Popüler Kültür

Popüler: (Fr.)Halkça, halk tarafından benimsenen, halkın zevkine uygun.

Popülarite: Halk tarafından tutulma, sevilme.

Popülerlik: Popüler olma hali, halk tarafından tanınma

Popülist: Halkçı

Popülizm: Halkçılık

Kültür: (Fr.i).(1) Bir topluluğun bütün fertlerinin sahip olduğu, olayları, meseleleri, duyuş-düşünüş şekilleriyle tarih içinde meydana gelen fikir ve sanat verimleri ve değer hükümlerinin bütünü, irfan, hars(ar.çift sürme, ekin ekme, tarım). (2) Bilgi sahibi olan ve düşünen insanın, zevkini, eleştirme ve hüküm verme kabiliyetini geliştirmesi.(3) Bir konuda kazanılan sistemli ve geniş bilgi. (4) Beden ve ruhla ilgili kabiliyetleri geliştirme. (5) Ziraat, tarım. (6) Canlı maddelerin sun’i vasatta üretilmesi. (Kültür dili, genel kültür, kültürfizik, kültür bitkisi(mantarı)

Popüler kültür, yaygın kültür, televizyon kültürü, dizi kültürü, batı kültürü, halk kültürü, yaygın kültür; hangisi diğerinin yerine kullanılsa mümkün oluyor.

Medeniyet: (Ar. i) (1)Bir topluluğun, hayat tarzı, bilgi seviyesi, sanat gücü, maddi ve manevi varlığı ile ilgili vasıfların bütünü. (2) Bir topluluğun bu bakımlardan ileri seviyede olması hali. (3) Şehirlilik. (4)Mec. Batı, medeniyet yuları

 

            BEN KİMİM? BİZ KİMİZ?

Üzerinde yaşadığımız coğrafya köklü bir kültürün ve medeniyetin beşiğidir. Bu coğrafyanın insanları güçlü bir kültür ve medeniyetin mensubu oldukları halde uzun zamandır insanımız bir kimlik ve kişilik bunalımının ve yozlaşmanın içindedir.

Bu konu üzerinde kafa yoran yazar ve düşünürlerimiz, gelinen duruma bakarak toplumun bir “kimlik bunalımı” yaşadığını kolayca tespit edebiliyorlar çünkü bu tespiti yapmak için özel yeteneklere gerek yok. Ancak nedense bu bunalımın sebeplerini açıkça söyleme ve çözümü anlaşılacak açıklıkta ortaya koyma isteği veya cesareti pek görülmemektedir.

Açık bir şekilde ifade edelim: Yaşanan tüm sorunların ve kimlik bunalımını tek sebebi vardır: Bu toplumun insanı kendi medeniyeti yani ‘Milli kültürü ve dini değerleri’ ile ‘Batı Medeniyeti’ arasında seçim yapmaya, dahası Kitab-ı Mukaddes (Tevrat, İnciller, Mektuplar) tarafından şekillendirilen Batılı yaşam tarzını kabule zorlanıyor. Bu dayatma uygunsuz organ nakli gibi bünyeyi tahrip ediyor ve hatta protez kafa takmak gibi imkansız bir deney sebebiyle kitlelerin manen ölümüne sebep oluyor. Batı Medeniyetini Batılılar istemese bile dini inançlar şekillendirmektedir. Meselâ onlardan hiçbiri “Artık canımız cumayı tatil yapmak istedi, pazarı değiştiriyoruz.”deme cesaretini gösteremezler. Ve yine onlardan hiç biri “Bundan sonra on beş yaşına kadar (veya yeni haliyle) on iki yaşına kadar çocuklarınız kiliseye gitmeyecek ve kutsal kitaplarınızı okuma çalışması yapmayacaklar.”deme cesaretini gösteremezler. Tabi ki böyle bir sözü, bizim ülkemizde de kimse söyleyemez; ama Yahudiler, Hıristiyanlar ve diğer din mensupları için. ABD’li Yahudi asıllı Harvard Ün. Siyaset Bilimi Profesörü Samuel Huntington( 1927-2008), Türkiye’nin ait olmak istediği Batıyı şöyle tanımlıyor: “Avrupa Birliği; Batı Kültürü ve Batı Hıristiyanlığını paylaşan milletlerin birliğidir.” (Doğu-Batı, Makaleler, s.229) Halil İnalcık, D.1916)

Batıya yönelmeye daha kendi çağında ciddi bir karşı duruş gösteren Ziya Paşa (1825-1880) Terkib-i Bend’inde:

“Milliyeti nisyan ederek her işimizde

Efkâr-ı Frenk’e tebaiyyet yeni çıktı.”diyerek karşı çıksa da bu yönelişe engel olamamıştır.

Ziya Gökalp’de (1876-1924) kültür ve medeniyet konusunda yerelliği istemiştir. Bu konuda Ziya Paşa ile aynı düşüncededir ve Batıya gerek duymaz, hatta kendi kültür ve medeniyetimizi dünyanın en üstün medeniyeti olarak görür. Ancak Cumhuriyet Türkiye’si bazı konularda onun düşünceleri çerçevesinde şekillense bile, vefatı ile o Türkiye’nin Batıya yönelişini görmemiştir. ‘Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, duygularımın babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tir.’ (Atatürk)

Dünya üzerindeki toplumlar ve devletler, ait oldukları medeniyetin etrafında kenetlenerek daha güçlü topluluklar oluşturmaya çalışırken; Türkiye ait olduğu hatta Türk Milleti ve Devletinin asırlarca omzunda taşıdığı ve yükselttiği medeniyetin adını bile telaffuz etmek istemiyor. Hatta bundan korkuyor çünkü bu itiraf son iki yüz yılın ciddi şekilde sorgulanmasını beraberinde getirecektir. Bu sorgulamanın sonuçlarından korkanlar, cesaretsiz, kişiliksiz, kimliksiz, tıpkı bir mankurt gibi hiçbir şeyi sorgulamaya yanaşmıyor.

“İlle de Roman olsun, ister çamurdan olsun.” diye türkü söyleyenler gibi;

“İlle de Batı olsun, ister çamurdan olsun.” demeye kendini ve halkını zorluyor. İşte bu sebeple yüz elli, iki yüz yıldır yaşanan kimlik krizi bir türlü geçmemektedir.

Her medeniyet gibi, bizim medeniyetimizi de oluşturan üç ana sütun vardır:

1-) Dil, 2-) Tarih, 3-) Din.

Bugünkü durumumuzu değerlendirebilmek için bunların bugünkü hale geliş süreçlerine göz atmaya çalışalım.

 

1-) DİL

Dilimiz konusundaki olumsuz süreçleri dört merhalede ele almak mümkündür.

a-) TÜRKÇENİN EDEBİYAT, İLİM VE EĞİTİM DİLİ OLMAMASI

Dilde ilk sorun, ilim dilinin Arapça ve edebiyat dilinin Farsça olmasıyla epece eski bir tarihte başladı. Zaman zaman bunun zararları düşünülerek Türkçe konuşma ve yazma konusunda yönlendirmeye çalışmalar olsa da yakın ilişkiler ve dini sebeplerle de bu yönelişin önüne geçilememiştir. İlerleyen süreçte ortaya kelime ve kavramları Arapça ve Farsça, yüklemleri Türkçe bir dil çıktı, bu ise o dönemin aydınlarıyla halkın kopuşunun sebebi oldu. Çünkü insanlar konuşarak anlaşır ve anlaşarak bir arada yaşayabilirler. Dilin bu görevi yapmadığı yerde kopuş kaçınılmazdır. Bu sürecin sonucunda ortaya Halk Edebiyatı ve Divan Edebiyatı olmak üzere iki edebiyat çıktı. Halk Edebiyatı ürünlerini herkes anlayabildiği halde, çok değerli ve uzun emekler sonucu ortaya konulduğunu asla tartışmayacağımız Divan Edebiyatı ürünlerini ise çok küçük bir azanlık anlayabildi. Böyle bir durum bir toplum için her dönemde yanlıştır. Çünkü aydınlar halkın öncüleri olmadığı zaman halk kolayca yozlaşabilir. Halk üzerinde medreselere göre tasavvufi hareketlerin daha etkili olmasının sebeplerinden biri de kullandıkları dil ve halka yakın duruşlarıdır.

