KOŞUCU
- İyi koşamıyorsun, daha hızlı koşmalısın, daha hızlı olmalısın, ben olsam daha hızlı koşardım, dedi.
Durdu, onu sırtından indirdi ve:
- Hadi bakalım, dedi, böylece belki ben, tam da senin söylediğin gibi daha hızlı koşabilirim; sen de istediğin hızda koşabilirsin.
Kaldığı yerden koşmaya devam etti ve az sonra gözden kayboldu, öbürü ise az sonra yoruldu, tıkandı ve oturdu.
HEDEF
Dinlenme tesisinde, karşılıklı iki masada oturan iki kişi, gülümseyerek bakıyorlardı, belirsiz bir noktaya. Birincisi şöyle düşünüyordu:
- Evet, işte artık gidiyorum. Büyük şehrin yok eden kalabalığı, gürültüsü, hava kirliliği olmayacak hayatımda. Yerleşeceğim köyde alt katın, üst katın gürültüsünü dinlemek zorunda kalmayacağım; kuzular, koyunlar, inekler, tavuklar, ördekler arasında; bir ağaç altına oturduğumda kuş seslerini dinleyeceğim yeni bir hayat kuracağım kendime.
İkincisiyse şöyle düşünüyordu:
- Evet, işte artık gidiyorum. İnek, koyun gübrelerinden, saatsiz-zamansız çalışmalardan, beş on tavuk beş on ördekle ne ileri ne geri gitmeyen bir hayattan kurtulacağım artık. Büyük şehirde, ışıltılı, temiz caddelerde, düzgün giyeceklerle dolaşacağım, gübre kokusu olmayan bir apartmanda yaşayacağım artık; temiz, düzgün, güzel bir hayat kuracağım kendime…
KARANLIK
Ayaktaydı. Her an biraz daha uzayan gölgesine baktı ve hoşlandı.
Öyle bir an geldi ki güneş battı ve o anda gölge kayboluverdi. Ancak o zaman anladı, gölgenin kendisinin değil, arkasındaki güneşin eseri olduğunu. Zaten az sonra ne kadar aradıysa da karanlıkta kendisini bile bulamadı.
Ayten DURMUŞ, hertaraf.com-10.10.2018
Emek, hedefe yol yapmaktır. İnsan yaşadığı sürece, yollardan hazır bulduklarında yürüdüğü gibi, kendi hedeflerinin yollarını da yapmaya devam eder. Bazı büyük hedeflerin yolları ancak kuşaklar boyunca yapılabileceğinden, bunu bilen kişiler mevcut duruma aldırmadan emek vermeye devam ederler. Gün gelir, yol biter, hedefe ulaşılır.
İnsanın emek verdiği her şey, kendisine daha değerli, güzel ve özel gelir. Esasında ‘emek vermek’, tüm imkânları kullanmanın da adıdır. Emek vererek birtakım isteklerine ulaşanlar, emeğin ne kadar değerli bir şey olduğunu da bilirler.
Hiçbir şeye emek vermemiş kişiler emeğin kıymetini bilemezler. Onlar da ya beleşçi ya tembel ya mirasyedidirler. Üstelik her anlamda anne-babalarının çocuğu, dede-ninelerinin torunu veya falanca kişinin yakını olmanın hasadını yemeye devam ederler. Ülkemizde bunlardan çoktur. Ve bunlar, emek vermenin ne demek olduğunu bilmediklerinden, çok kolay insan harcarlar. Cehaletin insan harcaması ise artık her gün ‘doktora saldırmak, öğretmen dövmek’ şeklinde ekranlara gelmektedir.
İnsanı gerçek anlamda ‘erdemli ve üstün’ kılan şeyler verasetle geçmediği için, erdemlere ve üstünlüğe (Âl-i İmran Suresi/3:139) talip olan kişiler, istedikleri şeyler için çalışmaları, uğraşmaları gerektiğini bilirler. ‘Kişiye ancak çalıştığı vardır.’(Necm/53:39) buyuran Rabbimiz, bize bu işareti hem dünya için hem de ahiret için vermektedir.
