İnançta Sünnetullah:Tevhid Yoksa Şirk Vardır

Çağdaş Şirk ve Çağımızın Putları

Kur'anî Hayat Dergisi (sayı 2015/42)

1-) ŞİRK NEDİR?

Şirk, çeşitli inançları içine alabilen genel bir kavramdır. Ulûhiyette, rububiyette, ibadette, duada, şefaatçi kılmada Allah ile beraber veya ayrı olarak Allah dışındaki bir varlığı, Allah’a ortak koşmaktır. Fayda, zarar, iyilik, kötülük konusunda, Allah dışında etken varlık kabulüdür. Esasında şirk, Allah’ı reddedenlerin değil, Allah’a iman ettiğini söyleyenlerin bir sapmasıdır. Fakat ne hikmetse, Allah’a iman edenlerden bir tek kişi bile kendisinin bunlardan olabileceğini düşünmemektedir. Hâlbuki bu konuda insanlığın durumu ‘Onların çoğu, şirk/ortak koşmadan Allah’a inanmazlar.’(Yusuf:106) şeklinde ifade edilmiştir.

Şirke düşenler, Allah’ı gerçekten en yüce bir ilah kabul ederken, ancak Allah’ın sevdiği ve dostu/evliyası olduğunu düşündükleri kişilere, şefaatçi olabileceğine inandıkları kişilere, meleklere ve melek sembolleri olduğuna inandıkları varlıklara, dinî lider kabul edilen kişilere saygı, sevgi, bağlılık göstererek Allah’a daha yakın olacaklarına inanırlar.

Şirk içeren tüm bu yönelişler, şu üç başlık altında ele alınabilir:

1-) Allah’a daha yakın olduğu düşünülen ölmüş veya hayattaki insanlara yönelme

2-) Melekler ve cinler gibi soyut varlıklara yönelme

3-) Putlar/Heykeller ve semboller gibi cansız varlıklara yönelme

Şirkin/Allah’tan başka şeyleri tanrı edinmenin üç alameti vardır:

1-) Allah dışında başka şeylere dua ve ibadet etme

2-) Allah dışında başka şeyleri şefaatçi edinme

3-) Allah dışında başka şeyleri evliya edinme

Tüm bu değerlendirmeler genellenirse, şirk, kişinin manevi yönünü, Allah’tan başka tarafa çevirmesidir; ne yana ve kime çevirdiğinin hiçbir önemi yoktur.

2-) ŞİRKİN SEBEPLERİ

*Uzak ve yüce tanrı inancı: İnsan düşüncesinde, kişiye çok uzak ve çok yüce olan bir tanrı inancı, onu vesileler aramaya itmiştir. Bu düşüncede, tanrı öyle uzaktır ki herkes ona seslenemeyeceği gibi, o da her sesleneni muhatap kabul etmez. Bu ulaşılamaz ve seslenilemez tanrı inancını reddeden;  ‘Kullarım sana beni sorarlarsa,Ben onlara çok yakınım.’(2/Bakara: 186); ‘Biz ona şah damarından daha yakınız.’(Kaf:16) gibi ayetler bile insanları ‘uzak Allah’ telakkisi sonucu ortaya çıkan torpil arama alışkanlığından kurtaramamıştır.

* Suçluluk ve utanç duygusu: Bu duyguyla oluşan şirk, kişinin Allah karşısına çıkamayacak kadar suçlu olduğunu düşünmesinin bir sonucudur. İnsan, kendisi gibi çok günahkâr birinin Allah karşısına çıkmaya, ona dua etmeye yüzü olmadığını düşünür. Bunun için günahsız(!), tertemiz kişilerden ‘aracılar/vesileler’ edinmek gerektiğine inanır ve birisini bulur. Çünkü zaten bunu telkin edenler de tarih boyunca olmuştur. En ağır suçları işleyen insanlar bile eğer ‘Benim gerçekten çok bağışlayıcı, çok merhametli olduğumu kullarıma haber ver.’(15/Hicr:49) ayetini bilse ve idrak etselerdi, aracı aramaya gerek duymayacaklardı. Çünkü ‘Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları affeder.’( Zümer: 53) müjdesini Allah, kendisine yönelerek tövbe eden tüm günahkâr insanlara vermektedir.

*İnsanlarla ilgilenmeyen, yasası olmayan bir tanrı telakkisi: Dünya üzerindeki inanç sahibi herkes, dünya dâhil tüm kâinatın Allah tarafından yaratıldığını ve ona ait olduğunu kabul eder, yaratıcılıkta ve mülkünde ortağı olmadığını bilirler. Yerleri, gökleri, arasındakileri Allah’ın yarattığını, idare ettiğini bilir ve söylerler. (Zuhruf: 9, 87) Güneşi ve ayı yörüngesinde tutanın, mevsimleri oluşturanın, günleri-geceleri sürdürenin, her canlıyı yaratanın Allah olduğunu kabul ederler. Fakat her nasılsa insandaki bu doğru telakki, kendisine gelince değişmiş, şirkin ne olduğunu bilmeyen kişilerin hayatları ve uygulamaları, bu bilgilere göre olmamıştır. İnsan, her şeyle yakından ilgili olan Yaratanın, kendisiyle –yaratma dışında- o kadar da yakından ilgilenmediğini düşünmüş ve hayatını yönlendireceği kurallar oluşturmaya çalışmıştır. Bunu yaparken aklın ve ilminin yetersiz gelebileceği hususları göz önüne almadan kendi telakkilerini öne çıkarmış, vahiy yokmuş gibi davranmıştır. ‘Kavmim bu Kur'an'ı terk edilmiş bir kitap olarak bıraktı.’ (25/Furkan:30) ayeti bu durumu ifade eder.