Tarih içerisinde Kaşgarlı Mahmut Divan-ı Lügatit Türk’ü ile, Ali Şir Nevai Çağatay Türkçesiyle yazdığı Muhakemetü’l Lügateyn (Burada; Türk dilinin zenginlik ve genişliği bunca delillerle sabit olduktan sonra da lazımdır ki bu halk arasında yetişen sanat adamları, öz dilleri varken, öz dilleriyle şiir söylemelidir.” “Ve eğer her iki dille de söyleyip yazma kabiliyetleri varsa, öz dilleriyle, özge dilleriyle söylediklerinden daha çok söyleyip yazmalıdırlar, der.)ve yazdığı şiir ve nesirleriyle, Yusuf Has Hacip Kutadgu Bilig’iyle, Yunus ilahileriyle, Ahmet Yesevî, Hikmet adını verdiği şiir ve dörtlükleriyle

Sevmiyorlar bilginler sizin Türkçe dilini
Erenlerden işitsen açar gönül dilini
Ayet - hadis anlamı Türkçe olsa duyarlar
Anlamına erenler başı eğip uyarlar
Miskin hafız Hoca Ahmet, yedi atana rahmet
Fars dilini bilir de sevip söyler Türkçe'yi’

Yunus ilahileriyle ve Karamanoğlu Mehmet Bey’de fermanıyla
(“Şimden girü hiç kimesne kapuda ve divanda ve mecalis ve seyranda Türki dilinden gayri dil söylemeye” yani “Bugünden sonra hiç kimse sarayda, divanda, meclislerde ve seyranda Türk Dilinden başka dil kullanmaya”) Türkçeye hizmet etmişlerdir.

 

b-) HARF DEĞİŞİMİ

Osmanlı Devletimizin ilerleyen yıllarında ve Cumhuriyet döneminde dilimizin bir ıslahata ihtiyacı olduğu pek çok kişinin ortak görüşüydü. Pek çok kişi dil sebebiyle oluşan kopukluğun farkındaydı ve bunun giderilmesi gerektiğini düşünüyordu. Bunu elbette uzmanlar çok çalışarak ve iyi düşünerek dilin kendi kuralları içerisinde yapmalılardı. Böyle bir ıslahat yerine akşamdan sabaha bir toplumun kullandığı alfabeyi değiştirmenin (1928), sonraki neslin, o toplumun kütüphaneleriyle ve arşivleriyle irtibatının kopmasına sebep olacağı acaba düşünülmedi mi? Yoksa bu karar bir dalgınlık veya sekr anında mı alındı? Ya da acaba bu sonuç özellikle mi istendi? Dünya üzerinde arşivlerini kendi milletine kapatan kaç devlet vardır. 250.000 civarında olduğu söylenen kütüphaneler dolusu kitapların bugün okuyucusunun olmaması ve halkımızın bunlardan haberdar olmaması bu sebepledir. Bir anda asırların oluşturduğu birikiminden koparılan bir toplum neye dayanarak ayağa kalkacak ve kimlik kişilik oluşturacaktır. Harf değişimi, bir ulu çınarın kökünden kesilerek, yanında verecek sürgünün ağaç olmasını bekleme işidir. Onun da meyve verip vermeyeceği belli değildir.

 

c-) SADELEŞME, GÜNEŞ DİL TEORİSİ( 1930-36-38) ÖZTÜRKÇE ve UYDURUKÇA

Sadeleşme ve dilin kurallarının ıslah edilmesi düşüncesi Osmanlı döneminden itibaren vardı. İlk olarak Ömer Seyfettin’in de yazdığı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin desteğiyle Selanik’te çıkarılan Genç Kalemler 1910-12) dergisinde bu konu ele alındı ve dengeli doğru öneriler sunuldu. (Ziya Gökalp, Ali Canip Yöntem)

Cumhuriyet sonrasında belki aynı dengeli öneriler uygulanmaya devam edilmeliyken, farklı etkenlerle bir süre sonra sadeleşme hareketi, tasfiyeye dönüştü. Cumhuriyetten sonra bu hareket ‘Öz Türkçe’ adı altında, farklı bir safhaya girer. Bu yolla, başka dile ait her kelime yerine Türkçe kök ve ekle kelime türetilmek istenmiştir. ‘Öz Türkçe’ adını ilk olarak Nurullah Ataç kullanmıştır. Bu yönelişe ‘Uydurukça’ adını ise ilk olarak Cemil Meriç kullanmıştır. Kırgızca, Özbekçe, Kazakça, Türkmence vs dillerinden kelimeler alınmaya ve Türkçe köklerden yeni kelime türetilmeye çalışıldı.

Bir süre sonra ise ‘Güneş Dil Teorisi’ gündeme geldi. Bu teori dilimiz için bir çıkmazdı. Bu teori, 1930’lardan itibaren başlayan dilde sadeleşme hareketinin tasfiye haline geldiği bir dönemde ortaya çıkar. Teori, Sırp asıllı Avusturyalı Dr. Hermann F. Kivergitsch’e ait bir tezdir. O bu tezini Sigmund Freud’un(1856-1939) (Yahudi asıllı Avusturyalı, psikoanalitik kuramın kurucusu nörolog. Viyana’da yaşadı, Hitler’in Viyana’yı işgali üzerine, ömrünün son yılında en küçük kızı Anna’yla Londra’ya göç etti, orada ağzındaki kanserden öldü. Almancanın dışında, lat, fr, ing, ibr, isp, it. biliyordu. Histeri, hipnotizma, telkin, içgüdü, cinsellik konularında çalıştı. Kızı Anna İngiltere’de, yeğeni Edward Bernays ABD’de görüşlerini yaydı. The Century of the self: Ben Asrı) psikanaliz görüşleriyle desteklemek istediğini söyleyerek, dilleri sınıflamak gayesindedir. Önce bunu Türk Dil Kurumu başkanı Ahmet Cevat Emre’ye gönderir, o ilgilenmeyince Atatürk’e gönderir ve yıllarca kurultaylarda üzerinde tartışılır. Bu konu Ankara Üniversitesinde Atatürk ölünceye kadar ‘Güneş Dil Teorisi’ adıyla İbrahim Nemci Dilmen tarafından okutulur. Atatürk ölünce başta Falih Rıfkı Atay ve Agop Dil açar olmak üzere bunların tamamı bu teoriye asla inanmadıklarını söylemişlerdir. (Örnekler: Berring Boğazından geçen ilk Türkler bir su görürler: Ne yaygara derler: Niyagara olur. Amma uzun bir nehirmiş derler, Amazon olur. Atena, eski yunanın savaş, bitki, at tanrısıdır. Atun: kale, sur; od: ateş, odun yanan şey yani savaş; ot: bitki; at; atların hamisi at tanrısı. İs, eski Türkçede duygu demektir, Arapçaya his olarak geçmiş, iz, ayağın bastığı yer hiza olarak geçmiştir. Fransızcada kullanılan elektrik kelimesi yaltırık(şiddetli ışık, yıldırım) kelimesinden geçmiştir.)

Elbette gündemde olduğu süreç içinde bazı tahribatlara sebep oldu. Sadeleşme konusunda, o dönem dilcileri ‘Vur, dedik, öldürdüler.’halini yaşadılar. Çünkü bir kelime bir dile girmiş ve o kelimeyi ‘çocuk, anne, baba, dede, nine’ aynı anlamda biliyor ve kullanıyorlarsa, o kelime artık o dilin malıdır. Dilimizin malı olmuş kelimeler yerine, illa da yeni kelimeler türetmek çok gerekli bir şey değildi. Çünkü dünya üzerinde bu anlamda saf bir dil yoktur. Her dil için de az ya da çok yabancı kelimeler vardır. Bu yöneliş duracağı yeri bilmedi, fren patladı ve bugün ‘uydurmacılık’ adı verilen bir hal aldı. Hiç kimsenin bilmediği, duymadığı köklerden yeni ve bazen yanlış eklerle kelimeler türetilir oldu.

(birey, bireysel, sayın, doğal, uygar, anımsama, cinsel, toplumsal, yanıt, sınav, görev, ödev, türev, özgür, kurum, sözcük, kesinlikle, günaydın, tünaydın, köken, öneri, anlatım, mutlu, kutlu, anı, araç, simgesel, ilişkin, yetenek, kapsam, olasılık, olanak, olanaklı, evrim, devrim özel vs.)

