YALNIZLIK VE TEKLİK VADİSİ
Ormanlarından çıkmışlardı. Yönleri belliydi, gidecekleri yeri biliyorlardı. Ancak hedeflerine ulaşmak için oradan itibaren Zümrüdüanka, Rade, Işık ve Bark, yedi dipsiz vadinin içinden bazen yürüyerek bazen uçarak geçmek zorundaydılar.
Yukarıdan aşağıya doğru baktılar. Dereler, ırmaklar kırmızı akıyordu, gözler kırmızı yaş döküyordu. Her şeye ağlanabilirdi. Yurtlar, yuvalar, canlılar, cansızlar, eski ve yeni her şey yıkılmış, dağılmış durumdaydı. Belki de sessiz ağlıyordu herkes gördüklerine, bir başkasına göstermeden.
- Burası neresi, dedi.
- Atalarının yurdu, diyecekti, diyemedi; senin bilmediğin, daha önce görmediğin yerler, dedi.
Ama anladı o ve o an onun gözlerinden düşen yaşlar da kızıla çalmaya başladı.
Az sonra arkalarından gelen kanat sesleriyle irkildiler. Durup geriye bakınca gördüler ki geride kalan kuşların bir sürüsü arkalarına takılmış, enginlerden uçarak geliyorlardı. Oysa onlar bu yolculuğun ne kadar yorucu olacağını bilmiyorlardı.
İkisi de hiç ses çıkarmadı. Mademki kendileri karar vererek gelmişlerdi, öyleyse zorluklara katlanacaklardı. Hem katlanmasalar bile onlar ne yapabilirlerdi ki kendileri gelmişlerdi. Ya bu yedi vadiyi geçecekler ya da döneceklerdi.
Uzun süre uçtuktan sonra birinci vadinin kenarına geldiler. Hep birlikte kondular. Nereden, nasıl girmeleri gerektiğini araştırdılar bir süre. Yolun epece ilerisinde bir işaret levhası gördüler. Onun yanına vardılar. Üzerinde şöyle yazıyordu:
Bu yol, yalnızlık ve teklik vadisine gider.
Bir baykuş öne atıldı ‘Bu yolda öncü olmak bana yakışır.’ diyerek. Zümrüdüanka ve Rade şaşırdı. Birkaç kelime söyleyecek oldular fakat baykuşun onları dinlemeye hiç niyeti yoktu. Madem ki bu yol ‘yalnızlık ve teklik’ vadisine gidiyordu, terk edilmiş her yerin bekçisi baykuş değil miydi? Tabi ki öne düşecekti.
Zümrüdüanka ve Rade daha fazla bir şey demeden uçmaya devam ettiler. Nasılsa yaşanan hayat, baykuşa da gerçeği öğretecek kadar gerçekçiydi.
Baykuş, yalnızlık ve teklik vadisindeki yolculuğu, yalnızca kendisinin sevilmesi, yalnızca kendisinin öncü kabul edilmesi, herkesin bir tanesi olmak olarak anlamıştı. Tekliği kendisi için düşünmüştü o. Hâlbuki buradaki ‘yalnızlık ve teklik’ süreci, her yükü yalnız çekmek, yalnız ağlamak, yalnız inlemek, hiç kimseden hiçbir şey beklememek olarak tecelli ediyordu. Yol çok zordu, kona göçe ilerledikleri vadide, yol açmak, arkadakileri düşünerek hareket etmek, her yorulanın yüküne yardımcı olmak, her dertlinin derdine ortak olmak hiç de kolay bir şey değildi. O, kendi biricikliği anlaşılsın diye talep etmişti bunu. Hâlbuki durum hiç de onun beklediği gibi olmadı. O, iltifatların edildiği kuş olarak biricik olmak istiyordu. Güzelliğine hayran olunacak kuş olarak biricik olmak istiyordu. Her dar ve zorda kalanın akıl sorduğu kuş olarak biricik olmak istiyordu. Fakat yaşadığı şey bunların çok dışında şeylerdi. Öne düştüğü için kimi ‘Aşağıdan uç, biz senin yükseldiğin yere yükselemiyoruz.’ diyordu. Kimi ‘Yukarıdan uç, biz o mesafede kanatlarımızı istediğimiz gibi çırpamıyoruz.’ diyordu. Kimi, ‘Açıktık, bize yiyecek bir şeyler bul.’ diyordu. Kimi ‘Benim yumurtlama vaktim geldi, uygun bir yerde durabilir miyiz?’ diyordu. Kimi, ‘Benim kuluçkaya yatma vaktim geldi, yol daha ne kadar sürecek?’ diyordu.
