Evimizle o ev arasında bir ev vardı. Balkona çıktığım zaman bahçe gözlerimin önündeydi. Diğer bütün bahçelerle kıyaslandığında en güzel bahçenin o olduğu hemen fark edilirdi.
Bir amca ve teyze, neredeyse bütün günlerini orada geçirirlerdi. Bu sebeple ağaçlar çok bakımlıydı. Başka meyve ağaçları da vardı ama kiraz ağacı bize göre en önde olduğundan gözlerimi ondan ayıramazdım. Ayırmama gerek yok, zaten ağaç kendini gözümün içine içine sokardı.
Bahçe eve göre arka taraftaydı. Evin kapısı asfalta açılıyordu. Güzelliği hemen fark edilen, altı dükkan, üstü on daire olan bu apartmanın çocuklarından hiç birisini bahçede görmemiştim. Öğrendim ki bahçe kapısı sürekli kapalı tutuluyormuş, zaten duvarın üstü de tel örgülerle kapatılmıştı.
Bazı büyükler bu bakımlı bahçeden çiçeklerine toprak istemeye giderlerdi. Bin merasimle toprak verilirdi. Bu durum beni hep öfkelendirmiştir. Allah’ın toprağını vermeye nazlanıyorlardı. Ben anlamıyordum, ama toprak çok iyi cinsmiş. Zaten sürekli bellenir, çapalanır, hiç yabani ot bırakılmazdı.
Bahar yavaş yavaş yaza dönüşüyordu. Havalar ısındıkça balkonda oturma sürem artıyordu. Her balkona çıktığımda, komşunun kiraz ağacı, gözlerini gözlerime dikip, tebessüm ederek;
“ Gel” diyordu.
Sanki bana âşıktı. Kiraz ağacı ağaç değil, sanki komşunun güzel, tatlı, utangaç kızıydı.
Okulların kapanmasına az bir süre kalmıştı. Yazılılar, sözlüler bittiği için oynamaya daha çok vaktim oluyordu. Bu dönemde mahallemizdeki arkadaşların her birinin o kiraz ağacına vurgun olduğunu öğrenmiştim. Herkes ona âşık, o nazlı nazlı salınan, gün geçtikçe cazibesi artan bir dilber.
Saklambaç oynuyorduk. Hepimiz koşarak saklandık. Ben farkında olmadan, biraz çukurda olan bu bahçenin kapısının önüne gelmiştim. Çömeldim, görünmem mümkün değildi. Demir kapının kenarından bütün bahçe görünüyordu. Kiraz ağacı da beni gördü; yemyeşil yapraklar, yeni kızarmaya başlayan kirazlar.......
- Neden hiç gelmiyorsun?
- .............
- Hadi gel.
Dilim tutulmuştu, işte yine beni çağırıyordu.
- Ben günlerdir seni bekliyorum.
- .....( Cesaretimi topladım, heyecanımı yatıştırarak) Nasıl gelebilirim, kapı kilitli, sen tel örgüler arkasındasın.
- Demek sen gelmek istemiyorsun?
- Hayır elbette istiyorum.
- Gerçekten isteseydin mutlaka bir yol bulurdun.
Sesimi çıkaramadım, kirazların güzelliği beni büyülemişti. Ağzımı açsam bile ne diyeceğimi bilemiyordum.
Tepemde bir karaltı:
- Ne geziyorsun burada oğlum?
- Saklambaç oynuyorduk amca
- Git başka yerde oyna, görmeyeyim bir daha burada seni.
Çıktım, sobelendim. Duvarın kenarına oturdum. Arkadaþlarım da keyfimin kaçtığını fark ederek yanıma geldiler. Onlara adamın bana kızdığını anlattım. Çocukları sevmeyen bir insanın başka bir şeyi sevebilmesi mümkün müydü? Bu cümleyi kimden duydum bilemiyorum. Ama kim söylemişse güzel söylemiş. Artık bu adam, gözümde bütün dünya insanlarından nefret eden, eli kanlı bir katil, dünyayı kana bulayan zorba bir diktatördü. Üstelik benim sevdiğim o güzel kiraz ağacını da kapı ve tel örgüler ardına hapsetmişti.
Akşam üstü balkonda oturuyorduk. Hafif esintiler getiren ılık bir hava vardı.
- Kiraz ağacı kokar mı anne?
- Bilmem, herhalde kokmaz.
