KOŞUCU

          KOŞUCU

-                 İyi koşamıyorsun, daha hızlı koşmalısın, daha hızlı olmalısın, ben olsam daha hızlı koşardım, dedi.

Durdu, onu sırtından indirdi ve:

-                 Hadi bakalım, dedi, böylece belki ben, tam da senin söylediğin gibi daha hızlı koşabilirim; sen de istediğin hızda koşabilirsin.

Kaldığı yerden koşmaya devam etti ve az sonra gözden kayboldu, öbürü ise az sonra yoruldu, tıkandı ve oturdu.

          HEDEF

                  Dinlenme tesisinde, karşılıklı iki masada oturan iki kişi, gülümseyerek bakıyorlardı, belirsiz bir noktaya. Birincisi şöyle düşünüyordu:

-                 Evet, işte artık gidiyorum. Büyük şehrin yok eden kalabalığı, gürültüsü, hava kirliliği olmayacak hayatımda. Yerleşeceğim köyde alt katın, üst katın gürültüsünü dinlemek zorunda kalmayacağım; kuzular, koyunlar, inekler, tavuklar, ördekler arasında; bir ağaç altına oturduğumda kuş seslerini dinleyeceğim yeni bir hayat kuracağım kendime.

İkincisiyse şöyle düşünüyordu:

-                 Evet, işte artık gidiyorum. İnek, koyun gübrelerinden, saatsiz-zamansız çalışmalardan, beş on tavuk beş on ördekle ne ileri ne geri gitmeyen bir hayattan kurtulacağım artık. Büyük şehirde, ışıltılı, temiz caddelerde, düzgün giyeceklerle dolaşacağım, gübre kokusu olmayan bir apartmanda yaşayacağım artık; temiz, düzgün, güzel bir hayat kuracağım kendime…

         KARANLIK

                  Ayaktaydı. Her an biraz daha uzayan gölgesine baktı ve hoşlandı.

                 Öyle bir an geldi ki güneş battı ve o anda gölge kayboluverdi. Ancak o zaman anladı, gölgenin kendisinin değil, arkasındaki güneşin eseri olduğunu. Zaten az sonra ne kadar aradıysa da karanlıkta kendisini bile bulamadı. 

EMEKSİZ YEMEĞE ALIŞMAK

Ayten DURMUŞ, hertaraf.com-10.10.2018

Emek, hedefe yol yapmaktır. İnsan yaşadığı sürece, yollardan hazır bulduklarında yürüdüğü gibi, kendi hedeflerinin yollarını da yapmaya devam eder. Bazı büyük hedeflerin yolları ancak kuşaklar boyunca yapılabileceğinden, bunu bilen kişiler mevcut duruma aldırmadan emek vermeye devam ederler. Gün gelir, yol biter, hedefe ulaşılır.

İnsanın emek verdiği her şey, kendisine daha değerli, güzel ve özel gelir. Esasında ‘emek vermek’, tüm imkânları kullanmanın da adıdır. Emek vererek birtakım isteklerine ulaşanlar, emeğin ne kadar değerli bir şey olduğunu da bilirler.

Hiçbir şeye emek vermemiş kişiler emeğin kıymetini bilemezler. Onlar da ya beleşçi ya tembel ya mirasyedidirler. Üstelik her anlamda anne-babalarının çocuğu, dede-ninelerinin torunu veya falanca kişinin yakını olmanın hasadını yemeye devam ederler. Ülkemizde bunlardan çoktur. Ve bunlar, emek vermenin ne demek olduğunu bilmediklerinden, çok kolay insan harcarlar. Cehaletin insan harcaması ise artık her gün ‘doktora saldırmak, öğretmen dövmek’ şeklinde ekranlara gelmektedir.

İnsanı gerçek anlamda ‘erdemli ve üstün’ kılan şeyler verasetle geçmediği için, erdemlere ve üstünlüğe (Âl-i İmran Suresi/3:139) talip olan kişiler, istedikleri şeyler için çalışmaları, uğraşmaları gerektiğini bilirler. ‘Kişiye ancak çalıştığı vardır.’(Necm/53:39) buyuran Rabbimiz, bize bu işareti hem dünya için hem de ahiret için vermektedir.