Ayten DURMUŞ, hertaraf.com-16.01.2019
“BU BİZİM HİKÂYEMİZ”
‘Bir küçürek öykü: ‘Gölge, uzun zamandır içten içe güneşe öfkeleniyormuş. Sonunda bir gün patlamış: - Ben de varım ama senin yüzünden beni fark eden yok. O kadar parlaksın ki herkes sana bakıyor, demiş. Güneş, anlamış gölgenin kıskançlığını; anlatmış, tabiatın ‘ışık, karanlık, gölge’ yasalarını, bunların birbirine bağlı olduğunu ve: - Bak, benim ateşimde kavrulanlar, sana sığınıyor. Sen de çok önemli ve gereklisin, diyerek gölgenin kıskançlığını yatıştırmaya çalışmış. Fakat gölgenin ne içten içe kuduran öfkesi dinmiş ne de kıskançlığı. Onun durumundan usanıp yorulan güneş, arkasını dönüp gitmiş. Güneş gidince gölge kendini çok aradıysa da hiçbir zaman bulamamış.’
Kendini ve çevresini aydınlatabilmek için güneş gibi yanmaya razı olmayan gölgeler, hep bu öfke ve kıskançlığı yaşarlar. Hâlbuki bunlar; milletin zor günlerinde, milletten yana tavır alarak bedel ödemeye yanaşmamışlardır. Kenara çekilip zalimin her emrine ‘Peki efendim!’ diyerek ‘emir kulu’ olduklarını her seferde göstermişlerdir, Allah’ın kullarına ve şahitlik edebilecek her şeye. Yani ‘Bedir’de, Uhut’ta, Hendek’te ortalardan kaybolup Hayber günü fey isteyen kişiler gibi, şimdi bunlar, ‘tarihi sırtlanmış mücahit ve mücahideler’ olarak kabul görmek istiyorlar. Neden? Ne var sizin amel dağarcığınızda, zulme ve zalime gönüllü teslimiyetten başka? Geçmiş, herkes için örtülmüş olabilir; peki, tamam, fakat bu ‘ön saflarda mücadele etmiş bir kahraman’ edası neden? Siz ne zaman kellenizi koltuğunuza alarak ön saflarda oldunuz ki?
Ömürleri boyunca ‘Benim işim, benim kariyerim, benim gelirim, benim çıkarlarım…’ diyerek ‘zulme itirazsız boyun eğenlerin’, inançlarıyla bireysel çıkarları karşı karşıya geldiğinde, hep dinlerinden vazgeçip çıkarlarına sarılanların; bugün, sanki o eski ‘ben dilini’ hiç kullanmamışlar gibi, az bir başarı esnasında, önlere doğru koşarak kahramanlık taslamaları ve: ‘Bizim davamız, değerlerimiz, vatanımız, milletimiz, bayrağımız…’ diyerek ‘Biz’ diline yönelmeleri, bu sözlerin, onların göz diktikleri şeyler için birer basamak olması sebebiyledir. Yoksa yarın şartlar değişse bunlar, yine ‘Gemisini yürüten kaptan!’ diyerek ‘Dünde kaldı, düne ait ne kadar söz varsa cancağızım/ Şimdi yeni şeyler söylemek lazım” (Mevlâna) diyeceklerdir. Bu söyledikleri, esasında onların hakikatidir. Fakat ‘hak ve hakikat’ aynı şeyler değildir. Mesela; ‘Zulmün varlığı hakikattir ama Hak değildir. Olması gereken adalettir.’ (İbn Hazm). Bu sebeple erdemli bir insanın günden güne, yıldan yıla değişen gerçeklerin ötesinde ve üstünde, ‘Hak’tan yana tavır alması gerekir; bedeli ne olursa olsun! Çünkü izzetli ve şerefli bir hayat ancak böyle yaşanabilir.