*Korkular ve soyut düşünme eksikliği: Sel, kıtlık, felaketler, hastalık, yolculuklar, savaşlar, kişisel korkular, fırtına, sel, deprem, ay-güneş tutulması, gök gürültüsü, şimşek, yıldırım gibi tabiat olayları, yaşadığı sorun ve sıkıntılar, insanı, bir güçlü varlığa sığınmaya yöneltir. İnsan, bu fıtrî yani zorunlu ihtiyacını karşılamak için soyut bir Allah telakkisi ile yetinmemiş, somutlaşmış simgelere ve aracı olduğunu düşündüğü varlıklara yönelmiştir. İşte bu durumun Kuran’daki adı şirktir. İnsanlığın görülebilir ilah arzusu Hz. Musa Peygamber lisanında ‘Rabbim; bana, kendini göster. Sana bakayım.’ (7/Araf:143) ayetiyle; müşriklerin lisanında ise ‘Allah'ı ve melekleri gözümüzün önüne getirmelisin.” (17/İsra: 92) ayetiyle ifadesini bulur. Rabbimiz ise ‘Gözler O'nu göremez; hâlbuki O, gözleri görür.’(6/Enam: 103) ayetiyle insanları görebilecekleri bir tanrı isteğinden uzaklaştırmak istemiştir. Fakat bu ve benzer ayetler, insanları görebilecekleri tanrı isteğinin bir sonucu olarak somut varlıklara yönelmekten alıkoyamamış, insanlar tarihin her döneminde görebilecekleri bir tanrı istemişlerdir. Tıpkı ‘Onların ilahları (var; onların ki) gibi, sen de bize bir ilah yap.' (7/Araf: 138) diyenlerin dua, ibadet ve bağlanmak için görülebilir sembolik bir varlık istemeleri gibi.

*Vesile-Aracı ihtiyacı: Her müşrik, yönelişinin ve eylemlerinin başka bir ilaha tapma değil, sadece ‘vesile’lerden faydalanma olduğunu söyler. Bu vesilelerin, Kuran’da olmayan, peygamberin yapmadığı, öğretmediği, emretmediği şeyleri ayin-ibadet olarak yaptırmasını, dinde bir merhale olarak kabul eder. Çok ilginç olarak kendi durumuna genellikle Kuran’dan ‘Allah’a yaklaşmak için vesileler arayan.’ (5/Maide:35) ayetini delil getirir. Fakat nedense aynı ayetin ‘Nasıl?’ sorusuna cevap teşkil eden ve bağlı olarak gelen ‘(Bunun için) O’nun yolunda cihat edin.’(5/Maide:35) kısmını görmeye yanaşmaz. Cihadın, her kişinin Allah yolundaki tüm çabaları anlamını nedense aynı aşkla dile getirmez veya bilmez. İşte bu eksikliğin, kişiyi salih eylemler yerine, ‘vesile’ kabul edilen kişilere yönelttiği bu duruma vahiy ‘şirk’ adını vermiştir.

*Allah’a daha iyi kul olma arzusu: Bütünmüşrikler, şirklerinde, putperestler tapınmalarında, iyi niyetli ve samimidirler. Sevdikleri Allah’a, daha yakın olma çabası içindedirler. Bunun için kim ne derse o şekilde olmaya ve onu yapmaya çalışmaktadırlar. Bu samimi çabadaki en önemli sorun, kişinin kendisini, vahiy ile testi yapılmayan düşünce, telkin ve önerilere açık hale getirilmesidir.

Şirkin en önemli kısımlarının temelinde genellikle ‘daha iyi mümin olma’ gibi güzel bir gaye yatar. Bu gaye kişiyi, dinin ilk mübelliği olan Peygamber’in getirdiklerini –bilerek veya bilmeyerek- kâfi görmemeye, daha başka şeyler aramaya yöneltir. O kişi bu gayeyle yeni bir şeyler yapmaya başladığında, Allah’ın bu yaptıklarını emredip emretmediğini düşünecek durumda değildir. Sadece artık kendini, sıradan(!) insanlardan daha iyi(?), daha muttaki(?) hissetmenin mutluluğu içindedir. Şirke yönelen kişilerin bundan gayesi ‘Allah’ın hoşnutluğunu, merhametini, iyiliğini, yardımını, koruyuculuğunu’ elde etmektir. Bunların en samimi talepleri, Allah’ı razı eden ve öfkelendiren şeyleri bilerek kendilerini garanti altına almaktır. İşte en samimi niyetle bile olsa, dinde, peygamberin yapmadığını ve emretmediğini yaparak kendilerine yeni yöntemler bulanların yaptıklarına vahyin verdiği isim şirktir.

*Atalar dininin ritüelleri: Şirkin en önemli sebeplerinden birisi de kişilerin kendilerinden daha önce yaşayanların yaptıklarını sorgulamadan kabul etmeleridir. Çünkü kendilerinden önceki iyi ve kahraman ataları bunları yapmıştır. Hatta onlar, bu yöntemlerle insanları idare etmişler, toplumları mutlu etmişlerdir. Bu eylem ve düşüncelerin, vahiy ölçüsüne vurularak bir değerlendirmesi istenince, bu kişiler kendilerini ‘Biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız.’ (31/Lokman: 21); ‘Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti.’ (7/Araf:28); ‘Atalarımızın böyle yaptıklarını gördük.‘ (26/Şuara:74) diyerek savunurlar. Atalardan kalan gelenek, görenek unsurlarını kültürün bir parçası değil de dinden bir şeymiş kabul etmenin sonucu olarak ortaya ‘atalar dini’ denilen ve içerisinde bolca şirk unsuru da barındıran bir din çıkmıştır.

*Şirkin getirdiği imkânlar: Samimi bir iman bazen kişinin elinde bulunan bazı imkânların kaybına vesile olabilmektedir. Bu durum, insanları sahih bir inanç arayışından alıkoyarak müşrikçe bir hayatın devamına sebep olabilmektedir. ‘Şu bir gerçek ki siz dünya hayatında aranızda sevgi oluşturmak için Allah'ın berisinden putlar edindiniz.’ (29/Ankebut:25). Elbette bu sevginin imkân ve çıkar boyutu da her zaman vardır. Bu durum putperestliğin bir sebebi olarak ‘Onlar, yardım göreceklerini umarak Allah'tan başka ilâhlar edindiler.’ (36/Yasin:74) ayetiyle haber verilir. Çıkar ve sunulan imkânlara karşı yanılmaması istenilen insana, ‘Allah, kuluna yetmez mi?’ (39/Zümer:36) sorusu sorulmuş; verilen "De ki: "Allah, bana yeter." (39/Zümer:38) cevabı nedense pek anlaşılamamıştır.