Hayır, annem, kiraz ağacının kokusunun olup olmadığını bilmiyordu. Kokmaz olur muydu? İşte bakın, dünyanın en güzel kokusu ağaçta bir nokta da toplanıyor, doğru burnuma geliyor, oradan beynimi doldurarak bütün iç dünyamı felç ediyordu. Kiraz ağaçları elbette kokuyor. Hem de dünyanın en güzel kokusuna sahipler.
İçimden anneme kızdım, çok şeyi bildiğini sanıyor ama gördüğünüz gibi kiraz ağacının kokusunun olup olmadığını bile bilmiyor. Biraz bilmiştir, ama gördünüz hiçbir işe yaramadı. Çevredeki kadınlara pek benzemez. Ben bazen böyle bir annem olduğu için seviniyorum, bazen de öyle şeyler söyler, öyle şeyler yapar ki beni çıldırtır. En çok eşref saatindeki konuşmalarını severim, o konuşmaya başlayınca ben de müthiş bir haz alırım, ikimiz adeta konuştuğumuz konuyu an be an yaşar gibi bir halet-i ruhiye içine gireriz. Bunu ona değil, size söylüyorum tabi. Ona söylesem, zaten yeterince bilmiş, biraz daha artırmayayım. Neyse fena değildir canım, gene de idare eder işte.
Annem doğal beslenmeyi seven bir insandır. Hazır meyve suyu yerine, bol meyve yenmesine taraftardır. İşte ellerinde meyve dolu tabaklarla geldi. Kiraz, erik, kayısı vs. Tabaktaki kirazla ağaçtakini karşılaştırdım. Tabaktaki daha sıcak bölgelerin kirazı olduğundan önce kızarmıştı. Koyu kırmızı ve çok tatlıydı. Ağaçtakiler henüz kızarmaya başlamıştı, yarısı beyazdı ama eminim dünyanın en tatlı kirazlarıydı.
- Kirazları neden yemedin oğlum?
- Canım istemiyor anne.
Annem gülerek;
- Nasıl canın istemez, sen tek kelimeyle bir kiraz canavarısın.
- Anne dışarı çıkacağım.
- Yemek vaktinde evde ol tamam mı?
- Tamam.
Çıktım. Hemen aynı yaşlardaki arkadaşlarla toplandık. Arkadaşlarım kirazlı bahçenin sahibine çok kızgındılar. Bahçeye düşen top için hepsine kızmış, topu patlatıp dışarı atmış. Geçen yıl bahçede yakaladığı birinin neredeyse kulağını koparıyormuş. Asık yüzlü, huysuz, dünyanın en kötü adamıydı. Dünyada ondan daha kötü, ikinci bir kişi olamazdı. ( Dünyayı yakından tanıyorum ya?!) Konuştukça ona olan kızgınlığım artıyor, onu bir kaşık suda boğmak parçalamak istiyordum. Vahşi, katil, azgın, zorba, diktatör, vatan haini, pis casus, sen bizden biri olamazsın.
Son cümlemle birlikte akşam ezanı okunmaya başladı. Annemle babam, beni camiye yönlendirmeye çalışıyorlardı. Ezan okunduğunda evde ise babam kendisiyle camiye götürmeye gayret ediyor, yoksa annem beni yollamaya çalışıyordu. Camiyi sevmeye başlamıştım. Arkadaşlarım da yavaş yavaş benimle geliyorlardı. Annemin dediğine göre, ben onların camiye gitmesine sebep olduğum için kat kat sevap kazanıyormuşum. Arkadaşlarım, benim;
- Hadi gidelim, dememi beklerlerdi. Caminin çeşmelerinde çabucak abdest alıp, büyük adam edasında namaza dururduk.
Biz duvarın üstünde kederli ve kızgın bir şekilde oturup, ne yapacağımız düşünürken, işte tam o esnada, vatan haini, casus başına beyaz takkesini takmış, seri adımlarla camiye akşam namazına gidiyordu.
- Hadi gidelim, dedim. Adamın arkasından gidiyorduk. Onunla aynı yeri paylaşmak durumundaydık. Birlikte olmak hiç hoşuma gitmemişti.
Biz camiye gittiğimizde, abdest alıp namaza durmak için hazırlanırken, bazı büyükler başımızı okşar, sanki bizi bakışlarıyla kucaklar, tebessüm ederek:
- Maşallah, barekallah, la kuvvete illa billah, derlerdi. Güzel bir şey olduğunu, annemden biliyorum, o da bir şeyi beğenince veya bir şeye sevinince böyle derdi. Bize böyle diyen amcaların nedense sevindiklerini hissediyordum.
