Ayten DURMUŞ, hertaraf.com 08.03.2026
Nice yıllar var ki hiçbir ramazanımızı gönül hoşluğu ile geçirememekteyiz. Coğrafyamızda kurumadan her gün bir başka yerde akan kan, toprağa düşen her bir can, yıkılan evlerden ve ülkelerden daha çok yıkılan umutlar… İşte böyle bir zamanda idrak ediyoruz ramazan ayımızı.
Genelde insanlık, özelde Müslümanlar, Hz. Musa’dan yüzlerce yıl sonra, Tevrat adı verilerek uydurulan sapkın bir kitabın uydurmalarını hakikat sanarak insanlığa, tuzak üstüne tuzak kurmaya devam eden lanetli bir soyun, bir ‘şeceretü’l-mel’une’nin azgınlıklarıyla karşı karşıyadırlar. Şeytanın görevini üstlenmiş Yahudilerin bu kısmı, yalanlardan beslenen sapkın amaçları doğrultusunda, insanları kendi hedeflerine uygun olarak köleleştirdikleri, uluslararası bir düzen kurmuş durumdadırlar. Bu sistemin en iyi köleleri, boyunlarındaki görünmez tasmalarından tutarak onları devletlerin başına getirenler tarafından kullanılmaktadırlar.
Bu tasmalı köleliğin ve köpekliğin en trajik örneğini, ABD ve işgalci terörist İsrail, tüm güçleriyle İran’a saldırdıkları, İran’ın en üst düzey devlet görevlilerini ve halkını vurdukları halde Batılı ülkelerin ‘İran saldırılardan vazgeçmelidir’ şeklinde açıklama yapan devlet başkanlarında görmekteyiz. Emperyalist Batı’nın bu durumu, suyun yukarısındaki kurdun, aşağıdaki kuzuya ‘Seni yiyeceğim çünkü suyumu bulandırıyorsun’ demesine benzemektedir. Akıl, mantık, bilim, aşağıdaki kuzunun, yukarıdaki suyu bulandırmasının mümkün olmadığını söylese de kurt, söylediği nedenle kuzuyu yiyecektir.
Ayten DURMUŞ, hertaraf.com 22.02.2026
Günümüz koşullarında teknolojinin de yardımıyla yabancı dil konuşabilmek, eskiden olduğu kadar önemli olmayacak yakın bir gelecekte. Akıllı telefonlar yoluyla konuşulan dilde söylenenler, istenilen dile kolayca çevrilebilmekte ve anlaşmayı sağlamaktadır. Son teknolojik gelişmeler, birbirinin dilini bilmeden konuşan iki kişinin takacakları birer kulaklıkla, konuşanı kendi dilinden dinlemeyi ve anlamayı mümkün kılmaktadır. Bu elbette insanlık için büyük bir başarıdır
Bunu yapabilenlerin altyapısı, sahip olunan bilgiyi kullanmaya dayanmaktadır. Yapay zekâ yoluyla başarılı tercümeler ve değerlendirmeler yapılmaktadır. Bu da dil konusunda eski anlayışları kökünden sarsan bir durumdur.
Farklı dilleri okuyup anlayacak ve konuşacak kadar bilmek her durumda önemlidir. Ancak güçlü ülkeler, dillerini, egemen olmaya çalıştıkları ülkelerde ‘kültür emperyalizminin’ en güçlü silahı olarak kullanmaktadırlar. Bu ülkelerin dil çalışmaları, dil öğretimi değil, kendi kültürlerini yaygınlaştırma eylemi olarak yapılmaktadır. Bunun sonucu olarak bu yabancı dillerin eğitimini ilgili ülke amaçları doğrultusunda alanlar, kendi ülkelerinde o yabancı ülkenin gönüllü misyoneri olmaktadırlar. Onlar için çalışmakta, onların kültürüne hizmet etmekte, onların kültürünü yüceltmekte ve yaygınlaştırmakta ve tüm bunları yapmakta da sakınca görmemektedir. Bu yanlış ‘dünya dili, ortak dil’ diyerek eğitim veren ülke ‘dünya vatandaşlığı’ diyerek kendi toplumu için söz konusu etmediği süslü ve anlam sınırları tam açıklanmayan bir tamlamayı, sömürmek istediği ülkenin gençliği arasında yaygınlaştırmaya çalışmaktadır.
Ayten DURMUŞ, hertaraf.com 04.02.2026
‘Eline, diline, beline sahip ol!’ sözü 13. yüzyılda Selçuklu Devletinin son dönemlerinde yaşayan Hacı Bektaş Veli’ye ait bir söz olarak nakledilir. ‘Ahilik’ ilkelerinden birisi olarak öğretilen sözlerdendir.
Anadolu irfanı denilen, gerektiği yerde kendiliğinden en doğru yöntemlerle hareket eden toplumumuzun mayasında, bu topraklarda yaşayanların kişiliklerini mayalayan Yunus’un ilahileri, Hacı Bektaş Veli’nin ilkeleri, Şeyh Edebali’nin öğretileri de vardır. Bu öğretiler, yüzyıllar boyu, tutunulması zor bu coğrafyanın vatanlaşmasında da temel harç işlevi görmüştür.
Yazının girişinde alıntıladığımız ‘Eline, diline, beline sahip ol!’ sözü genel olarak şöyle anlaşılmaktadır: ‘Eline sahip ol: Haramın hiçbir çeşidine, hakkın olmayana el uzatma. Gücünü yanlış yerlerde kullanma. Diline sahip ol: Yalan, dedikodu, boş söz başta olmak üzere dilini her türlü kötü sözden arındır. Beline sahip ol: Nikâhsız her türlü ilişkiden kendini koru, bu konuda seni harama götürecek her türlü yol ve yöntemden uzak dur.’