*Şirkin sonucu: İnsanlar; kutsama, korkma, insan üzerinde etkili kabul etme, adına ayin ve merasim yapma şeklinde pek çok farklı varlığa yönelmektedirler. Bu yaptıklarının, yaratıcıları olan Allah tarafından, ‘putperestlik/şirk’ olarak adlandırıldığının geçmişte de bugün de pek çok kişi farkında değildir. Bu sebeple bugün insanların önemli bir kısmı, putperestlik denilince sanki geçmişte kalmış bir şey, gibi düşünmektedirler. Hâlbuki geçmişte insanlar neleri put kabul etmişlerse ve nelere put olarak tapıyorlarsa, bugün de aynı şeyler fazlasıyla insan hayatında bulunmaktadır. Yalnız adları güncellenmiş olarak. Bu yüzden şirkin ve müşriğin, zamana göre değişen binlerce türü ve modeli vardır. İster düşünce, ister eylem, ister sevgi ve bağlılık şeklinde olsun, putların ortak özellikleri ‘Allah’tan başka taptıklarınız da sizin gibi kullardır.’(7/Araf:194) denilerek ifade edilir. Fakat ilginçtir dünyada kimse bir başka insana taptığını düşünmemektedir.

3-) KURAN’DAKİ ŞİRK KAVRAMLARI

Kuran’da şirk ifade edilirken sık kullanılan bazı kavramlar vardır. Bu kavramlar; bir kısmı madenden, bir kısmı taştan, bir kısmı başka maddelerden yapılmış sembolik varlıkları karşılar. Kuran’da, herhangi bir varlığa tapınmayı ifade eden put, simge, sembol, makam gibi nesneler ve yerler için kullanılan kavramlar şunlardır:

1-) Evsan/Vesen: Canlı varlık biçimi verilmiş olan put. (22/Hac:30,31; 29/Ankebut:17)

2-) Asnam/Sanem: Evsanın şekil verilmiş olanına esnam deniliyor. (14/İbrahim:35; 7/Araf:138; 21/5; 26/70-73)

3-) Temâsil/Büstler: Sanat eseri, yontarak şekil verilenler (21/Enbiya:53-57)

4-) Nusb/Ensab: İbadet ve ayin yerine dikilmiş taşlar, alametler (5/Maide:3,90; 70/Mearic:43,44)

Bu kelimelerle karşılanan varlıklara, Kuran ‘put’ diyerek itiraz ederken, onlara yönelenler, ‘Bunlar Allah değil, bazı semboller ve Allah ile aramızda aracılardır.’ diyorlardı. Fakat Kuran, tüm vesile ve sembolleri ‘put’ kabul ederek, Allah’a vesilesiz, sembolsüz, aracısız bir inanç ve bağlılık istemiştir. Başka türlü inanmanın şirk olduğu her yöntemle insanlara anlatılmaya, öğretilmeye çalışılmıştır. Fakat daha önceki her peygamberin karşılaştığı gibi, son peygamber ve son vahiy sürecinde de bu hususla ilgili güçlü bir direnişle karşılaşılmıştır.

Tarihin her döneminde olduğu gibi son vahyin indiği ortamda da şirk, iki ana koldan yaygınlaşmıştır.

1-) Müşriklerin Allah ile aralarında arabulucu olacağına inandıkları ‘Evliya, Şufea, Şüheda’ adını verdikleri, Allah daha yakın olmak için edindikleri vesilelerin oluşturduğu şirk.

2-) Müşriklerin Allah’a inandıkları halde onun dengi, benzeri, ortağı olduğunu kabul ettikleri ‘Şürekâ, Erbab, Endad, Alihe’ adını verdikleri vasıtaların oluşturduğu şirk.

Kuran’da şirki ifade için kullanılan ‘evliya, şufea, şüheda, alihe, şürekâ, erbab, endad’ kavramlarının çoğul olarak verilmiş olması dikkat çekici bir durumdur. Bu kelimelerin çoğul kullanılışı, bir kişinin çok tanrısı olduğunu gösterdiği gibi, putperestlik açısından, bu kelimelerin altında yatan anlamların genel olduğunu da gösterir. Bu durum, putların, putperestliğin ve şirkin, insanlara ve toplumlara göre şekil ve nitelik değiştirse bile, düşünce, inanç ve hayat içerisinde konumlandıkları yer itibariyle aynı veya benzer olduğuna da delalet eder. Şirki ifade eden bu kavramlardan hareketle bu tanrılar o gün ve bugün kimdir?Bu başlık altında, Kuran’da geçen kavramlar üzerinde durarak, putperestliğin çağımızdaki güncellenmiş versiyonlarını ele almaya çalışacağız.

4-) ŞİRKİN ÇAĞDAŞ TANRILARI

a-) İnsanlara Tapma

*Evliya/Veliler: Vela, yardım ve desteğe muhtaç olanın başvurduğu bir durumdur. Veli, koruyuculuğuna, yardım ve desteğine başvurulan varlıktır. (Zümer: 3; İsra:111). Allah ile arada aracı olabilecek ‘Hatırlı kullar’ olduğuna inanılan birilerini, taleplerde, duada vesile kılma eylemidir. Bunlar hayatta veya ölmüş olabilirler. Bu hale gelmiş ve getirilmiş kişiler, genellikle toplumun putlaştırılmış iyi kişileridir. İyi ve muttaki kimseler olmaları da onlara tapınmayı haklı çıkaracak bir sebep değildir. (5/Maide:116). Bizim coğrafyamızda, bazı iyi insanların işaret ettikleri nebevî izin takipçisi olmak yerine, bu insanlar öldükten sonra, onlar adına izler oluşturarak, insanları, bu izleri izlemeye davet etmek şeklinde çok sayıda yol icat edilmiştir. Nedense bu yolların ‘sırat-ı müstakim’ adı verilen ‘Kuranî ölçülere göre bir hayat’ adlı bir yola pek benzerlik göstermeyişi hep gözlerden uzak tutularak, olmayan bağlar uydurulmuştur. Bunun sonucu insanlar, Allah üzerinde yaptırım gücü var sandıkları bu kimselere tapar hale gelmişlerdir. O iyi insanlarınsa bu tapmadan haberleri yoktur. (3/Âl-i İmran:79-80)

*Şüfea/Şefaatçiler: Bu kavram ‘şefi’in çoğuludur. Şefi’ (Şefaatçi), ihtiyacı olan birisi için kendisine değer veren güçlü, zengin bir makam veya kimseden yardım talep eden kimsedir. Bazıları, iyi insanları, bazıları melekleri, bazıları daha başka şeyleri kendilerine şefaatçi edinirler. (Enbiya: 26-29; Zümer:43). Müşrik zihinler, Allah’a doğrudan dua ederlerse kabul edilmeyeceğini, bunun için vasıtaların gerekli olduğuna inanırlar. Dünya üzerinde her toplumda ve her kişide şefaat ve şefaatçiler düşüncesi, böyle ortaya çıkar. Müslümanlar da tarihin her döneminde, Kuran’a rağmen, bu düşüncenin etkisinde kalmışlardır.