Namaz bitti, camiden çıktık, yine dünyanın en azgın, eli kanlı katilinin ardında yürüyorduk. O evine döndü, biz duvarın kenarına oturduk. Hava hızla kararıyordu. Sanki karanlık etraftan ilgimizi koparıp, bir noktaya odaklanmamızı sağlıyordu. Tabi o nokta, sallanıp duran kiraz ağacıydı. Bir süre sessizlikten sonra;
- Yatsı vakti adam camiye gidince.....
Gerisini söylememe gerek yoktu. Herkes zamanı tespit etmenin, ne yapılacağını bilmenin, düşmanla savaşı başlatmanın verdiği rahatlıkla gülümsedi.
Evlerden sesler geliyordu. Akşam yemeğine çağırılıyorduk. Dağıldık. Yemeği yiyip balkona çıktığımda, sevgili kiraz ağacıma baktım. Alaca karanlık içinde, nazlı, uzun boylu bir güzel gibi esintiyle salınıp duruyordu.
- Gel, dedi
- Geleceğim dedim. Tebessüm etti.
- Beni çok bekletme
- Birazdan oradayım. Tebessümü arttı.
- Anne dışarı çıkıyorum.
- Seslendiğimde duyacağın yerde ol.
Çıktım, arkadaşlarım da çıktılar, beş kişi olmuştuk. Heyecanlıydık. Heyecanlı ve sessiz, arada bir saate ve gökyüzüne bakıyorduk. İşte ezan okunmaya başladı. Kirazlı bahçenin sahibi, anında kapıda göründü, gidiyordu. Düşman kaleyi terk etmişti. Biraz bekledik. Karanlıkta yavaşça;
- Hadi, dedim. Herkes ne yapacağını biliyordu. Duvarın dibine geldik. Biri eğildi, onun sırtına basarak duvara çıktık, en sonunda onun da elinden tutup duvarın üstüne çektik. Yavaşça tel örgüyü geçip bahçeye atladık, toprak yumuşacıktı. Ağacın altına geldik.
- İşte geldim, buradayım, dedim içimden.
Beşimiz birden kiraz ağacına saldırdık. Koparabildiğimiz kirazları ceplerimize, cepler dolunca da koynumuza doldurmaya başladık. Korkumuzdan ölecektik. Kirazın yaprakları yolunmuş, bazı dalları kırılmıştı.
Tuğrul:
- Yeter artık, hadi gidelim, kimse annesine söylemesin, dedi.
Cahit eğildi, omzuna basarak duvara çıktık, onu da çekerek yine tel örgüye takılmamaya gayret ederek, kapının üstüne geçtik ve teker teker atladık. Korkarak koşup, bir köşeye oturduk. Herkes kirazları yemeye başlamıştı.
- Daha tam olmamış
- Ham daha
- Çok yerseniz karnınız bozulur.
- Ne yapacağız bunları
- Ben eve götürsem annem kızar
- Atmayın yazık, nimettir, yiyip bitirelim.
Herkes kendine ait olanı zorla bitirmeye çalışırken annemin sesi geldi:
- Talhaaaa, Talhaaaa
- Efendim anne
- Kapıya gel, gezmeye gidiyoruz.
- Tamam anne.
Babam aşağıya inmiş, arabanın küllüğünü falan boşaltıyordu. Küçük kardeşim de inip yanımıza geldi ve tabi çekirdeklerden, herkesin avuçlarındakilerden durumu anladı.
- Al şunları anneme söyleme, dedim. Sus payını eline aldı.
- Nereden aldınız?
- Kamil Amca’nın bahçesinden.
- Yıkadınız mı?
Böyle sinir bir şeydir kardeşim.
- Yooo, nerede yıkayacağız
- Adam ağaçların hepsini ilaçlatmıştı, ya zehirlenirseniz
- Ye sen ye, hiçbir şey olmaz, biz yedik bak bir şey olmadı.
Her birini iyice silerek birkaç tane yedi. Beğenseydi, ortak olabilirdik, sırrımızı saklardı. Ama baktı ki tadı yok;
- Al bunları istemiyorum.
Eyvah, kardeşimin böyle yapması, her şeyi anneme anlatması anlamına gelir.
Tam tahmin ettiğim gibi oldu. Aşağıya inen annem, bir dakika sonra yanımızdaydı. Hepimize birden:
- Niye yaptınız bunu?
- ........
- Evinizde yok muydu yavrum?
- ..............
Annem de neticede bir kadın işte, erkeklerin dünyasını ve ölçülerini bilemez. şimdi hangimiz ona, bunun hırsızlık değil, “ güçlerin çatışması” veya “güçlerin boy ölçüşmesi”, dünyanın en kötü adamına verilmiş bir ceza, hatta kesilen topun alınmış intikamı olduğunu söyleyebilirdi? Söylesek ne anlardı?