Tembeller, ulaşamadıkları hayalleri için hep başkalarına kızar ve hep başkalarını suçlarlar. Gerektiği gibi çalışan kişiler ise ilerleyen yıllarda kimseye kızmaz, en fazla -daha çok çalışmadıkları için- kendilerine kızarlar. Anlamlı başarıların gerisinde her zaman bu türden yoğun bir emek bulunur. 

Tüm emeği bir hedefe teksif etmek, hedefe ulaşmak açısından gereklidir.  Ancak bu sürecin bağrında taşıdığı bir risk de bulunmaktadır. O da kişinin kendisinden, gerçeklerden, insanlardan, ülke ve dünya gündeminden kopmasıdır. Çünkü ülkemizde özellikle akademisyenlerde ve belli bir konuyla uzun süre uğraşanlarda, sanki ‘dünyanın mihveri olan yegâne konu onların uğraştığı alan’ ve sanki ‘onlar o kadar çok okudular ve çalıştılar ki kimse onlar kadar bilgili olamaz’ ve sanki ‘artık onların okuması öğrenmesi gereken hiçbir şey kalmamıştır, her şey için yeterli duruma gelmişlerdir’ şeklinde, derin bir kibre ve kendileri dışındaki çalışılan her konu ve çalışan her kişiye tepeden bakmalarına sebep olan bir ruh haline bürünebilmektedirler.

BU ÇOCUKLARI KİM EĞİTECEK?

Ayten DURMUŞ, hertaraf.com-29.09.2018

OKULLAR AÇILDI. 2018-2019 eğitim ve öğretim yılında, açık öğretim öğrencileri dahil, Millî Eğitim Bakanlığına bağlı resmi ve özel okullarda 17 milyon 749 bin 876 öğrenci eğitim alacak. Bunların arasında son yıllarda zorunlu göç nedeniyle sayıları hayli artan (yaklaşık 500 bin civarında) yabancı öğrenciler de var. Yükseköğretim kurumlarında ise yaklaşık 100 bini yabancı olan 7 milyon 560 bin öğrenci bulunmakta. Yani toplamda 143 ülkenin nüfusundan daha fazla olan 25 milyon 309 bin 876 öğrenci eğitim-öğretim faaliyetine başlamış durumdadır.

VELİLER, evlatları için gereken ön hazırlığı yaparak çocuklarının ihtiyaçlarını gidermeye çalıştılar. Servis ihtiyacı varsa onun ayarlamasını yaptılar. Evde bir yeri veya çocuklarının odalarını, onların eğitimine uygun hale getirmeye çalıştılar. Eğitim ortamında, çocuğun farklı ihtiyaçları için ‘günlük veya haftalık’ harçlıklarını da vermeleri gerektiğini biliyor ve güçleri nispetinde veriyorlar. VE SONRA DİYORLAR Kİ: Biz veli olarak üzerimize düşeni yaptık, bundan sonrası okula yani öğretmenlere kalıyor.

MEB’de gereken hazırlığı yaptı, okulların elden geçirilmesi için ödenekleri gönderdi, bina ve malzeme eksiklerini tamamlamaya çalışıyor. Eksik öğretmenleri hızla atayarak tam kadro eğitime başlanması içi tüm imkânları seferber etmek için uğraş veriyor. Sık sık hizmet içi eğitimlerle öğretmenlerin teknolojik açıdan donanımını da geliştirmeye çalışıyor. Özellikle bizim kuşağın hayal dahi edemediği, tüm kitapların basılmış olarak MEB tarafından öğrencilere takdimi bile tek başına ‘Aferin’i hak ediyor. Tüm bu hazırlıklardan sonra MEB’DE DİYOR Kİ: Biz Bakanlık olarak üstümüze düşeni yaptık, bundan sonrası okula yani öğretmenlere ve öğrencilere kalıyor.