Her putperest toplumun çokça şefaatçisi vardır. Kuran, vahiy döneminden önce ve o süreçte yaygın olarak bulunan ‘şefaat’ inancını sert bir üslupla eleştirmiş ve kökten söküp atmayı hedeflemiştir. Çünkü bu inanç, Allah üzerinde yaptırım gücü olan bir kişiye bağlılığı esas alır. Bu kişinin ‘naz makamında’ olduğu, zorlama gücü olmadığı söylense bile, o kişinin aracı olduğu kişilerin kurtulacağına inanılır. (Yunus: 18). Bu sebeple şefaat inancı, yani Allah’tan başkasının fayda (ve zarar) verebileceğine dair inanç kişiyi şirke götürmektedir. (Bakara: 48, 254; Necm:26; Müddesir:48; 7:53…). Bu konuda son hüküm şöyledir: ‘"Şefaatin tümü Allah'ındır.’(39/Zümer:44)

*Şüheda/Şahitler: Şehit kavramıyla, yardıma, desteğe, arka çıkmaya gücü yeten liderler kast edilir. Enam Sr: 150’de bunların sağ olan, otoritesi ve dini sahada da saygınlığı olan kişi olduğu ifade edilir. Toplumları onları, Allah’a daha yakın görürler. Bu kişiler aynı zamanda ayin yaptıran, toplumsal sorunları çözen, fetva veren, emir veren, yasak koyabilen hüküm veren kişilerdir. Zenginlik ve ileri gelmişlikte değil, dini anlamda sözü dinlenecek nüfuza sahip kişilerdir. (Bakara: 23). Bu sahanın istismarı, kendilerini ilahlaştıran veya insanların kendilerini ilahlaştırdığı yaşayan dini liderlere tapma sonucunu ortaya çıkarmıştır. "Onlar hahamlarını ve rahiplerini Allah'ı bırakıp rabler edindiler." (9/Tevbe:31) . Bu durumun izahı Hz. Peygamber tarafından: "Bunlar, onlara, herhangi bir şeyi helal kıldıkları zaman helal, haram kıldıkları zaman da haram olarak kabul ediyorlardı."şeklinde yapılmıştır.

*Şürekâ/Ortaklar: İnsanların sözlerini vahiy gibi kabul ettikleri kişilerdir. (Yunus: 34-35; Rum: 40; Sebe:22; Fatır:40). Bunlar genellikle toplum içerisinde Allah adına konuşarak insanları Allah adıyla aldatan kişilerdir. Çünkü Allah adıyla konuştuklarında insanlar üzerinde daha etkili olmaktadırlar. Bu aldatmayı yapanlar iki kısımdır. Birincisi; insanların iradesini yok ederek onları, Allah dışında bir makama yönlendirerek bunu yapar; ikincisi ise toplumları kontrol etmek ve yönlendirmek için bilerek bu eylemi yapar. Fakat ister bilinçli yapılsın ister bilinçsizce yapılsın sonuç her ikisinde de aynı yere varır. Şirk. Onların kıyamet günü feryatları şöyledir: ‘Hayır Yarabbi! Vallahi biz müşriklerden değildik.’ (6/Enam:23)

*Erbab/Rabler: Rab kelimesi; sahip olan, emri dinlenen, efendi, emir ve yetki sahibi, terbiye eden, yoktan var eden gibi anlamlara gelir. Kuran’da Rab kelimesi, Allah yerine de kullanılır. (Fatiha: 1; Nas:1; Rad: 16; Araf: 55; Yusuf: 101…). Allah’tan başka rabler kabul etme, Allah Teala’nın yoktan yaratma ve diriltme değil fakat ancak bunları yapan bir ilahın hakkı olan rububiyette ona ortak ve benzerler kabul etme şeklindedir. Allah’ın mesela, terbiye etme/rab olma, helal-haram kılma hakkı gibi ilahlık özelliklerini kendilerine göre kimi varlıklara verirler. Bilginlerin, hahamların, rahiplerin ve benzerlerinin görüş ve düşüncelerinin tartışılamayacak emirler haline gelmesi/getirilmesi Allah’tan başka rab edinme kabul edilir. Bunlar nüfuzları sebebiyle sözleri dinlenen, yaptıkları kabul edilen kişilerdir. (Yusuf: 39; Tevbe: 31).

*Endad: ‘Nidd’in çoğuludur. Eş, denk, benzer demektir. ‘Nudûd’dan geldiği de söylenmiştir. Müşriklerin edindikleri ortakların Allah’ın endadı, dengi, benzeri ve karşı geleni olduğunu ifade eden bir kavramdır. (Bakara: 165; İbrahim: 30; Sebe:33).Endad, daha ziyade yöneticilere kayıtsız şartsız itaati ifade eden bir tapmadır. ‘Allah'a endad edinmeyin." (2/Bakara:22). Allah için nidd kabul etmek, ‘kayıtsız şartsız itaat etmek’ gibi kulluk çeşitlerinden birini Allah'tan başkası için yapmak demektir. Râzi, endad ili ilgili görüşler sadedinde, onların insanlara emrettiklerinde, Allah’a itaat edildiği gibi itaat edilen başkanlar, liderler olduğunu kaydeder.