İnsanlar çeşit çeşittir: Bazı insanlar ağaç gibidir. Ağaç tohumu, uygun ortamda toprağa düşünce, orada yeşerir, yetişir ve cinsine göre yıllarca ürün verir veya gölge eder. Bazı insanlar, kavun-karpuz tohumu gibidir, uygun toprağa düşünce yetişir ve o mevsim için ürün vererek görevini yerine getirir. Bazı insanlarsa ayrık otu gibidir. Bir araziye girdiler mi bir noktada kalmaz, tüm tarlayı kaplamaya çalışırlar. Bunların ne gölgeleri vardır ne ürünleri. Üstelik bu kaplama, zor temizlendiği için yıllar yılı sürer durur. Ayrık otu, ne zaman bir ağaç köklülükten söz etse ‘Ben de köklüyüm.’ der, yüzeysel kök uzunluğuna bakarak; ne zaman bir yaprak yeşilden söz etse: ‘Ben de yeşilim.’ der hemen. Fakat o ne ağaçtır ne de bitki; esasında bir ayrık otudur, girdiği her tarlayı verimsiz kılan.
Bunlar, kendi bildiklerinin çokluğunu vehmederek kendilerine hayranlıktan başı dönen kişilerdir. Cehaletin yanındaki konumunu dev aynasında gören cüceler ülkesinin bu servi endamları, eğer -tek bir kez olsun- gerçekten değerli bir eserle yüz yüze gelselerdi, o kristal küredeki fildişi kulelerinin nasıl tuzla buz olduğunu görerek -belki- vehimlerinden ve zanlarından oluşturdukları hayal âlemlerinden uyanabilirlerdi. Çünkü bunlar, ilmi, bildiklerinden ibarettir sananlardır. Bu yüzden ilimde birer cüce oldukları halde başları ve bakışları hep yukarıdadır. (36/8). Cüceliklerinin farkında olmadıkları için hayatlarının ikindi vaktinde, gölgelerine bakarak mest olurlar.
Böyle kişiler, tarihin her zaman diliminde, tıpkı ayrık otu hızı ve fıtratıyla her tarafı kaplamaya çalışmıştır. Milletimizin bahtsızlığı da işte bu cücelerin gölgelerini, öncü sanması olmuştur. Bu büyük bahtsızlık, çok uzun dönemdir, şahsiyetinde ‘siyasetçi, eylemci, düşünür, entelektüel bir âlim, bir münevver’ niteliklerini toplayabilen öncülerden mahrum olması olarak devam etmektedir. Bunlara sahip olduğu iddiasıyla yola çıkan her bireyin ‘fiyatı’, yol üzerinde tespit edilerek satın alınmakta ve insanımız ‘lider kaybı’ sonucu oluşan ‘hedef sapmaları, hedef karmaşası ve hedefsizlik’ sonucunda ortaya çıkan hedef kaybının getirdiği dağınıklıklarla yollarda telef olmaktadır.
Yılan der ki insana: Beni sakla düşmandan
İnsan merhamet edip bir yer açar koynundan.
Düşman gidince insan, der ki: Mükâfat hani?
Yılan der ki: Sokmamı istiyorsun nereni?
Akılsız başın hakkı elbet demir tokmaktır
Yılana iyilik et, mükâfatı sokmaktır.
Yaşadığın şeyleri, sor bir kez bu hal nedir
Yıkma suçu Allah’a, deme suçlu kaderdir.