ÖĞRETMENLER de seminer dönemiyle birlikte yeni dönem için hazırlanmaya başladılar. Dersin işlenişiyle ilgili plan ve program hazırlıklarını, okullar açılmadan tamamladılar ta ki onlar da yeni eğitim-öğretim için her anlamda hazır olsunlar. Bunun için hem bireysel hem ailevi şartlarını hazır hale getirdiler. Ellerine, yeni eğitim-öğretim yılında ‘işlemek-anlatmak-öğretmek ve bunlardan sınav yapmak’ durumunda oldukları müfredatı alıp konulara baktıklarında ‘Acaba hepsini anlatmak için dersler yetecek mi?’ şeklinde bir soruyu sordular birbirlerine. VE SONRA DEDİLER Kİ: Biz, müfredatta yer alan konuları elimizden geldiğince anlatıp öğretmeye çalışacağız, öğrencilerin velisi değiliz ya a’dan z’ye her hususla ilgilenecek, zaten buna imkân da yok, bundan sonrası öğrencilere ve velilere kalıyor.

Eveeeeeet!

Ve gördük ki ‘öğretime ve not başarısına’ şartlanmış bu hengâme içerisinde;

‘Bu çocukları, kim, nasıl terbiye edecek?’

‘Bu çocuklara, bireysel, ailevî, toplumsal ahlâk ve görgü kurallarını kim öğretecek?’

‘Bu çocuklara, şahsiyet olmanın alt yapısını oluşturacak değerlerimizin eğitimini ve aktarımını kim yapacak?’ sorularının sorulması da cevaplanması da unutuldu. Bazı veli ve öğretmenlerin bireysel çabalarının da ‘ahlâkî eğitimi’ için yeterli olmayacağı aşikârdır.

UZMANLIK

   UZMANLIK

   Yine şikâyete başladı. Ortamdan, fiyatlardan, öğrencilerden, gençlerden, devletin yaptığı yanlışlardan, ülkenin yurt dışına yönelik tanıtım eksikliğinden, yabancı dil öğretimindeki yetersizliklerden, liyakatsiz atamalardan, torpille yaptırılan işlerden, çalışanların gayretsizliğinden, özelleştirmedeki hatalardan, herkesin kendi işini iyi yapması gerektiğinden söz etti. Bu ülkede, herkes, üstüne vazife olmayan işlerle uğraştığından ya da uzmanı olmadığı işlerle ilgili fikir beyan edip iş yaptığından ortaya çıkıyormuş tüm sorunlar.

Her konuda bir fikri vardı. Adeta herkes yapılacak her şeyi ona sorsa o da herkese işlerin nasıl yapılacağını tarif etse sanki rahatlayacak ve her şey yoluna girecekti. Bu uzun eleştiriyi dinleyen üç kişiden biri düşünmeden sordu:

-  Hocam, siz hangi alanda uzmandınız?

-  …

    DOLMUŞÇU

   Aldığı paranın üstünü uzattı, arkadaki öğrenci düşürdüğü kitaplarını toplarken. Kitapları görünce çok dönmeden konuşmaya başladı.

-  Ben de Uluslararası İlişkiler okudum. Gazi de mi yapıyorsun yüksek lisansını, Emin Yılmaz dersinize giriyor mu? Onunla beraber okuduk, ikimiz de başarılı öğrencilerdik. Yüksek lisansımızı da beraber yaptık.

-  Yaaa, dedi arkasındaki yolcu şaşkınlığını ifade için

-  Sonra Emin okulda kaldı ve kariyerine devam etti. Şimdi doçent oldu galiba.

-  Evet, dedi arkadaki yolcu huzursuz bir ses tonuyla

-  Ben de uzun süre bazı sınavlara falan girdim fakat bir türlü istediğim yerlere giremedim. Sonra da babam ‘Oğlum, boş gezme al şu dolmuşu.’ dedi, kullandığı dolmuşu verdi elime.

-  Neden siz de arkadaşınız gibi okuduğunuz okula girmediniz?