Evet, bu sözde söylenmek istenenler öncelikle bunlardır. Ancak bireysel mesaj veren bu sözün, toplumsal olarak şu anlamları da içermesi mümkündür:
Ayten DURMUŞ, hertaraf.com 27.12.2025
Evlilik, bir kadın ve bir erkeğin ömür boyu birlikte yaşamak isteğiyle gerçekleştirdikleri bir sözleşmedir. Niteliklerine göre tanımlanan aile çeşitleri vardır. Her aile türünün de olumlu-olumsuz yanları bulunmaktadır.
Aile, tüm toplumların temel yapı taşıdır. Ancak tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de çiftler son yıllarda ‘boşanma’ denilen bir sürece daha kolay ve daha hızlı bir şekilde yönelir olmuşlardır. TÜİK verilerine göre son 20 yılda boşanmalar %47 gibi çok ciddi bir oranda artış göstermiştir. İstanbul, 35 bin, Ankara 16 bin, İzmir 13 bin boşanma ile Türkiye’nin ilk sıralarında yer almaktadır. Boşanan kişilerin açılan davaya oranı 20-29 arası %32; 30-39 %42; 40-49 %22; 50 yaş üzeri %12 civarındadır. Boşanma sonrasında çocukların velayeti %76,1 oranında anneye, %23,9 oranında babaya verilmiştir. Bu süreç, yıpranmış yetişkinler ve çocuklar ortaya çıkarmakta; yaşanan durum bu kişileri, çoğu kere evlilik sürecindekinden daha farklı ve daha ağır yeni sorunlarla uğraşmak zorunda bırakmaktadır. Elbette Türkiye'de ve dünyada boşanmaların hızla artması, tek bir nedene bağlı değildir. Bu sürecin ekonomik, sosyal, psikolojik ve kültürel birçok nedeni bulunmaktadır. Bu yazımızda ülkemizde en çok karşılaşılan boşanma nedenlerini belirlemeye ve bazılarını ele almaya çalışacağız:
Ayten DURMUŞ, hertaraf.com 16.11.2025
Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre doğurganlık oranı, Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyesine indi. 2001’de 2,38 olan kadın başına ortalama çocuk sayısı, 2024 itibarıyla 1,51’e geriledi. Bu oran, nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2,1’in çok altındadır. Buna paralel olarak Türkiye’de yaş ortalaması 2000’lerin başında 26 iken bugün 34’ü geçti. Bu durum yalnızca istatistiklerin değil, eğitimden ekonomiye, sosyal güvenlikten kültürel yapıya kadar pek çok alanın kaderini etkileyecek büyük bir dönüşümün habercisidir. Çünkü milletlerin kaderi, genç kuşağının alnında yazılıdır. Genç kuşağı azalan millet, kendi tarihini yazamaz.
Neslin azalması konusundaki yazımız, iki temel soruyu ele alacaktır: I. Nüfusumuz hangi nedenlerle azalmaktadır? II. Bu durumu, düzeltmek için neler yapılabilir?
I. Nüfusumuz hangi nedenlerle azalmaktadır?
1. GÖÇ: Ülke nüfusunun azalmasının bir kısmı, sürekli olarak göçle yaşanan kayıptan kaynaklanmaktadır. 5 milyon Türk vatandaşının çoğu yoksulluk nedeniyle 152 farklı ülkede yaşamaktadır. Almanya'da yaşayan Türk vatandaşlarının toplam sayısı 1.548.095'tir. TÜİK'in göç verilerine göre bir yılda Türkiye'den yurt dışına göç eden kişi sayısı 2022'de yüzde 62,3 artarak 466 bin 914 olmuştur. Alman vatandaşlığına geçen Türklerin sayısı, 2023’te 10.735; 2024’te ise 22.525 olmuştur.
Ayten DURMUŞ, hertaraf.com 17.10.2025
Aile büyüklerimin bulunduğu mezarlığa gitmiştim. Güneş alçaktan vuruyor, taşların gölgeleri birbirine karışıyordu. Önce kendi yakınlarımın mezarlarını ziyaret ettim, sonra fark etmeden taşların arasında gezinmeye başladım. Her birinin üzerinde bir isim, iki tarih, birkaç kelime… Ama her taş, kelimelerin taşıyamayacağı kadar derin bir hikâyeyi gizliyordu. Mezarlıkta dolaşmak, aslında bir ülkenin sessiz tarihini okumaktı. Ben dolaşırken yan kapıdan dört kişilik bir aile girdi. Kadın elinde su şişesiyle çeşmeye yürüyordu, yüzünde tanıdık bir ifade vardı. Yanına yaklaşınca selam verdim. Selamı içtenlikle aldı, tanıştık. Meğerse akrabaymışız. Kemal amca, kadının eşi, konuşmaya başladı: “Şu köşedeki mezarda Asım yatıyor. Almanya’da iş kazasında öldü. Yanında kardeşi Enver. Kalp krizi... Biraz ileride Kadir, onun yanında Neşet. Dört kardeştiler. Dördü de gurbette öldü.” Toprağın kokusu, o an ağırlaştı. Kemal amcanın sesi titredi: “Burada şu gördüğün mezarlarda yatanların hepsi de birkaç yıl çalışıp dönmek üzere gitmişlerdi. Dönemediler. Şimdi hepsi burada, yan yana yatıyorlar. Ülke toprağı, onlara ancak ölümden sonra nasip oldu.” O mezarlıkta gördüğüm taşlar, sadece birer ölüm hikâyesi değildi. Hepsi bir ülkenin kaderine kazınmış izlerdi. Çünkü o taşların altında yalnızca bedenler değil, yarım kalmış hayaller, eksik kalmış umutlar yatıyordu.