Ayten DURMUŞ, hertaraf.com 08.02.2021
İyi ki sizler varsınız, dediğimiz insanlara…
PİDECİ
Yılmaz Bey hazırlanmış pide içini aldı, evin üst sokağındaki pideciye götürdü. Ceplerindeki bozuk paraları attıkları masanın üstündeki kutudan, cebine sekiz pide parasını sayarak alıp koydu.
Pideyi yaptırdıktan sonra zaten parasını önceden ayırdığı için cebine aldığı bozuk paraların tamamını pidecinin avcuna bıraktı. Pideci önündeki çekmeceye, avcundaki bozuk paraları miktarına göre ayırarak koydu. Gülümseyen bakışlarla:
-Afiyet olsun abi, buyur, deyip paketi uzattı.
Yılmaz Bey eve döndüğünde üzerindeki giyecekleri çıkarırken bir şıngırtı duydu. Bakınca ceketinin cebinin delinmiş astarından içeri bozuk para düştüğünü anladı. Aynı yerden paraları çıkarıp saydı. Sekiz pide yaptırmış, altı pide parası vermiş oluyordu bu durumda. Hemen paketin üzerindeki numaraya telefon etti.
-Merhaba, Engin Pide mi?
-Evet abi buyurun.
-Kardeşim, ben az önce size pide yaptırmıştım, sekiz tane peynirli ıspanaklı
-Evet abi
-Size kaç pide parası verdim?
-Altı pide abi
-Ama ben sekiz pide yaptırdım.
-Evet abi
-Parayı eksik verdiğimi fark ettiniz mi?
-Evet abi
-E neden söylemediniz o zaman?
-Olsa verirdin abi, cebindeki tüm para avcundaydı.
-Ya! Allah Allah! Bilerek bir şey demediniz öyle mi? Tamam ben birazdan size tekrar uğrayacağım.
-Önemli değil abi, helâl hoş olsun.
Yılmaz Bey, hazırlanmış çayın yanına dilimlenmiş pideyi koydu. Eşi, oğlu, kızı, gelini, damadı, torunları hep birlikte sofraya oturdular. Hepsi Yılmaz Bey’in pideciyle konuşmasını dinlemişler ve durumu anlamışlardı. Hepsinin yüzünde hayranlık dolu tebessümler vardı. Pide, hepsi için o kadar lezzetliydi ki!
DOLMUŞÇU
Genç kadın işten çıktı, hızla dolmuş durağına doğru yürüdü. Birkaç dolmuştan sonra evinin yakınından geçen bir dolmuş geldi, ona bindi; boş yerlerden şoförün iki arkasındaki koltuğa oturdu. Şoför yolda el kaldıranları alarak ilerlemeye başladı. Yavaş yavaş herkes dolmuş ücretini ödemeye başlayınca o da elini çantasına attı. Çantanın içinde dolaşan eline cüzdan çarpmayınca açtı, tüm gözlere iyice baktı. Cüzdanı yoktu. Nasılsa bir gözden bozuk para çıkar diye tüm iç ve dış gözleri aramaya başladı. Sonra üstündeki mantonun cebine baktı. Üzerinde bir kuruş yoktu. İki durak geçmişti.
-Şoför Bey, diye seslendi; Şoför Bey, ben cüzdanımı bulamıyorum, benim yanımda para yokmuş, durun da ineyim.
- Nereye gideceksin abla?
- Cevizli’ye
- Olsun abla önemli değil.
- Ama ben sizi sonra bulamam, nasıl ödeyeceğim.
- Önemli değil abla otur sen, sorun değil
- Nasıl yapabilirim Şoför Bey, ücreti sizin adınıza sadaka versem olur mu?
Şoför güldü.
-Tamam abla tamam nasıl istersen öyle yap, dedi.
Dolmuş, erken kararan kısa kış günlerinden birinde, ince nazlı bir kar yağışının altında dura-kalka ilerliyordu. Durakta indi, içinden şöyle düşünerek eve geldi: ‘Keşke bunu anlatacağım biri olsaydı, bir can yoldaşım, gönüldaşım, hayat arkadaşım.’
ÖĞRETMEN
Salgın için yüz yüze eğitime ara verileli beri Yıldız öğretmen önce zoom daha sonra da EBA üzerinden derslerine titizlikle devam ediyordu. Öğrencilerine sesi ve görüntüyü açtırıyor, tıpkı yüz yüze olduğu dönemlerdeki gibi ders işlemeye çalışıyordu. Dışarıda acı bir soğuk vardı. Her ders arasında yeniden aldığı sıcak çay, derse dalıp unuttuğundan soğuyordu.