-  Onun babası, bizim üniversitede hocaydı da… dedi ve dolmuşun yan camını sonuna kadar açtı.

 

   TANIŞMA

   Karısının sınava girdiği okuldan, onu almaya gelen adam, kimseyi dinlemeyerek içeri girdi ve karısından, yaşanan sorunla ilgili bilgili aldıktan sonra sınavı yapan öğretmenlerin arkasından yüksek bir sesle seslendi.

-        Hocam, hocanım, bakar mısınız?

Sınavı yapan erkek ve kadın hocalar sese döndüler. Sınavda sorun yaşayan genç kadını görünce durumu anlayıp istemeseler de o tarafa yöneldiler. Genç adam, girilmesi yasak olan bir saatte okula girmiş, yanında da birkaç polis duruyordu. Kendini tanıtma gereği duydu:

-        Ben hakimim, bu da karım, dedi.

Hocalardan birisi sinirle gülerek cevap verdi:

-        İyi de burası da okul...

BEN GELDİM

Kime sorsam yaşamak amacını

Durdu, dedi: Can toplamaya geldim.

Elde ne var, dediğim de dedi ki:

Çok sağırla konuştum, çok kör kılavuzumdu.

Meğer geçmişte kalmıyormuş hiçbir şey

Meğer her şey, hepimizle yürüyormuş adım adım

Bize kalan, bize gelen ve bizim olan

Ve kazandığımız her şey dört bir yanımızda…

Bunlar, ne canlı kalkan olabiliyor çevremizde

Ne de öldük deyip gömülmeye ‘Evet’ diyorlar

Ederini peşin peşin ödediğimiz de

Beleş gelen de borçlandığımız da

Koparırken gönül tellerimizi bir bir

Gidiyor, gidecek ne varsa gitmemesi gereken

Kalıyor, kalmaması gereken ne varsa

Bıkmadan usanmadan oynuyoruz kuklamızla

Gittiğim yollardan geri dönerken soğukkanlıydım

Ellerim boştu ancak umut doluydum, tepeden tırnağa

Tuttum kendimi, oturttum dizlerimin önüne

Dedim ki: Bak, ben pek bir şey bilmediğimi biliyorum

Gördüğümün arkasını da görüyor değilim

Sana ne çiçek dolu bir ova ne de serin sular verebilirim

Ve dahası ben ne bulunmaz bir insanım ne de bir düşüncesiz

Herkesin kendisine bir tekel kurduğu şu evrende

Ne baş üstünde baş ne ayak altında bir taş

Olmayı istemediğim bir hayatın içinde

Yaşamakta zorlandım. Onun için gülümsedim

‘Sen olursan çift başlılık olur.’ diyenlere

Baktım ve diyemedim: ‘Sen baş mısın ki?’

Ben, kendimin bile dostu ve yardımcısı olamazken sık sık

Görüyorsun üstelik kendimin düşmanı olduğum açık

İçimde suskun türküler, dudağımda sesi çıkmaz bir ıslık

Esintiye bindim, canım avuçlarımda

Yanında da iki damla gözyaşı

Ben geldim, ben geldim, ben geldim efendim

Açılır mı beklediğim kapınız…

Tek geldim, tek başıma geldim

Yalnızdım, yalnızım, yalnız…

PİŞMANLIK

         PİŞMANLIK

        Uzun süre kalacağı hastanede, yalnız kalması gerektiğini düşündüğü odada, birkaç gün önce yan yatağa getirilen yaşlı kadından rahatsız olarak:

-       Tek kalıyordum da bugün çıkacağım anlaşılınca, bu teyzeyi getirdiler, dedi. Sonra kendinden, ne kadar çok çalıştığından ve evinin iş yerine uzaklığının onu ne kadar yorduğundan yakındı.

Ziyaretçisi, taşınması gerektiğini söyledi. Bir kurumda müdire olan ve hastane odasındaki yatağına oturmuş kadın, hüzünlü bir sima takınarak:

-        Üç bin kitabımız var, nasıl taşınalım, dedi.

Gülümsedim.