Tembeller, ulaşamadıkları hayalleri için hep başkalarına kızar ve hep başkalarını suçlarlar. Gerektiği gibi çalışan kişiler ise ilerleyen yıllarda kimseye kızmaz, en fazla -daha çok çalışmadıkları için- kendilerine kızarlar. Anlamlı başarıların gerisinde her zaman bu türden yoğun bir emek bulunur.
Tüm emeği bir hedefe teksif etmek, hedefe ulaşmak açısından gereklidir. Ancak bu sürecin bağrında taşıdığı bir risk de bulunmaktadır. O da kişinin kendisinden, gerçeklerden, insanlardan, ülke ve dünya gündeminden kopmasıdır. Çünkü ülkemizde özellikle akademisyenlerde ve belli bir konuyla uzun süre uğraşanlarda, sanki ‘dünyanın mihveri olan yegâne konu onların uğraştığı alan’ ve sanki ‘onlar o kadar çok okudular ve çalıştılar ki kimse onlar kadar bilgili olamaz’ ve sanki ‘artık onların okuması öğrenmesi gereken hiçbir şey kalmamıştır, her şey için yeterli duruma gelmişlerdir’ şeklinde, derin bir kibre ve kendileri dışındaki çalışılan her konu ve çalışan her kişiye tepeden bakmalarına sebep olan bir ruh haline bürünebilmektedirler.
Ayten DURMUŞ, hertaraf.com-29.09.2018
OKULLAR AÇILDI. 2018-2019 eğitim ve öğretim yılında, açık öğretim öğrencileri dahil, Millî Eğitim Bakanlığına bağlı resmi ve özel okullarda 17 milyon 749 bin 876 öğrenci eğitim alacak. Bunların arasında son yıllarda zorunlu göç nedeniyle sayıları hayli artan (yaklaşık 500 bin civarında) yabancı öğrenciler de var. Yükseköğretim kurumlarında ise yaklaşık 100 bini yabancı olan 7 milyon 560 bin öğrenci bulunmakta. Yani toplamda 143 ülkenin nüfusundan daha fazla olan 25 milyon 309 bin 876 öğrenci eğitim-öğretim faaliyetine başlamış durumdadır.
VELİLER, evlatları için gereken ön hazırlığı yaparak çocuklarının ihtiyaçlarını gidermeye çalıştılar. Servis ihtiyacı varsa onun ayarlamasını yaptılar. Evde bir yeri veya çocuklarının odalarını, onların eğitimine uygun hale getirmeye çalıştılar. Eğitim ortamında, çocuğun farklı ihtiyaçları için ‘günlük veya haftalık’ harçlıklarını da vermeleri gerektiğini biliyor ve güçleri nispetinde veriyorlar. VE SONRA DİYORLAR Kİ: Biz veli olarak üzerimize düşeni yaptık, bundan sonrası okula yani öğretmenlere kalıyor.
MEB’de gereken hazırlığı yaptı, okulların elden geçirilmesi için ödenekleri gönderdi, bina ve malzeme eksiklerini tamamlamaya çalışıyor. Eksik öğretmenleri hızla atayarak tam kadro eğitime başlanması içi tüm imkânları seferber etmek için uğraş veriyor. Sık sık hizmet içi eğitimlerle öğretmenlerin teknolojik açıdan donanımını da geliştirmeye çalışıyor. Özellikle bizim kuşağın hayal dahi edemediği, tüm kitapların basılmış olarak MEB tarafından öğrencilere takdimi bile tek başına ‘Aferin’i hak ediyor. Tüm bu hazırlıklardan sonra MEB’DE DİYOR Kİ: Biz Bakanlık olarak üstümüze düşeni yaptık, bundan sonrası okula yani öğretmenlere ve öğrencilere kalıyor.