O gün de kısa bölümleri sırayla öğrencilerine okuttu, arada bir küçük notlar da aldırdı. Önemli konuları yazdırırken öğrencilerinden birinin üzerindeki hırkanın kolunu elinin üzerine doğru çekiştirdiğini gördü. Yazdırmayı bitirince bu öğrencisine seslendi:
-Ayla, kaldığımız yerden oku kızım.
Ayla, hırkanın kollarını parmak uçlarına kadar çekerek elleri arasına kitabı aldı, okumaya başladı. Yıldız öğretmen az sonra sordu:
-Ayla, eline bir şey mi oldu kızım?
-Yok, hocam.
-İyi misin, hasta falan değilsin değil mi?
-İyiyim hocam.
-Hırkanın kollarını ellerine çekiyorsun da
-Hocam burası soğuk da biraz
-Sen neredesin şimdi?
-Evimizin bir odasında
-Kalorifer yanan bir yere geç kızım.
-Biz gündüz yakmıyoruz hocam, yaksak da ısınmıyor zaten
-Ne zaman yakıyorsunuz?
-Akşamları
-Tamam kızım peki, derse devam edelim, dedi.
Yıldız öğretmen dumanı tüten çayı bu sefer de içemedi. Son dersten sonra telefondan Ayla’yı aradı, konuştular. Hasta bir babası varmış, ağabeyi başka bir şehirde çalışarak aileyi geçindirmeye uğraşıyormuş. Annesi, yengesi, iki yeğeni, ablası ve kardeşleri varmış. Her birinin durumuyla ilgili ayrı ayrı sorular sordu Yıldız öğretmen.
O akşam evdeki gündem, Ayla ve ailesiydi. ‘Ne yapabiliriz?’ diyorlardı. Salgın ve salgın yasakları vardı, duruma göre davranmak gerekiyordu. Sonunda bir yol buldular. Ertesi gün Yıldız öğretmen yine Ayla’yı aradı.
-Ayla, şimdi ben senin telefonuna bir mesajla şifre göndereceğim. Bu şifreyle belirlenen yerden alışveriş yapabileceksiniz. Bir de anne-babana söyle kaloriferi yaksınlar, gereken destek size gelecek tamam mı kızım.
-Tamam hocam, dedi Ayla.
Yıldız öğretmen sonraki dersini bekledi. Ayla’nın elleri açıktı, ellerinden biriyle de kalem tutuyordu. Yıldız içinin huzurla dolduğunu duyumsadı ve o gün hazırladığı sıcak çayını unutmadan ve soğutmadan içti. Çay lezzetliydi, dışarıda hızını artıran kar da çoktan çatıları örtmüştü.
AYAKKABI TAMİRCİSİ
İki üniversite öğrencisi bir gün önce geldikleri ayakkabı tamircisine yine gelmişlerdi. Bunlardan birisinin tamir ettireceği bir ayakkabısı vardı.
-Abi, bize yarın gelin demiştin ya, biz geldik, ayakkabı tamiri için.
-Tamam bırakın ayakkabıları.
-Ayakkabı ayağımda.
-Ben size yarın başka bir ayakkabı giyip gelin, tamir edilecek olanları da buraya bırakın demiştim.
-Biz öyle anlamadık ki
-E sonra uygun olduğunda bırakın öyleyse
-Abi, benim başka ayakkabım yok ki
Tamirci, babasıyla aynı işi yapıyordu. Baba elli yaş üzeri gibi, oğlu da otuzlarda gösteriyordu. Oğlu da babası da ellerindeki işi birkaç saniye durdurarak birbirlerine baktılar. Genç olan tamirci, kız öğrenciye dönerek konuşmaya başladı:
-Peki o zaman, oturun şu taburelere, şu terlikleri de giyin şimdilik. Ben ayakkabılara bir bakayım.
Tamirci, ayakkabıları eline aldı. Bekleyen iki kız öğrenci, karlı ve sulu yollardan geçip geldikleri için ayakkabılar ıslaktı. Ayakkabının tabanında birkaç yerden kırıklar vardı, yanları da zaten çoktandır yırtık, sökük, delikti. Bu yüzden esasında ayakkabı tamir edilecek durumda da değildi. Babası, oğluna seslendi:
-Sen elindeki işi bana ver, bu ayakkabıları tamir et, dedi. Genç tamirci ayakkabıları, cama yakın yere kurulmuş saç sobanın yakınına ıslaklığının az çok geçmesi için koydu.
O sırada dükkâna birisi daha girdi. Giyim kuşamından zengin birisi olduğu anlaşılıyordu. Hemen konuşmaya başladı:
-Benim yılan derisi bir çizmem var, herkese güvenemiyorum. Bir arkadaşım burayı önerdi, bakabilir misiniz, derken çantasındaki çizmeyi çıkartıp uzattı. Tamirci:
-Yaparız, bırakın, yarın alırsınız.