Yılanla dostluk olmaz ve yılan fıtratlıyla
Yedirmesinler sana, zehri karıp tatlıyla
Hata, hepimiz için, unutma ki insanız
Kusursuz dost bulunmaz, nihayet çamurdanız.
DÜN GECE OLDU OLANLAR
Dün gece
Tüm duygularım dibe vurdu
Gönlüm gitmişti çoktan
Aklım da gitti ardından
Ben kaldım buralarda yalnız
Ben kaldım, bir Hudayinabit gibi
Dün gece
Seni düşünürken geldi aklıma bunlar
Evet, ölümü unutarak yaşayan
Yaşamamış gibi ölür
Diyorlar, biliyorum
Ben ne seni ne de ölümü unutuyorum.
Dün gece
Kendi içimde bir çukura düştüm
Sarmadı kimse parçalanmış dizlerimi
Kopardım etimden ayrılan derimi
Dağıldım. Ve toplamadım hiçbir yerimi
Oturdum, ağladım, ağladım, ağladım.
Dün gece
Beklediğim kimse gelmedi
Her yana diktim kulağımı bir ses duyamadım
İki söz edecek bir kişi aradım, insan gibi
Kapılar duvar oldu, açıldı göğün dibi
Ve ben bu yalnızlığımın sebebini soramadım.
Dün gece
Baktım omzundan koşarak geçtiğim yıllara
Avuçlarındaki duaları, ellerime verdiler
Umudumu uyutmadım sabaha dek
Ateşime baktı ve gözbebeklerime, bir siyah tufan
Dedi ki: Bu kaçıncı saray şu gönlünde yıkılan…
Ayten DURMUŞ
Meşhur bir hikâyedir: ‘Çocuk, babasına, onun kendisini hafta sonu, parka götürmek için söz verdiğini hatırlatır. Babası da yorgundur, dinlenmek ister ve hemen el atındaki gazeteyi alır, gazetenin üzerinde dünya haritası vardır. Onu küçük parçalara ayırır ve der ki: Şu haritayı düzelt sonra gidelim. Birkaç dakika sonra çocuk haritanın yırtık parçalarını yerleştirmiş olarak babasına gösterir.
Baba, şaşkındır ve sorar: - Nasıl yaptın bunu?
Çocuk kısa bir cevap verir:- Haritanın arkasında bir adam resmi vardı, adamı düzeltince dünya da düzeldi.’
İnsanın hayatının ve ilişkilerinin düzelmesi için düzeltmesi gereken ilk tarafı da kuşkusuz ki konuşmasıdır. Çünkü konuşmalar, kelime elbisesi giymiş düşüncelerdir. Bu sebeple tüm ilişkilerin temel taşlarının en önemlilerindendir.
Bu sebeple bugün ‘Kuran’da Konuşma’ konusunu ele alacağız.
1-) KURAN’DA GEÇEN SÖZLE İLGİLİ TAMLAMALAR
Kur’an-ı Kerîm’de konuşma ile ilgili farklı terkipler kullanır. Şöyle ki:
قَوْلًا لَيِّنًا : Yumuşak söz,
قَوْلًا مَيْسُورًا : Gönül alıcı, teselli edici söz,
قَوْلًا كَر۪يمًا : Tatlı ve güzel söz,
قَوْلًا سَد۪يدًا : Sağlam ve doğru söz,
قَوْلًا مَعْرُوفًا : Güzel ve uygun söz,
قَوْلًا بَل۪يغًا : Açık, net ve hikmetli söz
Kavlissabit: Sabit, sağlam söz
Kelimeten tayyibeten: Güzel söz
Kelimetin habıseten: Kötü, pis söz
Lağv: Boş söz
Lehvel hadis: Anlamsız, eğlence için sözlenen söz.