-        Kaçını okudun, demek istedim, diyemedim, hala pişmanım.

 

           UZUN SESSİZLİK

-         Geçen ay Pakistan’daydık, dedi ağzını yayarak yanındaki genç memura sonra ekledi:

-         Sen gittim mi Pakistan’a?

         Genç memur, ‘Hayır’ anlamında başını sallarken diğeri onun ağzını açmasına fırsat vermeden devam etti:

-        Geçen hafta İtalya’ya üç günlük bir gezi yaptık, dedi ve ekledi:

-        Sen gittim mi İtalya’ya?

-        Hayır, dedi ve diğeri gördüklerini hiç sorulmadığı halde anlatmaya devam etti:

-        Geçen yıl da Norveç’e gitmiştik, dediği anda beriki onun soru sormasına zaman vermeden konuşmaya başladı:

-        Ben Norveç’e de gitmedim. Geçen yaz Nevşehir’e gittim. Ürgüp, Avanos, Göreme, Derinkuyu her yerini gezdim. Geçen ay da Antakya, Urfa, Antep, Mardin’deydim. Çok güzel bir gezi oldu. Bu hafta da Doğu Karadeniz turuna katıldım. Samsun, Trabzon, Rize… Ayder’de geceledim, Uzungöl’de kahvaltı ettim. Galiba sen de bunların hiçbirine gitmedin, değil mi, dedi.

-        …………uzun bir sessizlik oldu cevap yerine

FITRATA DÖNÜŞ ZAMANLARI

Ayten DURMUŞ, Kur'anî Hayat Dergisi (Sayı 2018/59)

RABB'İM!

Kırığımı bağladın, yaramı yine sardın

Bin parçaya bölünmüş nerem varsa onardın

Bağrıma taşlar basıp ağlarken gizli gizli

Sevgili, sen de benim gönlümü mü okşardın

Fıtrat; yaratılış, karakter, tabiat, mizaç, huy anlamlarına gelmektedir. Terim olarak ise Allah Teâlâ'nın, yarattıklarını, kendisini bilip tanıyacak ve idrak edecek bir kabiliyet üzere yaratmasıdır.

İnsanın, fıtrî özelliklerini doğru şekilde geliştirmesi ve kullanması, onun yaratıldığı doğru fıtrat üzerinde olmasını sağlar. Bunları yanlış kullanması ise kişinin kendi fıtratını bozması anlamına gelir. Bu durumdaki insan, farklı sebeplerle bazen ‘kendini kaybetmek’ denilebilecek durumları yaşar. Buna ‘insanın üzerinde yaratıldığı fıtrata yabancılaşması’ da denilebilir.

Fıtratına yabancılaşmış bir insanın kendisini gerçek fıtratına döndürmesi, esasında ‘gerçek kendini’ veya ‘kendi gerçeğini bulması’dır. Bu durum onun özellik, nitelik ve yeteneklerini doğru kullanmaya başlaması demektir. Esasında bu anlamdaki dönüşe Kuran ‘tövbe’ der. Bu, kişinin tahrife uğramış eski kendinden, olması gereken aslî kendine dönüşüdür.  

İnsanın fıtratına yabancılaşmasına sebep olan bazı durumlar ve dönüş imkânları

* Haramları rahatsız olmadan yapmak, fıtrata yabancılaşmaya sebep olan en önemli husustur. Haramların yapılmasında ve yaygınlaştırılmasında, şeytanın dostları olan insan şeytanları etkilidir. Bizler böyle kişilere karşı: ‘Ey inananlar, (insan) şeytan(ların)ın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, şüphesiz o, fuhşu ve kötülüğü emreder.’(Nur 24/21); ‘Sen onlardan güzel bir hicretle hicret et.’ (Müzzemmil 73/10) denilerek uyarılır ve ‘Keşke falancayı dost edinmeseydim.’(Furkan 25/28) diyebileceğimiz bir gün gelmeden önce, hangi izler üzerinde yürüdüğümüze dikkat etmeye çağırılırız. Sorunlu eylemleri rahatlıkla yapan kişilerden uzaklaşmak, önemli bir korunma yoludur. Çünkü insan, yanlışı rahatsız olmadan yapanların varlığı ve çokluğundan etkilenebilir. Kötülüğün yapıldığı mekânlara giden yollar da vardır. O yola düşen, oraya varır, bu da korkunç sonun başlangıcı olur. Hayat yolu yanlışa düşenin, düzelmek ve arınmak için kullanması gereken üç merhalesi vardır:

1. Yanlış eylemlerden uzak durmak

2. Harama alışmış kişilerden uzak durmak

3. Haramların işlendiği yerlerden uzak durmak

Yine de insanın günah işlemeyen bir varlık olması mümkün değildir. Ancak, kişinin işlediği günahlar karşısındaki tavrı, onun yol haritasını oluşturur. Ya bu yolda düşe kalka yürümeyi öğrenecek ya da düştüğü bir yerde kalacaktır. Yenmesi yasaklanmış meyveyi yeme gibi bir yanlışa düşen Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın durumu buna örnektir.  Onlar, düşe kalka da olsa yürümeyi öğrendiler ve bize de öğrettiler. Her kim ki günah ve haram olan şeyleri işler sonra aklı başına gelir, tıpkı o ikisi gibi: ‘Ey Rabbimiz! Kendimize yazık ettik. Şayet sen kusurumuzu örtüp, bize merhamet etmezsen, en büyük hüsrana uğrayanlardan oluruz.’(Araf 7/23) diyerek durumlarını düzeltirlerse bu gerçek bir kurtuluş ve fıtrata dönüş olur. Defalar kere anlatılan bu kıssa, esasında bize şunu da öğretmektedir: Ey atalarının yollarını kutsayıp ‘Atalarımızı böyle yaparken bulduk, Allah da bunu bize emretti.’(Şuara 26/74) diyerek yanlışlarını savunanlar! Unutmayın, ilk atanız Âdem yanılmıştı, sonrakiler de yanılabilir.

VERİN BANA BENİ GERİ

Kaybolsam ne olur bu şehirde

Bir daha kaybolmazdım

Bu hepsi birbirinde yok olmuş

Bu hepsi birbirine benzeyen

Şahsiyetsiz sokaklarda

Aramazdım geçip gitmiş

Ne varsa gözümde kalan

Ne varsa ardından bakakaldığım.

 

Yaşamak istemiyorum

Efendilerini doğuranlarla

Doğurduklarını öldürenlerin

Kol kola güldüğü bu yerlerde

Beni çiçeklerin yeşil açtığı

Yaprakların arasında kaybolan

Kaybolacağım yerlere götür

Boş sözlerin asıldığı yerlere

 

Dağa tekme atan bir çocuk öfkesiyle

Yaşamak yeryüzünde, nereye kadar

Ninni benim öfkelerim, ninni de ninni

Hanimiş de kuzumun yaptığı kâğıt gemi

Bizi alıp götürsün Nuh’un ardından

Bizi korusun tufandan, kayalıktan

Soran var mı içimdeki tufandan

Soran var mı içimdeki nirandan

 

Kaportası güzel kişiler vardır

Tıpkı güzel sesler gibi fakat sözü yok

Dünyayı çevrelerinde dönüyor sanır bunlar

Ne dünyası, hatta bütün evreni

Kim söyleyecek bunlara kim

Bir toz zerresi kadar bile olmadıklarını

Tevazusuz, hadsiz, edepsiz

Çiçekleri koklamak da neyin nesidir.