-Ama ben ayakkabımı bir yerde bırakmaya güvenemiyorum, bir şey olur derisine, çizilir falan diye, şimdi yapabilir misiniz?
Tamirci baba ve oğlu yine birbirlerine baktılar.
-Olur yapalım, dedi genç tamirci. Şöyle buyurun oturun.
-Yok ben böyle beklerim, dedi genç hanım.
Genç tamirci çizmeyle biraz uğraştıktan sonra makineye uygun renkte bir iplik taktı ve çizmenin sökülen yan dikişlerini de dikip uzattı.
-Borcum nedir, dedi genç hanım
-Otuz beş yeter, dedi.
Kadın, tamircinin sürekli ayakkabılarla ve boyalarla uğraşmaktan tırnaklarının altı kararmış, rengi koyulaşmış ellerine dokunmamaya dikkat ederek parayı uzattı, teşekkür ederek çıkıp gitti.
Genç tamirci öğrencinin kurumaya bıraktığı ayakkabısını ellerine aldı. Önce yavaş yavaş ayakkabıların tüm tabanını söküp çıkardı. Ayakkabıların üst kısmını yine sobanın yakınına koydu. Sonra etrafını dolduran ayakkabılardan bir çiftini aldı, üstünü çıkardı, tabanının daha iyi, daha sağlam olması için biraz uğraştı. Sonra pek de kurumamış olan ayakkabı üstlerini aldı. Yırtıklarının içine uygun deriler yerleştirdi ve makinesinde dikti. Sonra yanlarda bulunan delik kısımlara uygun uzun deriler yerleştirdi ve oraları da iyice dikti. Ayakkabının üstündeki tüm dikişlerin üstünden de bir kez daha geçti. Sağlamladığı bu ayakkabı üstünü, hazırladığı ayakkabı altına yerleştirdi ve dikti. Ayakkabı boyalarına döndü, uygun renk bir boya aldı, iyice boyadı hatta bir de cilaladı. Yan tarafta asılı duran ayakkabı iplerinden rengi uygun bir çiftini çekip aldı, tamire başlarken çıkarıp attığı iplerin yerine onları düzgünce geçirdi. Neredeyse iki saattir uğraşıyordu. Yepyeni bir ayakkabı ortaya çıkarmıştı. İki üniversite öğrencisi, hayranlıkla bir sanatkâr soyluluğu içinde ayakkabıları tamir eden genç tamirciyi seyrederken zamanı unutmuşlardı. Parlayan ayakkabıyı, terlikle bekleyen genç kıza uzattı.
- Çok sağ olun, elinize sağlık. Borcum ne kadar abi?
-Yedi lira yeter.
- Yedi lira mı?
- Evet.
Babası hiç başını kaldırmıyor, konuşulanları duymuyor gibiydi.
- Abi yedi lira olur mu?
- E beş olsun yoksa paran sorun değil vermesen de olur.
- Abi ben az bulduğum için soruyorum.
- Yeter yeter, dedi genç tamirci lafı uzatmak istemeyerek.
Öğrenci, ayakkabıyı giydi, ayağa kalktı. Tertemiz ve sapasağlamdı, hiç deliği yoktu. Çıktığında eriyen karda yürürken ayaklarına artık sular dolmuyordu. Arkadaşına döndü:
- Ben bu işten hiçbir şey anlamadım, yedi lira olur mu ya? Tamir parası desem olmaz, ip parası desem ip bile daha pahalı, e boya desem yalnızca boyatsam bundan fazla eder. Bir de o kadar uğraştı, niye bu kadar az para istedi anlamadım.
Dükkânda baba ile oğlu konuşuyorlardı:
- Oğlum, keşke hiç para almasaydın.
- Almayacaktım baba da belki incinirler diye yedi lira demiş bulundum işte.
Ayakkabı o kadar güzel olmuş, öyle güzel tamir edilmişti ki daha yıllar yılı giyilebilirdi ve yıllar yılı da giyildi zaten. Bu iki öğrenci yaşadıkları bu olayı ancak yıllar sonra anlayabildiler. Kendilerine verilen ders o kadar güzel, o kadar anlamlı, o kadar değerliydi ki hiçbir üniversitenin hiçbir hocasının bu dersi vermeye gücü yetmezdi. Onlar bunu anladıklarında, ömür boyu öğrenci olma kararını da birlikte vermişlerdi. Öğrenci… Meğer o gün, hayat boyu sürecek ‘Soyluluk ve Erdem Okulunun’ son nefeste mezun olacak bu iki öğrencisi, en önemli derslerini bu iki ayakkabı tamircisinden almışlardı.