Lahn’il kavl: Sözün ahengi, tınısı, sözün üslubu (Muhammed:30)
2-) KURAN’IN BİÇİMLENDİRDİĞİ KONUŞMALAR
Rabbimiz, Kuran’ı Kerim’de nerede nasıl konuşmak gerektiğine, yani söz söyleme adabına büyük önem verir ve bu konuyu ayrıntılarına kadar ifade eder. Şöyle ki:
*Genele olarak güzel konuşmayı emreder: Kitabımızda “Kullarıma söyle, en güzel sözü söylesinler! (yekullulleti hiye ahsen)” (17/İsra:53);
(‘Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz (kelimeten tayyibeten), güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir. Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Allah insanlar için örnekler verir; umulur ki onlar öğüt alır-düşünürler. Kötü söz (kelimetin habisetin) ise, kötü bir ağaç gibidir. Onun kökü yerin üstünden koparılmış, kararı (yerinde durma, tutunma imkânı) kalmamıştır. Allah, iman edenleri, dünya hayatında ve ahirette sapasağlam sözle sebat (kavlissabit) içinde kılar. Zalimleri de şaşırtıp-saptırır; Allah dilediğini yapar.’ (14/İbrahim Suresi, 24-27))
*Doğru konuşmayı emreder: “Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin (kavlen sedida) ki Allah amellerinizi salih hâle getirsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (33/Ahzab:70-71)
*Anne-babaya karşı güzel konuşmayı emreder: ‘Rabbin, O’ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikle davranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: “Öf” bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle (kavlen kerima)’ (17/İsra:23); ‘Eğer Rabbinden umduğun bir rahmet için onlardan uzaklaşırsan hiç olmazsa kendilerine gönül alıcı bir söz söyle (kavlem meysura)’ (17/İsra: 28)
*Yoksullarla incitmeden konuşmayı emreder: ‘Fakir-fukaraya, muhtaç ve mahrumlara verecek bir şey bulamıyorsan, hiç olmazsa onlara karşı yumuşak, teselli edici söz söyle (kavlen meysûrâ)’ (17/İsra:28) buyurulur. ‘Güzel söz ve bağışlama, arkasından incitme gelen sadakadan daha iyidir. Allah zengindir, acelesi de yoktur.’ (2/Bakara:263)
Ayten DURMUŞ, hertaraf.com
Batı Avrupa merkezli Batı Medeniyeti, daha gelişmiş silahlar icat ettiği andan itibaren gidebildiği her yerde, bulabildiği değerli ne varsa çalarak veya zorla alarak kendi coğrafyasına taşıdı. Teknolojik üstünlük vasıtasıyla ‘teknolojik zorbalık’ ve ‘teknolojik sömürü’ yöntemini kullanarak kendi coğrafyasında bir zenginlik oluşturdu. Bu zenginliğin yardımıyla ortaya çıkardığı yaşam tarzına da ‘insanlığın medeniyette ulaşabileceği son nokta’ adını koymayı uygun buldu.
Evet, Batı teknolojisinin, dünyanın geri kalan çoğu coğrafyasına göre -an itibariyle- ileride olduğu bir gerçek. Fakat bu durum birkaç yüz yıllık bir olgu ve bu da zaten insanlığa hayır getirmedi. Teknolojisinin haricinde, insanlığın ortak kültür ve medeniyetine katkısı ise onun kendi iddia ettiği gibi değil…
Bunu hatırlamak istemeyen Batı, yaşam tarzına yaptığı bu yeni adlandırmadan sonra, medeniyet sandığı teknolojik gelişmişliğinin oluşturduğu güç zehirlenmesiyle bir‘megalomani’ hastalığına yakalandı. Bunun sonucu olarak da dünyanın geri kalanına, sahip olduğu tüm yol ve yöntemleri kullanarak, kendi yaşam tarzını dayattı. Giyim kuşamdan ev tefrişine, dininden dinsizliğine, adabımuaşeretten devlet yönetimine kadar…
Bununla da kalmadı ve
Dünyada ilim, kültür, keşif, icat, sanat, edebiyat adına ne varsa hepsini kendinden başlatarak farklı milletlerin ve medeniyetlerin binlerce yıllık birikimini yok saydı. Megalomanlık neticesi oluşturduğu bu iddiaları da yine ‘ilim’ adına dünyaya dayattı.