Halkta bu yönelişe bilinçsiz bir karşı duruş oldu ve zevkine hitap etmeyen kelimeleri kullanmadı. Meselâ; ‘tecimsel kaygılar’ ancak Bülent Ecevit’in dilinde kalmış ve onunla ölmüş görünen bir tamlama olarak kalmıştır.

Bu yönelişe, zararları hemen kendisini gösterdiğinden, okur-yazar, şair ve aydın kesimlerden de ciddi bir karşı duruş oldu. Bu yanlış yöneliş, haklı olarak yapılan itirazlarla hızını kesmiş görünse de geçmişte yaptığı tahribatın acı sonuçları her gün biraz daha ortaya çıkmaktadır. Meselâ, dil zevki diye bir zevk unutulmuştur; uydurma bir dil ile ilim yapmak da mümkün olmamaktadır.

 

OHA!

…..

“Mecburiyet zorun, mesele sorun

Dedenin dilinden anlamaz torun

Bölünsün mü yani dün ile yarın

Tarihlere karşı gelen boynuzlu” (A. Karakoç) şeklinde mısralara da döküldü.

Evet, dilde yapılan hata neticesi dün ile yarın bölündü; ‘meselesi’ olanlar ile ‘sorunlu’ olanlar iki ayrı kutup oldular.

Bir yanda;“Biricik meselem, sonsuza varmak.’ (N.F. Kısakürek) diyenler;

Diğer yanda ise;“Ye, iç, eğlen çok kısa ömrün, sev çünkü sevmek en kolay.”diyenler vardı.

Tabi ki meselesi olanların huzursuzluğu ve çözüm arayışları da vardı.

 

MUHASEBE

İste bütün meselem, her meselenin başı,

Ben bir genç arıyorum, gençlikle köprübaşı!

Zamanı kokutanlar mürteci diyor bana;

Yükseldik sanıyorlar, alçaldıkça tabana.

Zaman, korkunç daire; ilk ve son nokta nerde?

Bazı geriden gelen, yüz bin devir ilerde!

Yeter senden çektiğim, ey tersi dönmüş ahmak!

Bir saman kâğıdından bütün iş kopya almak;

Ve sonra kelimeler; kutlu, mutlu, ulusal.

Mavalları bastırdı devrim isimli masal.

Uydurulan kelimeler karşısındaki bu itirazlar:

“Ya bunlar Türkçe değil yahut ben Türk değilim,

Oysa halis Türk benim, bunlar işgalcilerim.” (N.F. Kısakürek)

Bu kopukluğu parçalanmayı gördükten sonra ise: “Ben bir genç arıyorum, gençlikle köprübaşı” (N.F. K) diyerek, bir genç aramaya başlayan toplumlar, yaşadıkları yabancılaşmanın sonucunu iyi hesaplamalıdırlar.

 

d-) YABANCI DİL İSTİLASI VE YOZLAŞMA

“demo: tanıtım, spiker:sunucu, şovmen:gösteri adamı, firstlady:hanımefendi, store:dükkân, market:bakkal, poşet:torba, damping: ucuzluk, billboard:ilan tahtası, skorboard: sayı tablosu, brifing:bilgi alışı, deklerasyon:bildirge, hoby:zevkli uğraş, goddbye:güle güle, welcome:hoş geldiniz, body guard:koruma, duayen:tecrübeli, prestij:gösterişli, platform:yükseltilmiş alan, center:merkez, mega:büyük, mikro, makro, süper, hiper, gros, final:son, nostalji:geçmiş hasreti, plaza, galeria, şhovroom, mega kent, menü:yemek listesi, adisyon:hesap, dubleks:iki kat, tirpleks:üç kat, antre:giriş, flora:bahçe bitkisi, sempatik:sevimli, antipatik:sevimsiz, spekülatör:vurguncu, mafya:eşkıya, sponsorluk:mali yardım, piknik:kır gezisi, air bag:hava yastığı, okey:tamam, flash haber:önemli haber, star:yıldız vs…

Bir toplumun eğitim dilinin yabancı olması, yani toplumun kendi ana dilinin eğitim dili olmaması, o topluma ihanettir, bir sömürge uygulamasıdır. Çünkü toplumların dilleri ve cümle kuruluşlarıyla, mantıkları ve düşünme biçimleri doğru orantılıdır.

Ülkemizde açılan yabancı okulların eğitim dilinin yabancı olmasının da yardımıyla, Cumhuriyet sonrasında dilimize özellikle Fransızca ve İngilizce kelimeler sel gibi dolmaya başladı. Sadeleşme yerine, uydurmacılığa yönelme yanlışının da etkisiyle insanlar isteklerini anlatırken; anlamını bilmedikleri ama Türkçe olduğu söylenen kelimeler yerine, en azından anlamını öğrendikleri yabancı kelimelere yönelmeyi tercih ettiler. Tabelalar bile bu konuda epeyce ipucu veriyor.

Hâlbuki dil uzmanları işte tam da burada faaliyet göstermeli, dilimizde bir karşılığı olmayan ama kullanılması gereken ve dilimize girmek için kapıyı tıklatan kelimeler yerine halkın zevkine ve dil kurallarına uygun kelime ve kavramlar türetmeliydiler. Meselâ; ‘compiture’ veya ‘elektronikbeyin’ yerine ‘ bilgisayar’ gibi (Zeynep Korkmaz: Bilgisayar, donanım, yazılım, bellek, genişletilmiş bellek, uzatılmış bellek, önbellek, ana bellek, dizin, komut, yazıcı, tarayıcı, güç kaynağı, oyun çubuğu (joystick), çözünürlük, dizin, komut, iletişim, işletim, ileti, güvenlik duvarı vs.)

İlerleyen yıllarda uydurmacılık neticesi, yazılan çizilen pek çok şeyi insanımız okumak ve anlamakta zorlandı. Bu süreç sonunda, herkesin kınamakta pek gayretli olduğu Divan Edebiyatı dönemi kopukluğu günümüzde de yaşanır oldu. Bazıları ise marazlı bir şekilde Türkçesi olduğu halde, anlaşılmayacak kelime, kavram ve tamlama kullanmayı, sıradan insanların anlayamayacağı yüksek ilmi(!) zemin gördüklerinden bundan zevk alıyorlar. Eğer tamlama yoksa bile kendileri oluşturuyorlar. Yani son yıllarda halkımız iki ana sebeple aydın ve akademisyenleri anlamıyor: Biri, bazılarının ortaya koydukları şeylerde yabancı dili tercih etmeleri veya tıpkı Divan Edebiyatı dönemi gibi, yüklemlerin haricinde yabancı kelimeleri çok fazla kullanmaları. Diğeri ise; uydurulmuş, halkın anlamadığı, dahası sözlüklerde bile karşılığını bulamadığı köksüz bir dil tercih etmeleri. Her ikisi de yanlıştır. Aydınıyla ve akademisyeniyle kullanılan dil noktasında anlaşma zemini bulamayan bir toplum kime kulak verecektir? İlmi çalışmalar toplumumuzun kendi dilinde yapılmalı, ilmi kavramlar, ilgili saha ve dil uzmanlarınca Türkçeleştirilerek eğitim dilinde kullanılmalıdır.

İlim ve fikir adamları, toplumları için çalışan ‘beyin işçileri’ olduklarını yeniden hatırlayarak, doğru bir dil kullanımını noktasında titiz olmalıdırlar. Çünkü dillerine sahip olamayanlar ülkelerine sahip olamazlar, ülkelerine sahip olmayanlar ise hiçbir şeylerine sahip olamazlar.

