şartlarını hazır hale getirdiler. Ellerine, yeni eğitim-öğretim yılında ‘işlemek-anlatmak-öğretmek ve bunlardan sınav yapmak’ durumunda oldukları müfredatı alıp konulara baktıklarında ‘Acaba hepsini anlatmak için dersler yetecek mi?’ şeklinde bir soruyu sordular birbirlerine. VE SONRA DEDİLER Kİ: Biz, müfredatta yer alan konuları elimizden geldiğince anlatıp öğretmeye çalışacağız, öğrencilerin velisi değiliz ya a’dan z’ye her hususla ilgilenecek, zaten buna imkân da yok, bundan sonrası öğrencilere ve velilere kalıyor.

Eveeeeeet!

Ve gördük ki ‘öğretime ve not başarısına’ şartlanmış bu hengâme içerisinde;

‘Bu çocukları, kim, nasıl terbiye edecek?’

‘Bu çocuklara, bireysel, ailevî, toplumsal ahlâk ve görgü kurallarını kim öğretecek?’

‘Bu çocuklara, şahsiyet olmanın alt yapısını oluşturacak değerlerimizin eğitimini ve aktarımını kim yapacak?’ sorularının sorulması da cevaplanması da unutuldu. Bazı veli ve öğretmenlerin bireysel çabalarının da ‘ahlâkî eğitimi’ için yeterli olmayacağı aşikârdır.

Sayfa 6 / 22

VİDEOLAR


İnsan ve Seküler İnsan (17.09.2020)
İnsan ve Seküler İnsan (17.09.2020)
Karşı Cinsle Sınav Bağlamında Yusuf Suresi-2 (23-35 Ayetler) (20.06.2020)
Karşı Cinsle Sınav Bağlamında Yusuf Suresi-2 (23-35 Ayetler) (20.06.2020)

Tebliğ Ahlakı 3- Tebliğ Yöntemleri (16.05.2020)
Tebliğ Ahlakı 3- Tebliğ Yöntemleri (16.05.2020)
Tebliğ Ahlakı 4 - Emri Bil Ma’ruf Vennehyi Anil Münker (23.05.2020)
Tebliğ Ahlakı 4 - Emri Bil Ma'ruf Vennehyi Anil Münker (23.05.2020)

Tebliğ Ahlakı 1-Tebliğ Nedir? (09.05.2020)
Tebliğ Ahlakı 1-Tebliğ Nedir? (09.05.2020)
Tebliğ Ahlakı 2-Tebliğcinin Özellikleri (16.05.2020)
Tebliğ Ahlakı 2-Tebliğcinin Özellikleri (16.05.2020)

Kardeşlik Bağlamında Yusuf Suresi-1 (1-22. Ayetler) (13.06.2020)
Kardeşlik Bağlamında Yusuf Suresi-1 (1-22. Ayetler) (13.06.2020)
Kardeşlik Ayetleri (06.06.2020)
Kardeşlik Ayetleri (06.06.2020)

Toprak Ayetleri (30.05.2020)
Toprak Ayetleri (30.05.2020)
Ramazanla Hayatın Yeniden Programlanması ve Sabır-(Savm Ayetleri) (02.05.2020)
Ramazanla Hayatın Yeniden Programlanması ve Sabır-(Savm Ayetleri) (02.05.2020)

Tevrat, Meal ve Tefsirlerdeki Hz. Eyyub Yorumlarının Kur’an’la Karşılaştırılması - (Sad 38/41-44- Enbiya 21/83-84) (25.04.2020)
Tevrat, Meal ve Tefsirlerdeki Hz. Eyyub Yorumlarının Kur'an'la Karşılaştırılması - (Sad 38/41-44- Enbiya 21/83-84) (25.04.2020)
Nisa Suresi 19-36. Ayetler Bağlamında Cahili Arap Geleneğinin ve İsrailiyatın Kur’an-ı Kerimi/İslamı Boğması - (04.04.2020)
Nisa Suresi 19-36. Ayetler Bağlamında Cahili Arap Geleneğinin ve İsrailiyatın Kur'an-ı Kerimi/İslamı Boğması - (04.04.2020)

Kıssa Nedir? (çevrim içi eğitim programlarından - 28.03.2020)
Kıssa Nedir? (çevrim içi eğitim programlarından - 28.03.2020)
Mutluluk Nedir? (çevrim içi eğitim programlarından - 21.03.2020)
Mutluluk Nedir? (çevrim içi eğitim programlarından - 21.03.2020)

İyilik ve Kötülük Nedir? (çevrim içi eğitim programlarından - 14.03.2020)
İyilik ve Kötülük Nedir? (çevrim içi eğitim programlarından - 14.03.2020)
Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)
Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)

Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)
Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)
Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)
Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)

Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)
Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)
Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC’si (Ekim 2018)
Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC'si (Ekim 2018)

Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)
Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)
Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı 2013 (Aile İçi İletişimde Söz)
Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı 2013 (Aile İçi İletişimde Söz)

Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 2)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 2)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 1)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 1)

Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 2)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 2)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 1)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 1)

Dost Tv 2014 (Hz Fatıma, çocukları ve Kerbela)
Dost Tv 2014 (Hz Fatıma, çocukları ve Kerbela)
Dost Tv 2013 (Gençleri Kazanmanın Yolları)
Dost Tv 2013 (Gençleri Kazanmanın Yolları)
Joomla templates by Joomlashine