*Âlihe/İlahlar: Bu kavram, Kuran’da yoktan yaratma anlamında değil, semi, basir, rezzak, kahhar, afüv vb gibi ilahlık özelliklerinin Allah dışındaki varlıklara izafe edilmesi anlamında kullanılır. (İsra:42; Enbiya: 24). Kuran, tek ilahın Allah olduğunu, her peygamberin yalnız ve yalnız Allah’a çağırdığını özellikle ifade eder. (Sad: 5-7; Enbiya:22, 36, 43; Furkan: 41, 42). ‘De ki: Eğer söyledikleri gibi Allah ile birlikte başka ilâhlar da bulunsaydı, o takdirde bu ilâhlar, Arş'ın sahibi olan Allah'a ulaşmak için çareler arayacaklardı. (17/İsra:42). Fakat toplumlar, küçüklü büyüklü ilahlara her zaman yönelmiş, bireysel ve toplumsal hayatlarını onların söylediği, gerçekte gücü eline geçiren grubun onlara söylettikleriyle şekillenmesini sağlamışlardır. İlahlaştırılan, hayatta veya ölmüş olan bu kişilerin sembolleri ve heykelleri (esasında düşünceleri, felsefeleri) karşısındaki itaatkâr duruş ‘Karşısında hazır olda durduğun tanrına bir bak!’(20/Taha:97) denilerek eleştirilmiştir. Çünkü bazı insanların, arzu ettikleri şeyleri kendi adlarına talep etmeleri söz konusu değilse, bunları ölmüş kişiler ağzından hâkim kılmak isterler. Peygamberler dahi söylemediklerini söyletme şeklindeki bu durumdan kurtulamamışlardır. Buradaki mesele, insanların bir başka ölümlü varlığın görüşleri olduğu iddia edilen bazı düşüncelere uymaya mecbur edilmesidir. Bunların heykelleri, büstleri, sembolik işaret ve alametleri toplum nezdinde saygın kılınmaya çalışılır. O kişinin, aklı, fikri, nasıl eşsiz bir insan olduğu, topluma kabul ettirilmeye çalışılır. Gerçekteyse ‘eşsiz’ olduğu söylenen o kimse, Allah’a eş kılınmaya çalışılır. Bu durum, bazı kişilerin felsefelerine tapma şeklinde bir sapmayı ortaya çıkarmıştır. Çünkü putperestlik yalnızca simge ve sembolü olan canlı ve cansız varlıklara karşı olan bir tapınma değildir. Hatta bir ‘inanç ve düşünce’ etrafında oluşan putperestlik bundan daha yaygındır. Fakat bu durumdaki kişilerde, her şeyi yaratıp kenara çekilen bir Allah’ın inancı olduğundan, şirklerinin farkında bile değildirler.

*Kendine tapma ve taptırma: Heva ve hevesleri doğrultusunda yalnızca kendi için yaşayan kişilerdir. Her kişi en çok bu putun pençesine düşmeye adaydır. Onlar ‘…ahireti de dünyayı da kaybetmiştir.’ (22/Hac:11). Çünkü kontrolüne girilen heves ve istekler, kişinin putu haline gelebilir. ‘Nefsinin heveslerini ilah edinenleri görmedin mi?(25/Furkan: 43) uyarısı bu durumu ortaya koyar. Bir kişinin tüm hayatı bir heves etrafında şekillendiği takdirde, en normal ve en basit bir istek bile put haline gelebilir.

*Ba’l: ‘Gerçekten İlyas da gönderilmiş peygamberlerdendi. Hani kendi kavmine demişti ki: ‘Siz sakınmaz mısınız? Siz Bâ’l’e tapıp da yaratıcıların en güzeli (olan Allah’ı) mı bırakıyorsunuz?’(Saffat:123-125). Ba’l, İslam’dan önceki Şam ülkelerinin uzun zamandır taptıkları mabutlarından birisidir ve insan şeklindeki bir heykel ile sembolize edilirdi. Ayrıca Ba’l putunun adı, ‘ailenin efendisi ya da ‘ailenin sahibi’ olması sebebiyle kocaya mecazen verilmiştir. Bu kelimenin kök anlamı mecazen ‘koca’ karşılığı olarak Kuran’da (buuletihinne, Bakara: 228; Hud:71-72) ayetlerinde kullanılmıştır. Eş, insanın en yakınındaki genellikle ömrünün en uzun yıllarını birlikte geçirdiği kişi olduğu için etkileşimin en çok olduğu kişidir. Dünya, hiç farkına varmadan eşine tapan kişilerle dolu fakat bunu kimse kabul etmez. İster evli, ister bekâr olsun, hiç kimse karşı cinse göre yaşayarak onu kıbleleştirmemeli yani ona tapmamalıdır. Tüm sorular gibi ‘Ne yapayım?’, ‘Ne dersin?’ soruları da önce Allah’a sorulmalı, alternatif bir görüş kabul edilmemelidir. Bu kıbleyi teke indirir: Allah’a

Kâhin ve Büyücülere Tapma: Hz. Peygamberden önce de kâhinlik ve büyücülük vardı. İnsanlar sıkıntılarında onlara giderlerdi. (Tur: 29; Hakka:42). İnsanlar, bunların cinleri veya gökleri dinleyip haber getirdiklerine inanırlardı. Bu sahanın putları; eskiden beri özellikle Yahudilerde, gaipten haber verme, gelecekle ilgili şeyleri bilme iddiasında bulunan kimse olarak kabul edilen kâhin; bugünse ruhlar âlemi ile iletişime geçebildiğini ve ölülerle canlılar arasında iletişim kurabildiğini, bazı üstün güçleri olduğunu iddia eden medyumlardır. Bunlar bu sahadan, kendilerine görüş soran, söylediklerine inananlar vasıtasıyla iyi para kazanmaktadırlar.

b-) Soyut Varlıklara Tapma

*Meleklere tapma: Tarihin her döneminde putperest kişiler (Enam: 100; Se:40-41) melekleri Allah’ın kızları gibi algılamışlar; cinlerin de Allah’ın oğulları olduğuna inananlar olmuştur. Bu yüzden insanlar, melek ve cinlere sığınmış, dua etmiş veya onların aracılığını istemişlerdir. Yahudiler ve Hıristiyanlardaki Allah’ın oğlu (İsa ve Uzeyr) telakkisi, Araplarda ‘Allah’ın kızları melekler’ algısına dönüşmüştür.(Zuhruf: 56-60). Kuran’ın indiği toplumda insanlar, ‘Melekler Allah’ın kızlarıdır.’diyerek, Allah’a ulaşmada bir vesile olarak meleklerin sembolleri kabul ettikleri bazı heykellere yöneliyorlardı. Bunların en bilinenleri Kuran’da adları geçen Lat, Menat, Uzza adlı üç puttur. Bunların, Allah’ın özelliklerini taşıyan ve onun kızları olan melekler olduğunu kabul ettiklerinden, isimleri müennestir. (Necm: 19-22). Beyzavi, Necm suresi açıklamasında ‘Bu üç tanrı, meleklerin heykelleriydi.’der. Tâberi de buna benzer şeyler söyler. Bugün dünyada adına ‘Lat, Menat, Uzza’ denilen bu putlar olmadığına göre biz bu ayetleri neden okuyup duruyoruz? Bunların adı Kuran’da ebedileştirildiğine göre demek ki bu putlar var olmaya devam edecek, bunların temsil ettikleri hususların her çağa olduğu gibi bu çağa ve bugüne bakan bir yönü de olacaktır.