 

2-) TARİH

Tarihimizin üç merhaleli bir kıyıma uğradığından söz etmek mümkündür.

a-) TARİHİ ESER KIYIMI

Özellikle son yüzyılda, bu toplum içerisinde, kimliği sorgulanamamış birilerinin tarihi hatırlatan her şeye karşı yaşadığı bir düşmanlık bilinmektedir. Bunun sebepleri her zaman merak konusu olmuştur. Bazıları, bunu yeni devletin zemin bulma çabası şeklinde değerlendirebiliyor. Ancak bilinir ki geçmişiyle sorunu olmayanların, geçmişin eserleriyle de sorunu olmaz. Geçmiş ile sorunlu, taş üstüne taş koymayı beceremeyen bir kitle, meşruiyetini geçmişe düşmanlıkta ve geçmişi eleştirmekte bulmuş; tarihî eserleri yok edebilmek için ne gerekiyorsa yapmakta çok gayretli davranmıştır. O kadar ki yıkmayı beceremediklerinin, yapılış tarihini ve yapanı gösteren kitabelerine kadar bu coğrafyada bu alanda kıyımlar yaşanmıştır. Öyle ki Osmanlının tüm coğrafyalarında bu alanda korkunç kıyımlar yapılmıştır; Türkiye’de buna dâhildir. Mostar Köprüsü’nün yıkılışını doğru okuyanlar, Bağdat’ın güzel minarelerinin ve zarif camilerinin ‘Yiiihu, Oleyyy’ eşleğinde yerle yeksan edilmesini doğru okuyanlar; bu coğrafyada yapılanları ve yaşananları da doğru okumalıdırlar. Osmanlı eserlerine karşı yapılan korkunç kıyımı, şu andaki Yunanistan Başbakanı Antonis Samaras bile itiraf etmiştir. Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Konstantinos Çiaras, Atina'da deniz üssü olarak kullanılan eski bir camiin yeniden tamir edilerek 350 kişilik mabede dönüştürüleceğini söylemiştir.

 

b-) TARİH EĞİTİMİNDE KÖKSÜZLÜK

Tarihteki ikinci kıyım ise, eğitim basamaklarında 1914 veya 1919’dan başlayan bir tarihin yalnızca 1938’e kadar geçen döneminin ‘İnkılâp Tarihi’ adı ile zorunlu ders olarak okutulmasıdır. Bin yıllık coğrafyanın; ders, örnek, ibret alınması gereken yegâne kaynağı olan tarihi 1919–1938 arası olabilir mi? Bunun öncesi ve sonrası nerededir? 1938’den sonrası neden tarih içerisinde yerini almıyor? Veya bu ülkeyi vatanlaştıranların asırlar süren tarihleri nerede? 1071 tarihi neyi ifade ediyor? (Kılıçdaroğlu bile bu milletin 1071’den beri yönünü batıya dönerek ilerlediğini söyledi. Biz bunu bir farkla doğru buluyoruz, o bundan teslim olmayı anlıyor, biz teslim almayı.) Eyüp el-Ensari’nin İstanbul’da medfun bulunmasının anlamı nedir?

 

c-) YALAN SÖYLEYEN TARİH

Tarihteki üçüncü kıyım ise, bilinen adıyla ‘Yalan söyleyen tarih’ oluşturulmasıdır. Bir toplum neden kendi tarihine düşman olur. Hadi geçmişte buna bulunacak/uydurulacak sebepler var idi diyelim, bugün bu neden hala sürdürülmektedir?

Yanlışta bilinç yoktur, yanılmak mümkündür; ancak düpedüz yalanlarla örgülenmiş bir tarihe bir toplumun evlatları nasıl yaslanabilirler?

Bu yanlış sürecin sonucunda “şanlı Tarih” ve “Hain Tarih” ikilemi ortaya çıktı. Tarihteki aynı kişi, hem hain hem kahraman; hem cennetmekân hem müstebit/zorba olarak isimlendi. Bu karmaşanın ortaya ne çıkarması beklenebilir? Çünkü tarih, şimdiki zamanı ortaya çıkaran geçmiştir; toplumlar için bir erken uyarı sistemidir; en önemlisi ise, tarihlerini bilmeyen ve ona yaslanmayan toplumların haritasını başkaları çizer.

Her toplum geçmişiyle değer kazanır, bu sebeple geçmişinin her güzelliğini sahiplenmeli ve her yanlışından ibret ve ders almalıdır. Toplumların güçlü olması da buna bağlıdır. Güçlü toplumlar, dünyanın diğer toplumları içerisinde önder konuma gelir ve modellenirler.

Tarihçi Halil İnalcık, 1453-1553 yıllarında Avrupa’da Osmanlı Devleti’nden hem korkuluyor hem de Osmanlı Devleti askeri ve siyası kurumları taklit edilecek üstün bir sistem olarak algılanıyordu, diyor.(Doğu-Batı, Makaleler, s.51) Bu taklit edilme öyle bir seviyeye gelmişti ki 16. yy.da Sir Francis Bacon, İngiliz kralını, saray ve soylular arasında yaygın olan ‘Maskeli Oyunlar ve Törenler’ üstüne yazdığı bir yazıda “Türk, yeniçeri ve levent giyecekleri sahne elbiseleri olmamalı.” diyerek, yayılan Osmanlı modasına karşı bir duruşu olması gerektiğini konusunda uyarır.(Denemeler, Bacon, Müt: Akşit Göktürk, YKY; 4.Baskı, 2002, İst) 18.yy.da 1720-1721 yılları arasında Sultan III. Ahmet döneminde, ilk defa Fransa’ya elçi olarak giden 28 Mehmet Çelebi’nin seyahatnamesi de bu ilgiyi anlatır. Paris’te halk Osmanlı görevlilerinin iftarını ve namaz kılışlarını görmek için izin ister ve üst üste yığılarak seyrederler. Bu kafile o kadar ilgi çeker ki toplumda Osmanlı tarzı yeni bir giyim modası olduğu da bilinmektedir.

Yani; güçlü ve farklı olan modellenir.

Kim kopyasını kopyalar?

Kim kölesine tabi olur, onun değerlerini ve üstünlüğünü kabul eder.

Johann Wolfgang Goethe (1749-1832) “Ziyafet sofrasının artıkları ile geçinen adam hiçbir zaman efendi olamaz.”(Faust’tan)diyor.

Milletimizin, kendilerine karşı I. Dünya Savaşında milletçe savaştığımız ve sonrasında bir İstiklal Harbi verdiğimiz ve yine –göreceli de olsa- bir zafer kazandığımız bir coğrafyanın kültür medeniyetine hayranlık duyması ve ait olmayı istemesi, teslim olmayı kabul etmesi demektir. Milletimiz ve devletimiz, batılı teknolojinin kindar ve kibirli efendilerinin kemik sıyırıcısı olmaktan vaz geçerek mensubu olduğu medeniyeti hatırlamalıdır.

Kendi kültür medeniyetine sahip olmak, illa da Batıya düşman olmak demek değildir. Burada Muhammed İkbal’in (1873-1938) değerlendirmesine kulak vermek zorundayız:

“Köleler köleliğe alıştılar mı…

Onlar üzerinde egemenlik kurmak hiç de zor değildir.

Sen ki Batı’ya köle olmayı kabul ettin,

Ben Batı’dan değil, senden şikâyetçiyim.”

Atalarımızın “Geçme namert köprüsünden ko aparsın sular seni” sözünü dinleyerek bir sahil-i selamete ulaşmak için gereken fedakârlığa da razı olmalıyız.

Yalnızca Çanakkale’de şehit olan 250.000 vatan evladının kiminle savaştıklarını ve neden şehit olduklarını bir kez daha hatırlamak gerekiyor. Bizim coğrafyamızda İngiliz, Fransız, İtalyan, Hindu mu vardı, neden onların saldırısına ve işgaline uğradık. Bir gün önce hepsi birden ülkemize saldıran ve bizi parça parça eden bu ülkelerin, bir gün sonra ve bugün bu isteklerinden vaz geçtikleri mi sanılıyor? Türkiye’nin bu gerçekler karşısındaki Batı hayranlığı, bir yazarımızın “Irzına geçen zorbaya âşık olan aptal kız sendromu.”(M. İslamoğlu) cümlelerinde ifadesini bulur.

Osmanlıyı parçalamanın iki yüz yıl öncesinden plan ve programlarını hazırlayan karşımızdaki dünyanın;

1914-1918; 1919-1923 yılları arasında altı milyona yakın Osmanlıyı katlettiğini

1956-1962 yılları arasında Fransa tarafından bir milyon Cezayirliyi katlettiğini

1946-1954 arasında yine Fransa’nın bir milyona yakın Vietnamlıyı katlettiğini

1961-1976 arasında ABD’nin iki buçuk milyon Vietnamlıyı katlettiğini

1992-1995 arasında Bosna-Hersek’te üç yüz on iki bin kişiyi katlettiğini ve kız çocuk, genç kız ve kadınlardan oluşan elli bin kişinin tecavüze uğradığını

20.yy.da yüz milyondan fazla insanın Batı’nın sebep olduğu savaşlar sonucu öldüğünü ve öldürüldüğünü

Bu dünyanın, Kızılderili ve Aborijin ırkını yok olacak hale getirdiğini

Deir Yasin (9-4-1948), Kral Davut Oteli Katliamlarının (27-7-1946) sorumlusu soykırım mazlumiyetine bürünerek soykırım yapan Menahem Begin’e 1978 yılında Nobel Barış Ödülü verdiğini,

Sabra ve şatilla Katliamlarının sorumlusu Ariel şaron’un ABD tarafından “Barış Adamı” ilan ettiğini

Dünyanın tamamını sömürmeye çalışan, sömüremediği yerle savaşan ve savaş çıkaran bir silah/teknoloji medeniyeti(!) ile karşı karşıya olduğumuzu unutmamak gerekiyor.