ÖĞRETMENLER de seminer dönemiyle birlikte yeni dönem için hazırlanmaya başladılar. Dersin işlenişiyle ilgili plan ve program hazırlıklarını, okullar açılmadan tamamladılar ta ki onlar da yeni eğitim-öğretim için her anlamda hazır olsunlar. Bunun için hem bireysel hem ailevi şartlarını hazır hale getirdiler. Ellerine, yeni eğitim-öğretim yılında ‘işlemek-anlatmak-öğretmek ve bunlardan sınav yapmak’ durumunda oldukları müfredatı alıp konulara baktıklarında ‘Acaba hepsini anlatmak için dersler yetecek mi?’ şeklinde bir soruyu sordular birbirlerine. VE SONRA DEDİLER Kİ: Biz, müfredatta yer alan konuları elimizden geldiğince anlatıp öğretmeye çalışacağız, öğrencilerin velisi değiliz ya a’dan z’ye her hususla ilgilenecek, zaten buna imkân da yok, bundan sonrası öğrencilere ve velilere kalıyor.
Eveeeeeet!
Ve gördük ki ‘öğretime ve not başarısına’ şartlanmış bu hengâme içerisinde;
‘Bu çocukları, kim, nasıl terbiye edecek?’
‘Bu çocuklara, bireysel, ailevî, toplumsal ahlâk ve görgü kurallarını kim öğretecek?’
‘Bu çocuklara, şahsiyet olmanın alt yapısını oluşturacak değerlerimizin eğitimini ve aktarımını kim yapacak?’ sorularının sorulması da cevaplanması da unutuldu. Bazı veli ve öğretmenlerin bireysel çabalarının da ‘ahlâkî eğitimi’ için yeterli olmayacağı aşikârdır.
UZMANLIK
Yine şikâyete başladı. Ortamdan, fiyatlardan, öğrencilerden, gençlerden, devletin yaptığı yanlışlardan, ülkenin yurt dışına yönelik tanıtım eksikliğinden, yabancı dil öğretimindeki yetersizliklerden, liyakatsiz atamalardan, torpille yaptırılan işlerden, çalışanların gayretsizliğinden, özelleştirmedeki hatalardan, herkesin kendi işini iyi yapması gerektiğinden söz etti. Bu ülkede, herkes, üstüne vazife olmayan işlerle uğraştığından ya da uzmanı olmadığı işlerle ilgili fikir beyan edip iş yaptığından ortaya çıkıyormuş tüm sorunlar.
Her konuda bir fikri vardı. Adeta herkes yapılacak her şeyi ona sorsa o da herkese işlerin nasıl yapılacağını tarif etse sanki rahatlayacak ve her şey yoluna girecekti. Bu uzun eleştiriyi dinleyen üç kişiden biri düşünmeden sordu:
- Hocam, siz hangi alanda uzmandınız?
- …
DOLMUŞÇU
Aldığı paranın üstünü uzattı, arkadaki öğrenci düşürdüğü kitaplarını toplarken. Kitapları görünce çok dönmeden konuşmaya başladı.
- Ben de Uluslararası İlişkiler okudum. Gazi de mi yapıyorsun yüksek lisansını, Emin Yılmaz dersinize giriyor mu? Onunla beraber okuduk, ikimiz de başarılı öğrencilerdik. Yüksek lisansımızı da beraber yaptık.
- Yaaa, dedi arkasındaki yolcu şaşkınlığını ifade için
- Sonra Emin okulda kaldı ve kariyerine devam etti. Şimdi doçent oldu galiba.
- Evet, dedi arkadaki yolcu huzursuz bir ses tonuyla
- Ben de uzun süre bazı sınavlara falan girdim fakat bir türlü istediğim yerlere giremedim. Sonra da babam ‘Oğlum, boş gezme al şu dolmuşu.’ dedi, kullandığı dolmuşu verdi elime.
- Neden siz de arkadaşınız gibi okuduğunuz okula girmediniz?