Lat: Allah kelimesinin dişisidir. İlah özellikleri taşıyan tanrıça demektir. Kader, kısmet, bereket tanrıçası olarak kabul edilir. En büyük tapınağı Taif’te idi. Dört köşe bir kayadır. Tüm Araplar ve Kureyş de ona saygı gösterirdi. İlahe, tanrıça anlamlarına gelen bu kelimenin bugünkü karşılığı ‘yeryüzü yıldızları’ olarak kabul edilebilir. Sinema, sanat, spor, siyaset gibi sahalarda otoritesi bulunan kişilerdir. Toplum, onların ağızlarından çıkan birbirinden farklı her konudaki sözlerden, tanrı sözleri gibi etkilenir ve ona göre hareket eder. Belirgin ortak özellikleri, yaptıkları işlerle çok para kazanmaları, insanlığın imrendiği makamlarda bulunmaları, imrenilen bir şöhrete sahip olmaları ve gayriislami bir hayat yaşamalarıdır.

Menat: Nev’den mefale vezninde; yağmur önündeki rüzgâr anlamındadır. Yağmur yağdıran, rahmet, nimet veren tanrıça demektir. Mekke ile Medine arasında Müşellel bölgesinde, deniz sahiline dikilmiş bir puttu. Menat ile Hicazlılar yağmur talep ederlerdi. (Manat, Aramice para demektir). Rızk, geçim sebepleri, kazanç vesileleri bu isim altında değerlendirilebilir. Devlet, fabrikatörler, her türlü işverenler, maddi imkân sahipleri, diploma, kariyer vs. Allah’a rağmen etkili kabul edildiğinde bu başlık altında toplanabilir. Gücün, bilginin, makamın, malın belli yer ve kişilerde toplanması, topluma dağıtılmaması putperestliği ortaya çıkarır.  

Uzza: Aziz veya E’az kavramının dişisidir. Güç, kuvvet, kudret sahibi tanrıça demektir. Mekke’den 9 mil uzaklıkta Nahle Vadisinde bulunan bir ağaçtır. Kureyş, onu ziyaret eder, bağışta bulunur ve yanında kurban keserdi. Yasama, yürütme, yargı güçleriyle beraber tüm silahlı ve bürokratik güçler bu başlık altında ele alınabilir. Bireysel olarak da her istediğini yapacak veya yaptırabilecek güce sahip kişiler ve kurumlar aynı başlık altında değerlendirilebilir. Eğer bu güçler, Allah’a teslim olmamışlarsa; her şeyi bir şey adına kendilerine boyun eğmeye zorlarlar. Böylece bilerek veya bilmeyerek ilahlaşmış, ilahlaştırılmış olurlar. Bu süreçte yaşanan durum: ‘Zaten bunlar, onlar için hazırlanmış askerlerdir.’(36/Yasin:75) şeklinde ifade edilir. Çünkü güç üzerinde yükselen her ilah, esasında kendisini yükselten tüm sebeplerin kulu kölesidir fakat bunun farkında değildir.

* Şeytana tapma: Şeytan kelimesinin, ‘şatana: uzaklaştı’ veya ‘şata:bozuldu, batıl oldu’ kelimesinden geldiği düşünülmektedir. Şeytanlar, Kuran’da ‘insan ve cin şeytanları’ olarak ikiye ayrılmıştır. (Enam:112). Her iki türden de farklı vesilelerle söz edilir. (Bakara: 14, 102, Sad:35-37). Tek dünyalılar, bunlardan olmaya adaydırlar. Tarihin her döneminde farklı isimlerle var olmuşlardır. Bu çağdakilerine ‘satanist’ ismi verilmektedir. Belirgin özellikleri, Allah’ın emir ve yasaklarını hiçe saymaları ve tam tersini yapmakta istekli, gayretli olmalarıdır. ‘(Şeytana tapanlar)/Onlar, Allah’ın dışında şeytanları dostlar/evliya edindiler; üstelik kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlardı.’(7/Araf:30)

*Cinlere tapma: Cin, gözle görülemeyen varlıklara verilen ortak isimdir. Zehirli/dumansız ateşten yaratılan bir varlığın da özel ismi olmuştur.  İnsanlardan bazıları bu konuda hiçbir bilgiye sahip olmadığı halde, -görünmemesi sebebiyle-, Allah ile cinler arasında bir alaka kurdular. ‘Allah ile cinler/görünmeyen varlıklar arasında da bir akrabalık bağı uydurdular.’(37/Saffat:158). Uydurdukları bu bağ sebebiyle kendilerince farklı durumlarda cinlere sığınma gereği duydular. ‘İnsanlardan bazıları, cinlerden bazılarına sığınırlardı; bu da onların azgınlıklarını artırırdı.’(72/Cin:6). Tabi ki onların sığınma saydığı şey, Nas ve Felak surelerinde öğretildiği şekilde, yalnızca Allah’a yapılması gereken bir kulluk eylemi olduğu için şöyle tanımlanmıştır: ‘Cinleri Allah'a ortak koştular. Oysaki onları da Allah yaratmıştı. Bilgisizce O'na oğullar ve kızlar yakıştırdılar.’(Enam:100); ‘Onlar, cinlere tapıyorlardı; çoğu onlara inanmışlardı.’ (Sebe: 41).

Cinlere tapma, kendisi cisim olarak ortada olmayan güçlere itaati ifade eder. Bu tapma türünün güncellenmişi çok yaygındır. Mesela, bilinen istihbarat örgütlerinin başka ülkelerde, planlı programlı ama örtülü olarak yaptıkları darbeler, eylemler ve yönlendirmeler bu türdendir. Görünmeyen bu güç, bir ülke halkını içeride veya dışarıda, medya ve planlı olaylar vasıtasıyla –kendi zararına bile olsa- bir şeye taraftar veya karşı hale getirebilir. (Ör: Ülkemizde, yeşil sermaye denilerek, silahlı güçlerin ülkemizin kendi sermayesine düşman edilmesi gibi). Bu işleri yapan asıl kişi, kurum ve ülkelerin alenen görülmemesi, bilinmemesi veya delilli ispatlı ortaya çıkarılamaması bu durumların genel özelliğidir. Farklı ülkelerdeki pembe, beyaz, turuncu darbeler bunlardandır. Bunlar belli grupları kontrol ederek veya yönlendirerek, o ülkede emirlerine itaat edecek bir iktidar oluşturarak, o ülkeyi, kendi çıkarlarına uygun hale getirirler. Çıkar sahipleri, ülke insanını birbiriyle savaştırma (Korelilerin birbiriyle savaşı, Raunda, Irak, Suriye iç savaşı gibi), ülkeleri birbiriyle savaştırma (Irak-İran savaşı gibi), bir ülkeye doğrudan saldırı (ABD’nin Vietnam, Irak, Afganistan işgali)  dâhil olmak üzere çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapmakta ve bunun alt yapısını oluşturmakta tereddüt etmezler. Kontrol ettikleri (medya, terör örgütleri, meslek odaları, ticari gruplar, bazı dernek ve vakıflar gibi) gruplar vasıtasıyla ihtiyaç duydukça istedikleri ülkelerin içini de karıştırırlar. Bunların gücüne teslim olarak ilkesiz, hesapsız, vahiysiz, inançsız yani Allahsız veya Allah yokmuş gibi hareket etmek de bu çağın bu çağdaş cinlerine tapmak demektir.