Esasında (Avrupalı Hıristiyanların artık pek takmadıkları) Matta İncil’inde İsa Peygamber onları pek güzel şekilde şöyle ifade eder: “Ey kör kılavuzlar, siz küçük sineği süzerek ayırırsınız, fakat deveyi yutarsınız.” “Siz de böylece insanlara dıştan salih görünürsünüz, fakat içten iki yüzlülük ve fesatla dolusunuz.” (23.Bap: 24,28)

3-) DİN

Medeniyeti oluşturan diğer en önemli sütun ise dindir. Gerçekte medeniyetleri inançlar oluşturur. Bu konuda İngiliz tarihçi Arnold Toynbee (1889-1975), dinlerin medeniyetlerin anası olduğu görüşünü savunarak şöyle diyor: “Evvelce, dini medeniyete bağlı bir gelişme olarak kabul ediyordum. Bu, sosyal hayatın ilkel safhalarında bir dereceye kadar doğrudur. Fakat yüksek dinler yalnız sanatı ve sosyal yapıyı değil, siyasî ve iktisadî teşkilatları da içine alan kendi başına yaratıcı bir kuvvettir.” (Reconsideratian, s.77,78; Makaleler, İnalcık, s.110)

Toynbee, geçmişten beri gelen büyük ve önemli medeniyetlerin sayısını 20-30 civarında sayar. Bunlardan hala yaşamakta olduğunu kabul ettiği beş medeniyet şunlardır: Batı(Katolik-Protestan) Hıristiyanlığı, Slav/Ortodoks Hıristiyanlığı, İslam, Uzak Doğu ve Hint medeniyetleri. Huntington, bunlara, Afrika ve Japon medeniyetlerini ekleyerek yediye çıkarır.

Medeniyetlerin ana yapı taşı ve temeli sayılan din konusunda toplumumuzdaki yozlaşmayı üç başlık altında incelemek mümkündür:

a-) YAPISAL YOZLAŞMA(Din nedir?):

Kültürler medeniyetlerin alt kümelerdir. Meselâ Batı Hıristiyan medeniyeti içinde, birbirine hiç benzemeyen İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, İspanyol kültürü bulunduğu gibi; İslam medeniyeti içerisinde de Arap, Türk, İran, Hindu kültürleri bulunmaktadır. Kültürlerdeki fark aynı medeniyet içerisinde bulunmaya engel değildir.

Bizim, İslam Dini diyerek üzerinde ısrarla durduğumuz şey, eskiliği sebebiyle değerli sanılar, tortulaşarak kemikleşen, bu sebeple sorgulanmasına zor cesaret edilen veya hiç sorgulanamayan, Kuran’dan kendisine dayanak olmayan yerel ve kişisel görüşler toplamı değildir. Bugün inanç sistemimiz bu anlamda bir sorunla yüz yüzedir. Din, Kuran’dır ve İslam, Kuran’ın hayata geçirilme yöntemine yani bu anlamda Sünnet’e tabi olmadır. Kuran’ın son kitap olması dolayısıyla evrensel yorumların tek sahih kaynağı olduğu unutulmamalıdır. İran-İslam, Hindu-İslam, Türk-İslam sentezlerini dinin safiyetini bozduğunu söyleyerek reddederken, din adına Kuran’ın doğruları yerine, Arap-İslam sentezi bir yaşam tarzını önermek kişinin kendisiyle çelişmesi olur. Bu anlamda dinsel anlayışlar yeniden gözden geçirilmeli ve son dinin/kitabın, peygamber dünya coğrafyalarından nerede gönderilirse gönderilsin aynı son mesajları getireceği unutulmamalıdır.

b-) BATININ MÜCADELESİ

İslam Dini ilk andan itibaren karşısında Hıristiyan Âlemini bulmuştur. Müslümanlar asırlarca bitmeyen Haçlı Savaşları’yla uğraşmak zorunda kalmışlardır. Kendi içinde birbirini yiyen Batı, İslam’a karşı her zaman tek yürek tek bilek olmayı becermiştir. Bugün Irak’ın, Afganistan’ın, Filistin’in işgalini, yeni yüz yılın ‘Haçlı Seferi’ olarak okumayanlar durumu kavramakta zorlanırlar. Zaten onların liderleri de bunu açıkça ifade etmiştir. Akıldaneleri de bu anlamda Batı dünyasını şekillendirmektedir.

Meselâ ABD’li Yahudi Siyaset Bilimci, akademisyen ve Savunma Bakanlığı danışmanı Samuel Huntington (1927-2008), küreselleşme ile Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar arasında çatışmaların olacağı tezine sahiptir ve içinde olduğu dünyayı bu teze göre şekillendirmeye çalışarak şöyle demektedir: “Batı kendi üstünlüğüne meydan okuyan iki kültür-medeniyet grubunu, İslam ve Konfüçyan medeniyetlerini karşısında görmektedir.” (Makaleler, s243, İnalcık)

George Bush’un danışmanı Yahudi şarkiyatçı ve İslam Tarihi uzmanı, akademisyen Bernard Lewis’de (Londra doğumlu, ABDli, D:1916) kendi düşüncelerine göre şu sonuca ulaşmıştır: “Bizim Yahudi-Hıristiyan mirasımıza, seküler varlığımıza ve her ikisinin dünya çapında yayılışına karşı kesinlikle eski bir rakibin “İslam’ın” tarihi duruşu-tepkisi karşısındayız.” (Makaleler, s.237, İnalcık)

Tabi ki Batının İslam’la uğraşması yalnızca kılıçla olmamış, kalemle yani mühtedi imiş gibi olanlar ve müsteşrikler yoluyla da Müslümanların inanç sistemlerini sürekli eleştirmekten ve becerebildikleri kadar bozmaktan da geri durmamışlardır. Bunun da acı sonuçları her şekilde kendisini hissettirmektedir. (İngiliz Misyonerleri, İ.S.Sırma)

c-) DEVLETİN DİN KARŞISINDA DURUŞU VE KARŞI DURUŞU

İçinde yaşadığımız bu toplumun dininin ve dindarlarının yüz yıldır başına gelenleri, hala yaşamakta olduklarını, hala ateizm boyalı jakoben laisizmin pençelerinde can çekiştiğini baştan anlatmak bu çerçevede mümkün olmadığı gibi, zaten bunları pek çok kişi biliyor, yani arife tarif gerekmez. Ülkemizdeki seksen beş yıllık demokratik yönetim biçimi, insanımız için hakları konusunda ve hukuk karşısında “Bütün insanlar eşittir.” ilkesini gerçekleştirebilmiş değildir. İngiliz edebiyatçı George Orwell’in (1903-1950) Hayvan Çiftliği adlı romanında pek güzel ifadesini bulduğu gibi; bizim toplumumuzda bu gaye ancak: “Bütün insanlar eşittir, fakat bazı insanlar diğerlerinden daha eşittir.” şeklinde hayat bulmuştur. İşte bu, halkımızın çoğunluğuna göre “daha eşit” olma hakkını elinde gören azınlık kitle yüz yıldır bu coğrafya üzerinde “çıkar ve iktidar” mücadelesini sürdürmektedir. Bugün de devam eden bu mücadelenin faturası toplumumuz için ağır olmuştur. (Daha cumhuriyet bile doğru düzgün kurulmadan yapılan birinci ve ikinci İktisat Kongrelerinde neler olduğu doğru şekilde öğrenilmelidir.)