- Şimdi beni iyi dinleyin, yarın sabah saat onda burada olacaksınız, iki kilo kiraz alacağım, götürüp adama vereceğim, siz de benimle gelip adamdan özür dileyeceksiniz tamam mı? Gelmeyen olursa ailesine haber veririm.
- Teyze o adam bizi öldürür.
- Topumu kestiği gibi beni de keser
Başımı eğdim, içimden haykırıyordum.
- Anne senden nefret ediyorum, sen dünyanın en kötü annesisin, öz oğlunu bu vahşi adamın dövmesine sebep olacaksın.
Ama o anda sesimi çıkaramadım, çünkü ; az ötemizde babam vardı.
Gece huzursuzluktan uyuyamadım. Adamın vahşi, cani çehresi gözümün önüne geliyor, beni korkutuyordu.
Annem balkon yıkıyordu. Derken bir adamın sesi gelmeye başladı, ben de çıktım. Gök gürlüyordu sanki, adam kuduruyor, çıldırıyor, sesi duyup balkona çıkanlara, bahçesine girip ağacını yolanları görüp görmediklerini soruyordu.
Yan evden bir yaşlı amca:
- İki kilo kiraz için, ne var bu kadar bağıracak, dedi.
Bu onu daha da kızdırdı. Kirazlarını çalanı bir bulursa, geberteceğini, öldüreceğini, bacaklarını kıracağını söylüyordu. Kirazlı bahçenin sahibi dakikalardır haykırıyordu. Sapsarı olmuştum.
Yaşlı amca;
- Sen de bir tabak toplayıp vereydin çocuklara, dedi. Ne kadar haklıydı adam.
- Daha oldu mu ki vereyim?
- Sanki olduğunda verirsin de....., diyerek içeri girdi.
Bu amca kirazlı bahçe ile bizim evin arasındaki evde oturuyordu. Epeyce yaşlıydı, yarısı siyah yarısı beyaz sakalları vardı. Cepleri her zaman dolu olurdu. şeker, üzüm, ceviz, en iyilerinden çikolatalar her zaman hazırdı. Camiye gidiş gelişi esnasında, elini cebine atar, ne çıkarsa çocuklara, çocukları gördüğü anda dağıtır, verirken hemen;
- Besmele çek, sağ elinle al, sağ elinle ye evladım, nasıl çekecektik yavrum, Euzübillahimineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim, hadi söyle bakayım, derdi.
Dopdolu avuca bakan çocuk, bir an önce vuslata ermek için, derhal aynı sözü tekrarlardı. Hepimiz onu görünce, bir şeyler bekleriz, o da hep hazırlıklıdır zaten. Annem bu amcayı çok seviyor. Geçenlerde bir gün babama;
- Murat Amca, liseden çıkıp yolun kenarındaki duvara tüneyen çocukların önüne çömelmiş, nasihat ediyordu yine. Ne iyi insan, yaşlılarımızın yüzde onu, onun gibi olsa, yeni nesil daha iyi olabilirdi, diyordu.
Annem, kirazlı bahçenin sahibine hâlâ dikkatlice bakıyordu. Biraz kızdığını anladım.
- Ahlâksız adam, dedi yavaşça, sonra işine devam etti.
Saat ona geliyordu, arkadaşlarım aşağıya mecburen gelmişlerdi. Annem onları gördü, anneme o kadar kızgındım ki bu konuyu hiç konuşmuyorduk, ama benim suratımdan bütün düşüncelerimi okuduğundan eminim.
- Yukarı gelin çocuklar, dedi.Geldiler.
- Hadi balkona çıkın , dedi.
Hep beraber çıktık, oturduk. Kimsenin sesi çıkmıyordu, annem içeri girdi, az sonra tepsi üzerinde koca bir tabak kirazla geldi.
- Alın yiyin çocuklar, bakın bunlar daha tatlı, daha güzel, hem de helal.
Şaşkın bakışlarımıza güldü.
- Bir daha asla çalmamanız şartıyla bu seferlik olayın üzerini örtüyoruz tamam mı?
Herkes gülümsemeye başladı, rahatlamıştık, durur muyuz, hemen kirazlara saldırdık. Gerçekten daha tatlı, daha güzeldi. Annem dünyanın en iyi, en olgun, en özel, en kiraz gibi kadınıdır, zaten her zaman böyle düşünüyordum, ne harikasın canım annem, seni seviyorum.
“Allah Allah bu kirazlar gerçekten de çok tatlı.”