 

Müekked vahşet karşısında

Hüsnü ta’lil, teşbih, istiare

Müebbede mahkûm olmadığım yıllarda

Yaşayacağım bir dünya kurmak istedim

Her genç gibi… Olmadı

Yaşadığım dünya beni kurdu

Oturttu, gönlümde kanatlanmış ne varsa

Vurdu şakağından hayallerimi

 

Sayfa 26 / 41

VİDEOLAR


Aile ve Toplumsal cinsiyet eşitliği (21.12.2024)
Aile ve Toplumsal cinsiyet eşitliği (21.12.2024)
israil Gerçeği-2-(Arz-ı Mev’ud - Yeşayanın Kehaneti) (06.12.2024)
israil Gerçeği-2-(Arz-ı Mev'ud - Yeşayanın Kehaneti) (06.12.2024)

İsrail Gerçeği-1 (29.11.2024)
İsrail Gerçeği-1 (29.11.2024)
Kur’an’da Önerilen Müslüman Ahlâkı (16.05.2024)
Kur'an'da Önerilen Müslüman Ahlâkı (16.05.2024)

Allah’ın Dostları-Veli/Evliya (23.05.2024)
Allah'ın Dostları-Veli/Evliya (23.05.2024)
Allah Neden Vardır? (02.05.2024)
Allah Neden Vardır? (02.05.2024)

Mutluluk Nedir? (25.04.2024)
Mutluluk Nedir? (25.04.2024)
Kur’an’a Şirk Koşmak.(07.03.2024)
Kur'an'a Şirk Koşmak.(07.03.2024)

Narsizm, Sekülerizm, Deizm. (02.03.2024)
Narsizm, Sekülerizm, Deizm. (02.03.2024)
Rasulullah’ın Kur’an’la İlişkisi (22.02.2024)
Rasulullah'ın Kur'an'la İlişkisi (22.02.2024)

Kur’an’a Göre ’insanların çoğu’ (15.02.2024)
Kur'an'a Göre 'insanların çoğu' (15.02.2024)
Kur’an’a Göre Din Tüccarlığı. (08.02.2024)
Kur'an'a Göre Din Tüccarlığı. (08.02.2024)

Yaşamın Amacı Anlamı. (19.01.2024)
Yaşamın Amacı Anlamı. (19.01.2024)
Kur’an’da İnsana Sorulan Sorular. (12.01.2024)
Kur'an'da İnsana Sorulan Sorular. (12.01.2024)

Sorumluluk Bilinci, Kur’an’a Göre İnsanın Sorumlulukları. (04.01.2024)
Sorumluluk Bilinci, Kur'an'a Göre İnsanın Sorumlulukları. (04.01.2024)
İnsanın Dünya Sınavının Konuları (28.12.2023)
İnsanın Dünya Sınavının Konuları (28.12.2023)

Kur’an’ın Aile Önerileri (21.12.2023)
Kur'an'ın Aile Önerileri (21.12.2023)
Cihad Nedir? (14.12.2023)
Cihad Nedir? (14.12.2023)

Allah’ın Orduları (07.12.2023)
Allah'ın Orduları (07.12.2023)
Lanet-Lanetlenme Nedir? (30.11.2023)
Lanet-Lanetlenme Nedir? (30.11.2023)

Siz Diyorsunuz ki - Kur’an Diyor ki (26.10.2023)
Siz Diyorsunuz ki - Kur'an Diyor ki (26.10.2023)
Sadaka ve Zekat Nedir? Kaç Çeşit Sadaka Vardır?(09.11.2023)
Sadaka ve Zekat Nedir? Kaç Çeşit Sadaka Vardır?(09.11.2023)

Kur’an’ın Anlaşılması Önündeki Engeller ’Çeviri Sorunu (02.11.2023)
Kur'an'ın Anlaşılması Önündeki Engeller 'Çeviri Sorunu (02.11.2023)
Ecel ve Ecel i Müsemma (19.10.2023)
Ecel ve Ecel i Müsemma (19.10.2023)

Kader Nedir? Kader Algımız Nedir? (12.10.2023)
Kader Nedir? Kader Algımız Nedir? (12.10.2023)
Kıyamet Çeşitleri (05.10.2023)
Kıyamet Çeşitleri (05.10.2023)

Kadın Çıkmazları (20.06.2021)
Kadın Çıkmazları (20.06.2021)
Ailevi Mutluluğun Temel İlkeleri  (23.04.2019)
Ailevi Mutluluğun Temel İlkeleri (23.04.2019)
Joomla templates by Joomlashine