Bu anlamda bu coğrafyanın insanı;

“Devlet mi toplumunun hizmetinde, yoksa toplum mu devletin veya kendisini devlet sanan bir avuç güçlü kitlenin düşüncelerinin, çıkarlarının ve amaçlarının hizmetinde olmalıdır?” sorusunun doğru cevabını yeterince açık şekilde seslendirememektedir. “Halk asıldır, seçilenler ve atananlar vekildir.” denilse de asla itibar olmadığını yaşanan hayat göstermektedir. Osmanlı Devleti’nin manevi kurucusu kabul edilen şeyh Edibali’ye izafe edilen: “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.”ölçüsü toplumumuza hâkim olmamıştır. Batıda da Doğuda da “demokrasi” ve alt kümeleri ‘eşitlik, adalet, özgürlük, insan hakları…’ güçlülerin elinde, gerek duydukça yedileri helvadan bir puttan fazla bir şey olmamıştır.

( Şeyh Edebali’nin Osman Bey'e vasiyetinin kaynaklarda bulunmadığı, sonradan uydurulduğunu iddia edenler var. Şeyh Edebali’nin Osman Bey'e nasihati ünlü Osmanlı tarihçisi Mustafa Cenabi'nin "Cenabî Tarihi" adıyla da bilinen "el-Hâfilü'l-Vâsıt ve Aylemü'z-Zâhirü'l-Muhît" adlı Arapça eserinin Süleymaniye Kütüphanesi'nde  kayıtlı bir nüshasında yer almaktadır. Mustafa Cenabi, 1540-1590 yılları arasında yaşamıştır, kendisi bütün kaynaklara göre Arap'tır, ondan önce kimse Edebali'nin böyle bir vasiyetinden söz etmemiştir. Günümüzde, Osmanlı’nın Kuruluş Dönemini anlatan Tarık Buğra – Osmancık; Kemal Tahir – Devlet Ana romanlarında, Şeyh Edebali’nin vasiyetine yer verirler.)


BU SÜRECİN SONUCU

Günümüzde gelinen noktada görüldü ki pek çok liderin etkilendiği, 20. yy.da oluşacağı var sayılan ‘İnsanlık dini’nin/Hümanizmin peygamberi Fransız felsefeci Auguste Comte’un(1798-1857) fazla taraftarı kalmamış bulunan ‘Üç hal kanunu’na göre, toplumsal hayat şekillenmemiş; “inançsızlık ve ötesizlik” insanı mutlu etmemiştir. Beklenen olmamış ve insanlar II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden dinsel arayışlara yönelmişlerdir. (Aynı şartlar altında aynı durumlar aynı sonuçları verir.)

Dindar bir Hıristiyan olan Danimarkalı düşünür Kierkegaard (1823-1855), bu tür yönelişleri, “ Felsefenin sahtekarlığı, inanç yerine başka bir şeyi vermesi ve inancı hafife almasıdır. Felsefe inanç veremez ve vermemelidir. Ama kendisini ve ne vermesi gerektiğini ve ne olması gerektiğini bilmelidir.”(Korku ve Titreme, s.29)

Ömer Hayyam’ın (1048-1131) şu rubaisi de 20. yy. yönelişlerine cevap verir niteliktedir:

“Yüreği temiz, beyni aydınlık insanlar nerde

Nerde, yaşayan düşüncelerinin güzelliğiyle

Herkes, kendi aklının kulu kölesi

Allah’ın kulu olan beyler nerde?”

Açıklamaya çalıştığımız bu sebepler neticesi, medeniyetimizi oluşturan “dil, tarih, din” adlı üçayak da sakatlanmış durumdadır. Şimdi bu üç kötürümün, toplumumuzun gönüllerine fetih için akınlar yapmasını beklemek mümkün mü? Başka bir medeniyet, yani Batı medeniyeti tarafından, önceden yapılmış ön hazırlıklar, iç ve dış destekler yardımıyla, ekranların gündem saptırıcı hizmetleri(!) eşliğinde; “beyni, kalbi ve gönlü” işgal edilerek talan edilmiş bir toplum şimdi işgalcilerin kölesi olacak değil midir?

Kendi kültür ve medeniyetinden kopmanın acı faturası şu satırlarda özetlenmiş sayılabilir:

“Din neymiş, iman neymiş, kim bakar safsataya

Fatih’te kahramanlık denilen palavraya

Osman Gazi’de kimmiş, kim bakar Mustafa’ya

Selam Lenin, Stalin, Kosigin ve Mao’ya

Savaştayız yoldaşlar, sol yumruklar havaya.” (1974 yılında, Taksim Meydanı’nda yapılan 1 Mayıs mitingindeki bir pankartın yazısı)

Kendi toplumuyla savaşmaya karar veren insanlar işte bu sürecin sonucu oluştu. Kim suçlanmalıdır. Bahçıvan uyurken, bahçeyi diken sarmışsa, suçlusu kimdir. Bu sürecin topluma hâkim kıldığı popüler kültürün tahribatını ortaya koyabilmek açısından; gönülleri, medeniyetimizin en önemli yapı taşlarıyla inşa edilmemiş bir toplumu, -hiç kimseyi suçlamadan- masaya yatıralım ve bugününü dünü ile kıyaslayıp, yarından ne bekleyebileceğimizi tahmine çalışalım:

 

POPÜLER KÜLTÜRÜN MESAJLARI:

Popüler kültür, sınırsız ve gereksiz tüketimi savunuyor: İnsanları, ihtiyaçları sebebiyle alım-satım yerine, hazlarına ve gösterişe yönelik olarak harcama yapmaya yönlendiriliyor. Kim yeni çıkan bir şeyi en önce alırsa o, kendisini daha iyi hissediyor. Bu durum ev eşyasından, giyim kuşam malzemelerine ve kullanılan telefon, televizyon, bilgisayar gibi teknolojik aletlere kadar aynı seyirde ilerlemektedir. (Bu konuda, The century of the self/Ben Asrı, adlı belgeseli, video goog’dan seyretmek faydalı olabilir.)

Popüler kültür, cinsel özgürlüğü savunuyor. Bu serbestliği yaşayan kadınların/kızların hamilelikleri durumunda, ortaya biri çıkıyor ve bu güya kahraman bir sebepten çocuğa baba, kadına koca oluyor, böylece kadını, toplum veya aile karşısında sorgulanmaktan kurtarıyor, zina sorgulanmıyor. Bu kadının bizim literatürümüzdeki adı zaniyedir. Filmleri kenara koyarsak, kaç izzetli ve iffetli erkek, kendisine eş olarak bir zaniyeyi uygun bulur, düşünülmelidir. Ayrıca bu durumu yaşayan erkeğin ‘zani’ olarak kendisini kirlettiği ve büyük bir günah işlediği asla gündeme getirilmiyor. Sanki kadın hamile olursa bir sorun ortaya çıkıyor da eğer böyle bir şey olmamışsa kimseye bir şey olmamış gibi davranılıyor.

Popüler kültür, sorumsuzluğu öneriyor. İnsanları ve özellikle çocukları ve yetişkin evlatları, bakıma, koruma ve kollamaya muhtaç hale gelmiş kendi büyüklerine karşı sorumsuzlaştırıyor. Bu sebeple artık “Huzur Evleri” denilen yaşlılar yurdu, ilçelere kadar açılmaya başladı.

Popüler kültür, kişiyi kendi nesline karşı da sorumsuzlaştırıyor. Bu kültürün belirli bir değeri olmadığı ve ötesiz olduğu için nesilsizliği öneriyor. Çünkü çocuklar, anne-babanın gençliğini tüketen ve sonra terk eden varlıklar olarak görülüyor. ‘Öyleyse, anne-baba neden hiçbir hayrını görmeyeceği çocuklar için kendini ve ömrünü harcamalıdır?’ sorusuna doğru bir cevap veremiyor. Bu sebeple insanlar çocuk istemeyecek hale geldikleri gibi, istemedikleri bir hamilelik söz konusu olduğunda kolaylıkla kürtaja karar verebiliyorlar. Bu anlayış sebebiyle dışarıdan birileri veya kimsesiz çocuklarla ilgili yardım kuruluşlarında hayırsever olarak çalışanlar, kendi yakınlarına ve çocuklarına karşı aynı durumu/mutluluğu yaşamıyorlar.

Popüler kültür, eşleri de birbirine karşı hale getiriyor. ‘Sevgi, saygı, şefkat ve merhamet’ ile kenetlenmesi gereken kişileri, yanlış eğitim, yanlış talepler ve sorumsuzluklar neticesi birbirinin karşısına getiriyor ve “huzur ve sükûnun mahalli” olması gereken evler, ‘kavga ve kargaşanın mahalli’ haline gelebiliyor.