 c-) Cansız varlıklara ve sembollere tapma

*Gök Cisimlerine Tapma: Bu tapma; kutsama, korkma, dua etme, etkili kabul etme, ayin ve merasim düzenleme şeklindedir. İbn Sad, Tabakat’ında, Kuran’ın vahyedildiği dönemde Arap kabilelerinden ‘Kinane’nin Ay’a; Teym’in Debran Yıldızına; Kelb’in  Şi’ra yıldızına (sirius)’ taptıklarını kaydeder. Irak’ta yıldıza tapanlara ise ‘Subbe’ denilmektedir. Bu inanca sahip kişiler bazılarını ‘yıldızı düşük’, bazı ilişkileri ‘yıldızları barışmadı’, ‘yıldızları uyuşmamış’ şeklinde tanımlarlar. Ay, güneş ve tüm yıldızların insan üzerinde karşı konulamaz bir etkiye sahip olduğunu iddia eder ve buna inanırlar. Şirkin bu türü, ‘Güneşe de aya da secde etmeyin; onları yaratan Allah’a secde edin.’(Fussilet:37) denilerek reddedilmiştir.

Bir gök cismi olan dünyaya da tapanlar her zaman olmuştur. Dünyayı ve burada geçirilecek süre olan hayatı olabilecek son merhale olarak görenlerin inançları da buna göre şekil alır. Onlar: "Hayat ancak bu dünyadakinden ibarettir, biz dirilecek değiliz" (6/Enam:29); ‘Hayat, sırf bizim dünya hayatımızdan ibarettir; ölürüz ve yaşarız ve bizi ancak zaman yokluğa sürükler.’ (45/Casiye:24) derler. Bu durum onların dünyaya ve sahip oldukları şeylere tapmalarına sebep olur. Günümüzde bu türden putperestlik çok yaygındır.

*Aydınlık ve Karanlığa Tapma: Mecusilik veya Mazdeizm de denilen Zerdüştlük’ün; tanrısı Ahura Mazda(/Hürmüz), karanlıkla özdeşleşerek kötülüğü temsil eden sembolü Ehrimen, peygamberi Zerdüşt, kitabı Zerdüşt’ün derlenmiş dörtlüklerinden oluşan Zend Avesta’dır. Bu inancın mensupları ateşi, aydınlığı ya da güneşi kıble kabul ederek ibadet ederler.  Bu inançta ışık ve karanlık tanrıları olarak ‘Hürmüz-Ehrimen’ yani bir tür ‘iyilik-kötülük/melek-şeytan’ karşıtlığı içeren bir inanç vardır. Mecusiler, mabetlerinde hep yanar durumda tuttukları ‘ateş’i Allah saymadıklarını, Allah’ın nurunun yerdeki sembolü saydıklarını ifade ederler. Fakat Kuran, onların aydınlığı Allah’a eş/endad kabul ettiklerini ifade eder. ‘Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. Böyleyken kâfirler (bunları) Rablerine denk tutuyorlar.’ (6/Enam:1)

*Bilgi ve Cehalete Tapma: Kutsanan cehaletin düzeyi: ‘Biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.’(7/Araf:28) ‘Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız.’ (31/Lokman:21) şeklinde ortaya konulur. Tapınılan bilimse bilgiyi, hakikatin yegâne kaynağı sayarak kişiyi bilgiye tapmaya hazır hale getirir. Hâlbuki her ilim bir alamet olduğu için kişiyi bir başka noktaya taşımalıdır. Yani bilim, hedef değil vasıtadır. Kişinin elinden tutarak gerçek bir rehber olan bilgi değerlidir ve o bilginin sahipleri için ‘Allah’tan hakkıyla ancak âlimler huşu duyar.’(35/Fatır:28) denir. Bu kılavuzlama işlemi yerine, kişiyi, ışığın varlığını anlamak için güneşe bakmaya zorlayan tavır, kişilerin körleşmesinin de sebebi olmaktadır. Bu durumdakiler için “Allah onu bir ilim üzere sapıklıkta bıraktı.’(45/Casiye: 23) tanımlaması yapılır.

*Para ve Altına Tapma: Dünya üzerinde yaptığı ve yapmadığı her şeyi, para ve altın gibi geçim, zenginlik ve güç vesileleri için yapan kalabalık bir kitle vardır. Bunların para ve altın karşısındaki durumu, altın buzağıya tapanlar gibidir. Onlara, taptıklarının ne kadar değersiz olduğunu göstermek için: ‘Taptığın putuna bir bak. Onu yakacak, külünü denize savuracağız.’(Taha:97) denildi. O put, altından bir buzağı heykeli idi. Büyümez, süt vermez, doğurmaz fakat hayatın onunla devam edebileceği düşüncesi sebebiyle kutsanır. ‘Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele.’(9/Tevbe:34), ihtarı, değer sıralaması bozulmuş kişilere, en değerli şeyin Allah yolunda sebil edilen şey/ömür, ilim, imkân, güç vs olduğunu bir kere daha hatırlatır.