- Onun babası, bizim üniversitede hocaydı da… dedi ve dolmuşun yan camını sonuna kadar açtı.
TANIŞMA
Karısının sınava girdiği okuldan, onu almaya gelen adam, kimseyi dinlemeyerek içeri girdi ve karısından, yaşanan sorunla ilgili bilgili aldıktan sonra sınavı yapan öğretmenlerin arkasından yüksek bir sesle seslendi.
- Hocam, hocanım, bakar mısınız?
Sınavı yapan erkek ve kadın hocalar sese döndüler. Sınavda sorun yaşayan genç kadını görünce durumu anlayıp istemeseler de o tarafa yöneldiler. Genç adam, girilmesi yasak olan bir saatte okula girmiş, yanında da birkaç polis duruyordu. Kendini tanıtma gereği duydu:
- Ben hakimim, bu da karım, dedi.
Hocalardan birisi sinirle gülerek cevap verdi:
- İyi de burası da okul...
Kime sorsam yaşamak amacını
Durdu, dedi: Can toplamaya geldim.
Elde ne var, dediğim de dedi ki:
Çok sağırla konuştum, çok kör kılavuzumdu.
Meğer geçmişte kalmıyormuş hiçbir şey
Meğer her şey, hepimizle yürüyormuş adım adım
Bize kalan, bize gelen ve bizim olan
Ve kazandığımız her şey dört bir yanımızda…
Bunlar, ne canlı kalkan olabiliyor çevremizde
Ne de öldük deyip gömülmeye ‘Evet’ diyorlar
Ederini peşin peşin ödediğimiz de
Beleş gelen de borçlandığımız da
Koparırken gönül tellerimizi bir bir
Gidiyor, gidecek ne varsa gitmemesi gereken
Kalıyor, kalmaması gereken ne varsa
Bıkmadan usanmadan oynuyoruz kuklamızla
Gittiğim yollardan geri dönerken soğukkanlıydım
Ellerim boştu ancak umut doluydum, tepeden tırnağa
Tuttum kendimi, oturttum dizlerimin önüne
Dedim ki: Bak, ben pek bir şey bilmediğimi biliyorum
Gördüğümün arkasını da görüyor değilim
Sana ne çiçek dolu bir ova ne de serin sular verebilirim
Ve dahası ben ne bulunmaz bir insanım ne de bir düşüncesiz
Herkesin kendisine bir tekel kurduğu şu evrende
Ne baş üstünde baş ne ayak altında bir taş
Olmayı istemediğim bir hayatın içinde
Yaşamakta zorlandım. Onun için gülümsedim
‘Sen olursan çift başlılık olur.’ diyenlere
Baktım ve diyemedim: ‘Sen baş mısın ki?’
Ben, kendimin bile dostu ve yardımcısı olamazken sık sık
Görüyorsun üstelik kendimin düşmanı olduğum açık
İçimde suskun türküler, dudağımda sesi çıkmaz bir ıslık
Esintiye bindim, canım avuçlarımda
Yanında da iki damla gözyaşı
Ben geldim, ben geldim, ben geldim efendim
Açılır mı beklediğim kapınız…
Tek geldim, tek başıma geldim
Yalnızdım, yalnızım, yalnız…
PİŞMANLIK
Uzun süre kalacağı hastanede, yalnız kalması gerektiğini düşündüğü odada, birkaç gün önce yan yatağa getirilen yaşlı kadından rahatsız olarak:
- Tek kalıyordum da bugün çıkacağım anlaşılınca, bu teyzeyi getirdiler, dedi. Sonra kendinden, ne kadar çok çalıştığından ve evinin iş yerine uzaklığının onu ne kadar yorduğundan yakındı.
Ziyaretçisi, taşınması gerektiğini söyledi. Bir kurumda müdire olan ve hastane odasındaki yatağına oturmuş kadın, hüzünlü bir sima takınarak:
- Üç bin kitabımız var, nasıl taşınalım, dedi.