Tüm bunlar sonucunda, aynı çatı altında yaşayan insanlar bile yalnızlaşıyor. Yalnızlık ve ailesizlik ise, yanlışlara yönelmede önemli bir etkendir. Yeşilay Dergisinin 2000 yılı itibariyle verdiği rakamlara göre ise Türkiye, israfta birinci, kumarda ikinci, içkide üçüncü, sigara tüketiminde dördüncü olmuş. (Zeki Kentel, Alkollü Toplum, Yeşilay Dergisi, Yıl:2000, S.794, s.8)

BİZE ANLATILAN BİR MASAL:

* Bu coğrafyada eskiden hırsızlık olmazmış, çünkü yoksullar için vermeyi bilen zenginlerin doldurduğu sadaka oyukları varmış uygun yerlerde. Şimdi yoksullar yerine tahsilli ve kravatlılar aldıkları teşvikler yetmiyormuş gibi, kitabına uydurarak halkı ve devleti soyup soğana çeviriyor ve üstelik bir de ‘Yılın en başarılı iş adamı’ ödülünü alıyorlar.

*Bu coğrafyada eskiden çalışan eşeklerin haftada bir gün tatil günü varmış. Şimdi insanımız yedi gün çalışıyor, birkaç iş birden yapıyor yine de ailesini geçindirmekte zorlanıyor.

*Bu coğrafyada eskiden göçüp gidemeyen hasta ve yaralı kuşlar için açılmış ‘Gureba-i Laklakan’ yani kuşlar için hastane varmış. Şimdi insanlar parasıyla bile tedavide zorlanıyorlar. Yetmiş beş yaşındaki böbrek hastası Medine Bircan adlı hanımı, nüfus cüzdanındaki resmi başörtülü diye hastaneye kabul etmeyerek Cerrahpaşa Tıp Fakültesi önünde ölümüne sebep olanları hatırlatmak isterim. Yine Hacettepe Tıp Fakültesine kan vermek için giden ve ‘Başörtüsüyle hastaneye giremeyeceği, burasının bir kamu kuruluşu olduğunu neden bilmediğini’ sorgulanan ve hakaretlere uğrayan Şaziye Gerede adlı hanımı da hatırlatmak isterim.

*Bu coğrafyada eskiden, sert geçen kışlarda vahşi hayvanlar telef olmasın veya yerleşim yerlerine inmesin diye açık arazilere onlar için yiyecekler bırakılıyormuş. Şimdi çöpten yiyecek arayanlar varken, israf ettiklerini çöpe dökmekten çekinmeyenler, eli yoksul ve kimsesizler için cebine gitmeyenler var.

*Bu coğrafyada eskiden yaratılmış her şey karşısında Allah’ın sanatını seyrediyor olmanın, Allah’ın sanatına şahit olmanın huşuu ile haşyet içinde olan ve her varlığa saygı gösteren, her varlığın yaratılışının muhakkak bir amacı, hikmeti olduğunu düşünen insanlar varmış. Bu coğrafyada eskiden bu sebeple karınca bile incitmeyen insanlar varmış. Şimdi mafya dizileri beş saniyede on beş adamı öldürüyor. İnsanlar onlara yani kişiyi cehenneme sokacak haksız yere adam öldürmeyi meslek edinmiş kişilere özeniyor. Bu durumu sorgulamayan ve etsiz yemek yemeyen medya ise, her Kurban Bayramı kurbanlarımıza saldırmayı hiç unutmuyor. Hâlbuki kurban kesen insan, en azından haksız yere kolay kolay insan öldüremez.

*Bu coğrafyada eskiden kendi arazisine gelene kadar, hayvanının ağzını bir torba ile kapatacak kadar, kendinden başka hayvanını bile haramdan koruyanlar varmış. Şimdi ise korolar halinde “Helal-haram ver Allah’ım, bizimkiler yer Allah’ım” diyen kitleler var.

*Bu coğrafyalarda eskiden (benim çocukluğumda da) kapılar kilitlenmezdi. Evde hiç kimse olmayacak şekilde bir yere gidilse bile kapı örtülür ve gidilirdi. Kimsenin birbirinden korkusu yoktu. Şimdiyse insanlar miras için ve başka sebeplerle ana-babalarını bile doğrar oldular.

*Bu coğrafyada eskiden, mecbur kalsa da birinin bağından bahçesinden bir şey alsa helalleşen veya değerinden fazlasını aldığı yere bırakan insanlar varmış.

*Bu coğrafyada eskiden öyle insanlar varmış ki; Katolik kilisesine ve papaya isyan ederek Protestanlığı oluşturan Martin Luther bile Osmanlıyı ‘şeytanın yardımcıları’ diyerek suçladığı ve bütün Avrupa’yı Osmanlıya karşı savaşa çağırdığı halde, 1530 tarihinde yayımladığı bir risalesinde Osmanlılar için şöyle demekten kendini alamıyor: “Onlar çok alçak gönüllü, sade bir hayatları var ve sağlam bir karakter sahibidirler.” Yine Luther, “Doğu Avrupa’da köylüler o kadar kötü şartlarda yaşamaktalar ki Türkleri adeta bir kurtarıcı olarak karşılamaktadır.”demekten de kendini alamamaktadır. (Makaleler, s.51, İnalcık) Şimdi öyle büyük insanlar yok ama dağlardan büyük eneler var.(Ve şimdi coğrafyamızın insanı, kendisi için bu görüş çerçevesinde şekillenmiş Batı dünyasını ve bu dünyanın değerlerini kurtarıcı olarak görüyor. Ne hazin bir tecelli)

*Bu coğrafyada eskiden çevresindeki dindaşlarını kendisine tercih etmeyi, iman etmiş olmanın olmazsa olmazı bilen insanlar varmış. Onlar birbirini sevmeyi, gülümsemeyi, karşılıksız iyilik ve ikramda bulunmayı dinlerinin bir farizası görmekte imişler. Onların tanışıklıklarında ve yakınlıklarında ‘Çıkar’ madde bir değilmiş. Kişi bir satış yaptığında, ikinci müşteriyi, onunda geçimini sürdürecek kadar kazanabilmesi için komşu dükkâna göndermeyi gerekli görüyormuş.

*Bu coğrafyada eskiden yaşlılar, rızkın artması ve felaketlerin önlenmesi için sebep olarak görülürmüş. “Aranızdaki yaşlılar olmasaydı, felaketler üzerinize sel gibi gelecekti.”sözü hayata hâkimmiş. Onların titreyen ellerle, dermansız dudaklarla ettikleri duaların bir paratoner görevi gördüğü kabul edilirmiş. Onların adı eskiden ‘hanımanne, hanımnine, beybaba, efendibaba, muhterem peder’ imiş. Şimdi ise ‘koca karı ve bizim moruk’ oldular.

*Bu coğrafyada eskiden malları devletçe garantili tüccarların, malları ve hayvanlarıyla üç gün ücretsiz kaldıkları hanlar varmış. Şimdi devlet, devlet olmanın sebebi olan ‘can, mal, nesil, namus, din’ emniyetini sağlama gibi sorumlulukları noktasında, bize hiçbir şeyin garantisini veremiyor. Meselâ hiçbir Müslüman dinini yaşama konusunda devlet güvencesine sahip değil. Buna itirazı olan, yaşama tarzım sebebiyle mesleğinden uzaklaştırılan beni ve binlerce benzerimi karşısında bulacaktır. Bizler bu garantisizliğin ispatlarıyız.

Ne oldu, bütün bunlar bir hayal miydi, ütopya mıydı?

Onlar neden öyleydi, bugün neden böyle? Eksik olan ne?

 

ÇÖZÜM

“Baht işi değil, ceht işi” olan konularda, cehde sarılmayıp bahtına küsmek, akıllı insanların ve bilinçli toplumların işi değildir. Akıllı ve bilinçli kişiler ve toplumlar, sorunun/ya da meselenin adını koyar, çözüm yollarını belirler, ömür boyu üzerinde konuşmaz ve hemen bunun uygulamasına geçerler. Akıllı insanlar, kendi akıllarından ve düşmanlarının akıllarından ve akılsızlıklarından da faydalanmasını bilen kişilerdir.