*Uğur-uğursuzluk putu: İnsanların, tarihin her döneminde, uğurlu ve uğursuz olduğuna inandıkları şeyler olmuştur. Sıkıntı ve sorunlar karşısında ‘Nerede yanlış yaptık?’ diyerek kendini ve eylemlerini sorgulamak yerine, ‘Doğrusu biz, sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık.’(36/Yasin:18) demek insanlara hep daha iyi gelmiştir. Bu inanca sahip kişiler her sıkıntı ve sorunda, sınavda kötü not alınca ‘Hoca 1 vermiş.’ diyen öğrenci gibi suçlayacak başkalarını bulurlar. Mesela Mısırlılar: ‘Başlarına bir kötülük gelince, işte bu Musa ile yanındakilerin uğursuzluğu yüzünden, dediler.’(7/Araf:131). Semud kavmi de Hz. Salih’e aynı şeyi söyledi: ‘Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzluğa uğradık.’ (27/Neml:47). Bu düşünceye sahip kişilerin güzel durumlar karşısındaki tavrıysa ‘Onlara bir iyilik geldiği zaman ‘Bu bizim hakkımızdır.’derler.’(7/Araf:131) şeklinde ifade edilmiştir. Gerçekte insanlığın kahir ekseriyeti Allah cc karşısında bu tavır içindedir. İnsanlar genellikle kötü durumlarda ‘Allah’ın takdiri böyleymiş.’; iyi durumlarda ‘Çalıştık, kazandık, başardık.’derler. Hâlbuki ikinci cümleyi söyleme hakkına sahip olanların, tersi durumlarda da ‘Çalışmadık, kazanamadık, başaramadık.’demeleri gerekirdi. 21. yy itibariyle hala süren uğurlu sayı, gün, saat, ay, yıl, renk, taş vs. gibi arayışlar, insandaki bu telakkinin bir sonucudur.

*Cibt ve Tağut: Bunların ne olduğuyla ilgili müfessirlerin farklı görüşleri vardır. Bazıları, Kureyş’in önünde secde de ettikleri iki heykeli olabilir, demişlerdir. (Hazin, Taberi, Beyzavi). Bazıları, Cibt’in Kureyşlilerin heykeli olduğunu (Keşşaf, Taberi), Tağut’un ise aşırı isyankâr, zorba anlamında, şeytan ve kâfirlerin (Nisa: 60. ayette Yahudi lider Ka’b b. Eşref için olduğu gibi) azgınları için kullanıldığını söylemişlerdir. Bazı müfessirler ise (Hazin Tefsiri), ‘cibt ve tağut’un herhangi bir nedenle şirke götüren (heykel, put, dikili taş, ibadet, veli edinme, şefaat dilenme gibi) her nesne olduğunu söylemişlerdir. Çoğunluk bu iki kelimenin, çok genel anlama sahip iki kavram olduğu görüşündedir. Cibt ve Tağut’u şirk, putperestlik, Allah’tan başkasına ibadeti ve yönelmeyi ifade eden kavramlar olduğunu ifade etmişlerdir.

*Diğer putlar: ‘Ve dediler ki: Kendi ilahlarınızı da bırakmayın ne Vedd’i, ne Suva’ı, ne Yeğus’u, ne Yeuk’u ve ne de Nesr’i’(71/Nuh:23). Bu adlardaki heykellerin Araplarda da bulunduğu söylenmiştir. İbn Hişam ‘Suva, Huzeyl’ kabilesine; Yeuk, Hemdan kabilelerine; Yeğûs, Mezhac kabilelerine; Vedd, Kelb kabilelerine; Nesr (kartal), Zu’l-Kila’ kabilelerine’ ait olan putlardır, demiştir. Beytullah yakınında bulunan Asaf ve Naile adlı biri kadın biri erkek olduğu kabul edilen biraz şekillendirilmiş iki taşın yanında da kurbanlar kesilirdi. Ayrıca her evin ve ailenin özel bir putu olduğu gibi genel olarak kabul edilen putlar da vardı.

Sözün Özü:

Kitaplı-kitapsız dünyanın her yerinde yaygın olan şirk, son vahyin nazil olduğu ortamda da son derece hâkimdi. Bu yüzden ‘aracı, şefaatçi, evliya vs.’ adları altında oluşan bu anlayış, en sert şekilde eleştirilmiştir. (Âl-i İmran: 79,80). Kuran, tüm eleştiri ve açıklamalarıyla bu sapkınlığın kökünü önce zihinlerden kazımaya çalışmıştır. Vahyin şirk konusunda söylediklerine bakıldığında, son vahyin indiği ortamla, tüm bunların bilindiği bugünkü ortamın –inanç açısından- neredeyse birebir aynı olduğu, basiret sahibi herkesin gördüğü ve bildiği bir durumdur. Öyleyse duyulması gerekli söz: ‘Allah’a sarılın. O, sizin sahibinizdir. Ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır.’(Hac:78). Ve yaşayarak göstermemiz gereken tek hakikat: Bu dinin kitabı Kuran, elçisi Muhammed aleyhisselamdır. VESSELAM

Yorumlar   

0 #1 Adnan 28-04-2017 09:39
Ayten hanım Allah yüreğinize,zihn inize güç kuvvet versin mükemmel bir şirk tarifi yapmışsınız,Ara f 190 daki hususuda eklerseniz iyi olur o konuda da farkına varmadan şirk kuyusuna düşenler var.selamlar
Alıntı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

VİDEOLAR


Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)
Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)
Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)
Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)

Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)
Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)
Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)
Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)

Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC’si (Ekim 2018)
Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC'si (Ekim 2018)
Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)
Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)

Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı 2013 (Aile İçi İletişimde Söz)
Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı 2013 (Aile İçi İletişimde Söz)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 2)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 2)

Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 1)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 1)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 2)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 2)

Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 1)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 1)
Dost Tv 2014 (Hz Fatıma, çocukları ve Kerbela)
Dost Tv 2014 (Hz Fatıma, çocukları ve Kerbela)

Dost Tv 2013 (Gençleri Kazanmanın Yolları)
Dost Tv 2013 (Gençleri Kazanmanın Yolları)
Dost TV 2013 (Çocuklarda Sorumluluk Duygusu)
Dost TV 2013 (Çocuklarda Sorumluluk Duygusu)

Dost TV 2009 (Aile İçi İletişim)
Dost TV 2009 (Aile İçi İletişim)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 2)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 2)

Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 1)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 1)
Sun TV 2007 (Kitap Okuma Alışkanlığı)
Sun TV 2007 (Kitap Okuma Alışkanlığı)

TV 5 Yüzleşme 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Yüzleşme 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Bir Tatlı Huzur 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Bir Tatlı Huzur 2006 (Ergenlik Dönemi)

Kon TV 2006 (Ailemiz)
Kon TV 2006 (Ailemiz)
Kon TV 2006 (Evlilik Öncesi)
Kon TV 2006 (Evlilik Öncesi)
Joomla templates by Joomlashine