Gülümsedim.
- Kaçını okudun, demek istedim, diyemedim, hala pişmanım.
UZUN SESSİZLİK
- Geçen ay Pakistan’daydık, dedi ağzını yayarak yanındaki genç memura sonra ekledi:
- Sen gittim mi Pakistan’a?
Genç memur, ‘Hayır’ anlamında başını sallarken diğeri onun ağzını açmasına fırsat vermeden devam etti:
- Geçen hafta İtalya’ya üç günlük bir gezi yaptık, dedi ve ekledi:
- Sen gittim mi İtalya’ya?
- Hayır, dedi ve diğeri gördüklerini hiç sorulmadığı halde anlatmaya devam etti:
- Geçen yıl da Norveç’e gitmiştik, dediği anda beriki onun soru sormasına zaman vermeden konuşmaya başladı:
- Ben Norveç’e de gitmedim. Geçen yaz Nevşehir’e gittim. Ürgüp, Avanos, Göreme, Derinkuyu her yerini gezdim. Geçen ay da Antakya, Urfa, Antep, Mardin’deydim. Çok güzel bir gezi oldu. Bu hafta da Doğu Karadeniz turuna katıldım. Samsun, Trabzon, Rize… Ayder’de geceledim, Uzungöl’de kahvaltı ettim. Galiba sen de bunların hiçbirine gitmedin, değil mi, dedi.
- …………uzun bir sessizlik oldu cevap yerine
Ayten DURMUŞ, Kur'anî Hayat Dergisi (Sayı 2018/59)
RABB'İM!
Kırığımı bağladın, yaramı yine sardın
Bin parçaya bölünmüş nerem varsa onardın
Bağrıma taşlar basıp ağlarken gizli gizli
Sevgili, sen de benim gönlümü mü okşardın
Fıtrat; yaratılış, karakter, tabiat, mizaç, huy anlamlarına gelmektedir. Terim olarak ise Allah Teâlâ'nın, yarattıklarını, kendisini bilip tanıyacak ve idrak edecek bir kabiliyet üzere yaratmasıdır.
İnsanın, fıtrî özelliklerini doğru şekilde geliştirmesi ve kullanması, onun yaratıldığı doğru fıtrat üzerinde olmasını sağlar. Bunları yanlış kullanması ise kişinin kendi fıtratını bozması anlamına gelir. Bu durumdaki insan, farklı sebeplerle bazen ‘kendini kaybetmek’ denilebilecek durumları yaşar. Buna ‘insanın üzerinde yaratıldığı fıtrata yabancılaşması’ da denilebilir.
Fıtratına yabancılaşmış bir insanın kendisini gerçek fıtratına döndürmesi, esasında ‘gerçek kendini’ veya ‘kendi gerçeğini bulması’dır. Bu durum onun özellik, nitelik ve yeteneklerini doğru kullanmaya başlaması demektir. Esasında bu anlamdaki dönüşe Kuran ‘tövbe’ der. Bu, kişinin tahrife uğramış eski kendinden, olması gereken aslî kendine dönüşüdür.