“Ali Ulvi Kurucu merhum, Almanya seyahatlerinden birinde bir Alman’a sorar: Harpte her tarafı yakılan, yıkılan Almanya’yı nasıl imar ettiniz? Bu Alman ona şöyle cevap vermiş: Yıkılan Almanya idi, Almanlar değil.” (Kızı Sara Hanım’dan naklen)

Bu cevaptan kendimize bir pay çıkarmalıyız. Bizim için de aynı şey geçerlidir, insanımız manen yıkılmadığı sürece, onu yıkacak bir güç yoktur. Bu Çanakkale’de, İstiklâl Savaşı’nda ispatlandığı için, milletimizi zayıf bırakmak konusunda yeni ve daha başka yolları deneyenler karşısında toplum manen güçlendirilmelidir.

Sivil direnişin sembol ismi Mahatma Gandhi’nin (1869–1948) şu sözünü cebimize koysak faydalı olur: “Hakların gerçek kaynağı sorumluluktur. Hepimiz sorumluluklarımızı yerine getirirsek, haklarımızı elde etmek kolay olur. Sorumluluklarımızı umursamayıp haklarımızı istersek, onları elde edemeyiz.”

Özetle:

a-) Toplum dil bilincine sahip olmalı, doğru bir dil kullanma noktasında çalışılmalıdır. Eğitim, ilim ve kariyer dili Türkçe olmalıdır. Liselerde Osmanlıca eğitimi verilmelidir.

b-) Tarih ile barışılmalıdır. Doğru tarih ortaya konulmalı ve geçmişin sorgulanmasından çekinilmemelidir. Tarihe ait mimari eserlere de sahip çıkılmalıdır.

c-) Toplum, yönetim kademeleri de dâhil olmak üzere dini, kültürü ve medeniyeti ile barışmalı ve bunlara sahip çıkmalıdır. Ölenlerini camiden kaldıran bir toplum, ölmeden önce de camilerin temsil ettiği değerlere düşman olmamalıdır. Çünkü dinsiz toplum yok olmak zorunda kalır.

Tüm bu sebeplerle, yabancı kültür aşılarıyla tahrip olmuş bünyemizi sağaltmak, ancak mensup olduğumuz İslam Medeniyeti’ne yeniden sarılmak ve ondan gerekli ilik naklini gerçekleştirmekle mümkündür. Çünkü İslam Dini, insanın bütün fiillerine vahiy ile bir ölçü getiren, insan hayatını belli kurallara bağlayan ve İlahî korumada olan tek dindir.

Toplumumuzun geldiği duruma bakınca, şu sitemimize de hak verilir herhalde:

“Kimliksizlik girdabında sanmayın ki ayıktım

Kendi dünyamı başıma, elden önce ben yıktım

Az görülen bir düş iken, ayak oldum baş iken,

Siz söyleyin aziz dostlar, ben buna mı layıktım.” (AD)

 

Ek: 1

OHA

*sığır, davar, geyik ve gergedan cinsinden özür dileyerek


"Arı dil","Öz Türkçe" deyip durursun,
Kabuk Türkçe var mı ulan boynuzlu?
Akıl'ı beğenmez ,"us" uydurursun,
Bir değil, beş değil hilen boynuzlu.

Lokantanın adı "sosyal otlangaç",
Ana "doğuraç"mış, baba "doğurgaç"...
Zehirin seksen küp, boynun kırk kulaç!
Yoktur senin gibi yılan boynuzlu.

Mecburiyet "zorun", mesele "sorun";
Dedenin dilinden anlamaz torun.
Bölünsün mü yani dün ile yarın,
Tarihlere karşı gelen boynuzlu?

Boynuzlusun amma değilsin boğa.
Sence şuur "bilinç", tabiat "doğa".
Ağzından düşmüyor "emekçi, ağa",
Milleti ikiye bölen boynuzlu.

Hostes "gök götürü konuksal avrat".
Hadi "tilcik" taze, kelime bayat...
Bu ne nane, bu ne turşu be gavat?
Var mı manasını bilen, boynuzlu?

İstiklal Marşı'na neden ötürü,
Bir "ulusal" soktun bir de "düttürü"?
Ve derken "bağımsız" eyledin hürü
Her gün bir havadan çalan boynuzlu

Eser neden "yapıt", şiir neden "yır"?
Cümle neye "sözcük" olsun be hınzır?
Bu ağaçta dal koymadın kır ha kır..
Nazımoftan arta kalan boynuzlu.

Psikolojiye "ruhbilim" diyen,
Sonra "zivindirik bilek" eyliyen.
"İlginç" etiketli binbir b.. yiyen,
Hep sen değil misin gülen boynuzlu?

Refakatinde mi?"Eşliğinde" mi?
Gidersin azıya almış da gemi.
Her nerede görsem tanırım seni,
İçin yalan dışın yalan boynuzlu.

Örnekler saymakla bitecek olsa,
Verdiğim ders sana yetecek olsa,
"Koşullar" müsade edecek olsa,
Derdim filan, filan, filan boynuzlu. (Abdurrahim Karakoç)


Ek 2:

Bu “öztürkçeleştirme” kampanyasıyla ortaya Türk dili adına ne biçim bir garabet çıktığını anlamak için, Atatürk’ün, İsveçli konuğu Veliahd Prens Gustav Adolf (daha sonra kral olan VI. Gustav) onuruna, 3 Kasım 1934 tarihinde Çankaya Köşkü’nde verdiği ziyafet sırasında yaptığı şu konuşmaya bakmak yeterlidir:

“Altes Ruvayâl,

Bu gece ulu konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken, duygum, tükel özgü bir kıvançtır.

Burada kaldığınız uzca sizi sarmaktan hiç durmayacak ılık sevgi, bu yurta, yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankusunu bulacaksınız.

İsveç-Türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. Süerdemliği, onu, bu iki ulus, ünlü, sanlı özlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır.

Ancak, daha başka bir alanda da onlar erdemlerini o denlü yaltırıklı yöndemle göstermişlerdir. Bu yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az özence değer değildir.

Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar, bu gün, en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar: baysal utkusu.

Altes Ruvayâl,

Yetmiş beşinci doğum yılında oğuz babanız bütün acunda saygılı bir sevginin söyüncü ile çevrelendi. Genlik, baysal içinde erksürmenin gücü işte bundadır.

Ünlü babanız yüksek kralınız Beşinci Güstav’ın gönenci için en ısı dileklerimi sunarken, Altes Ruvayâl Prenses İngrid’in esenliğini; tüzün İsveç ulusunun gönencine, genliğine içiyorum." (Kaynak: Agah Sırrı Levent’in, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, Ankara, 1960, s. 424-426).

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

VİDEOLAR


Ramazan Mesajı (Haziran 2019)
Ramazan Mesajı (Haziran 2019)
Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)
Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)

Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)
Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)
Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)
Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)

Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)
Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)
Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC’si (Ekim 2018)
Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC'si (Ekim 2018)

Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)
Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)
Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı 2013 (Aile İçi İletişimde Söz)
Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı 2013 (Aile İçi İletişimde Söz)

Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 2)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 2)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 1)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 1)

Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 2)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 2)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 1)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 1)

Dost Tv 2014 (Hz Fatıma, çocukları ve Kerbela)
Dost Tv 2014 (Hz Fatıma, çocukları ve Kerbela)
Dost Tv 2013 (Gençleri Kazanmanın Yolları)
Dost Tv 2013 (Gençleri Kazanmanın Yolları)

Dost TV 2013 (Çocuklarda Sorumluluk Duygusu)
Dost TV 2013 (Çocuklarda Sorumluluk Duygusu)
Dost TV 2009 (Aile İçi İletişim)
Dost TV 2009 (Aile İçi İletişim)

Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 2)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 2)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 1)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 1)

Sun TV 2007 (Kitap Okuma Alışkanlığı)
Sun TV 2007 (Kitap Okuma Alışkanlığı)
TV 5 Yüzleşme 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Yüzleşme 2006 (Ergenlik Dönemi)

TV 5 Bir Tatlı Huzur 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Bir Tatlı Huzur 2006 (Ergenlik Dönemi)
Kon TV 2006 (Ailemiz)
Kon TV 2006 (Ailemiz)

Kon TV 2006 (Evlilik Öncesi)
Kon TV 2006 (Evlilik Öncesi)
 
Joomla templates by Joomlashine