İnsanın fıtratına yabancılaşmasına sebep olan bazı durumlar ve dönüş imkânları
* Haramları rahatsız olmadan yapmak, fıtrata yabancılaşmaya sebep olan en önemli husustur. Haramların yapılmasında ve yaygınlaştırılmasında, şeytanın dostları olan insan şeytanları etkilidir. Bizler böyle kişilere karşı: ‘Ey inananlar, (insan) şeytan(ların)ın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, şüphesiz o, fuhşu ve kötülüğü emreder.’(Nur 24/21); ‘Sen onlardan güzel bir hicretle hicret et.’ (Müzzemmil 73/10) denilerek uyarılır ve ‘Keşke falancayı dost edinmeseydim.’(Furkan 25/28) diyebileceğimiz bir gün gelmeden önce, hangi izler üzerinde yürüdüğümüze dikkat etmeye çağırılırız. Sorunlu eylemleri rahatlıkla yapan kişilerden uzaklaşmak, önemli bir korunma yoludur. Çünkü insan, yanlışı rahatsız olmadan yapanların varlığı ve çokluğundan etkilenebilir. Kötülüğün yapıldığı mekânlara giden yollar da vardır. O yola düşen, oraya varır, bu da korkunç sonun başlangıcı olur. Hayat yolu yanlışa düşenin, düzelmek ve arınmak için kullanması gereken üç merhalesi vardır:
1. Yanlış eylemlerden uzak durmak
2. Harama alışmış kişilerden uzak durmak
3. Haramların işlendiği yerlerden uzak durmak
Yine de insanın günah işlemeyen bir varlık olması mümkün değildir. Ancak, kişinin işlediği günahlar karşısındaki tavrı, onun yol haritasını oluşturur. Ya bu yolda düşe kalka yürümeyi öğrenecek ya da düştüğü bir yerde kalacaktır. Yenmesi yasaklanmış meyveyi yeme gibi bir yanlışa düşen Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın durumu buna örnektir. Onlar, düşe kalka da olsa yürümeyi öğrendiler ve bize de öğrettiler. Her kim ki günah ve haram olan şeyleri işler sonra aklı başına gelir, tıpkı o ikisi gibi: ‘Ey Rabbimiz! Kendimize yazık ettik. Şayet sen kusurumuzu örtüp, bize merhamet etmezsen, en büyük hüsrana uğrayanlardan oluruz.’(Araf 7/23) diyerek durumlarını düzeltirlerse bu gerçek bir kurtuluş ve fıtrata dönüş olur. Defalar kere anlatılan bu kıssa, esasında bize şunu da öğretmektedir: Ey atalarının yollarını kutsayıp ‘Atalarımızı böyle yaparken bulduk, Allah da bunu bize emretti.’(Şuara 26/74) diyerek yanlışlarını savunanlar! Unutmayın, ilk atanız Âdem yanılmıştı, sonrakiler de yanılabilir.
Kaybolsam ne olur bu şehirde
Bir daha kaybolmazdım
Bu hepsi birbirinde yok olmuş
Bu hepsi birbirine benzeyen
Şahsiyetsiz sokaklarda
Aramazdım geçip gitmiş
Ne varsa gözümde kalan
Ne varsa ardından bakakaldığım.
Yaşamak istemiyorum
Efendilerini doğuranlarla
Doğurduklarını öldürenlerin
Kol kola güldüğü bu yerlerde
Beni çiçeklerin yeşil açtığı
Yaprakların arasında kaybolan
Kaybolacağım yerlere götür
Boş sözlerin asıldığı yerlere
Dağa tekme atan bir çocuk öfkesiyle
Yaşamak yeryüzünde, nereye kadar
Ninni benim öfkelerim, ninni de ninni
Hanimiş de kuzumun yaptığı kâğıt gemi
Bizi alıp götürsün Nuh’un ardından
Bizi korusun tufandan, kayalıktan
Soran var mı içimdeki tufandan
Soran var mı içimdeki nirandan
Kaportası güzel kişiler vardır
Tıpkı güzel sesler gibi fakat sözü yok
Dünyayı çevrelerinde dönüyor sanır bunlar
Ne dünyası, hatta bütün evreni
Kim söyleyecek bunlara kim
Bir toz zerresi kadar bile olmadıklarını
Tevazusuz, hadsiz, edepsiz
Çiçekleri koklamak da neyin nesidir.
Müekked vahşet karşısında
Hüsnü ta’lil, teşbih, istiare
Müebbede mahkûm olmadığım yıllarda
Yaşayacağım bir dünya kurmak istedim
Her genç gibi… Olmadı
Yaşadığım dünya beni kurdu
Oturttu, gönlümde kanatlanmış ne varsa
Vurdu şakağından hayallerimi