Burada ‘edebiyat’ sahası özelinde bizim ülkemizde, sanki bir hakikatmiş gibi öğretilen bazı hususlar üzerinde durmak istiyoruz. Ancak bu konudaki örneklere geçmeden önce, bir itirafta da bulunalım: Ben dâhil, bu durumların doğrusunu bilen hatta öğrencilerine öğreten meslektaşlarım, biz hepimiz, öğrencilerimiz ancak ‘yalan ve yanlışları’ yazarlarsa not verip sınıfı geçiriyor, doğruyu yazarlarsa sınıfta bırakıyoruz. Çünkü doğrular, hazırlanmış ‘Cevap Anahtarı’na uymuyor.
Birkaç örnek:
• Fabl türünün dünya edebiyatındaki temsilcisi Fransız yazar La Fontaine’dir. (1621-1695)
Doğrusu: Hintli filozof Beydaba’nın (MÖ. 1.yy) Kelile ve Dimne adlı kitabı fabl türünün bilinen ilk örneğidir. Batı öyle istiyor diye yüzlerce yıllık bu eseri yok sayıyoruz.
• Hikâye türünün dünya edebiyatındaki ilk örneği İtalyan yazar Boccacio’nun (1323-1375) Decameron adlı eseridir.
Doğrusu: Pek çok farklı kaynakla birlikte adı, tarih kitaplarında ve Oğuz rivayetlerinde ‘Korkut Ata’ olarak geçen Dede Korkut’a (570-632) ait, 9-11. yy’lar arasında oluşumunu sürdürüp asırlarca dilden dile nakledilerek 14. yy’da son şeklini alan ve 15.yy’da yazıya geçirilen Dede Korkut Hikâyelerini hangi edebiyatçımız bilmiyor?
• İngiliz yazar Daniel Defoe’nin 1719’da baskısı yapılan ve ilk İngilizce roman kabul edilen Robinson Courosse adlı kitabı, dünya edebiyatındaki ilk ‘yalnızlık’ romanıdır.
Doğrusu: İlk yalnızlık romanı, 57 yıllık ömrüne 250’den fazla eser sığdıran Buharalı İbn Sina (980-1037)’nın ve Endülüslü filozof İbn Tufeyl’in (1106-1186) yazdıkları, hem roman türünün hem de felsefi roman türünün ilk örneği Hay bin Yakzan adlı eserdir.
• Roman türü, Batı edebiyatının ortaya koyduğu bir türdür.
Doğrusu: Hindistan’dan başlayarak İran, Irak ve Suriye’yi, oradan Mısır’daki Türkleri de içeren hikâyeler dizisi olan Bin Bin Gece Masalları (8.yy-16.yy) başta olmak üzere, Batı, genelde Doğu’ya ve daha özelde İslam Medeniyetine ait eserlerden kopyaladığının kaynağını vermemiştir. Bin Bir Gece Masallarından alınarak neredeyse hiçbir değişiklik yapılmadan yazılan iki romana örnek vermek istiyorum: İki Şehrin Hikâyesi, Simyacı. Simyacı romanının öyküsü aynı şekilde Mevlana’nın Mesnevi’sinde de geçer. Artık yazar hangisinden (ç)aldıysa…
Ayten DURMUŞ, hertaraf.com-29.10.2018
(Rızayı ilahiden başka bir karşılık istemeyen, adanmış bir avuç samimi insanı hariç tutarak.)
Müslüman olduğunu düşündüğümüz hocaların veya âlim olduğu söylenen erkeklerin bazıları, nedense her konuşmada, sözü döndürüp dolaştırıp kadınlara getiriyor; kadınlarla başlayıp bitiriyor ve konu hep kadınların giyimi-kuşamı, kadınlara haram olan hususlar veya karı-koca arasındaki özel hayatın en mahrem kısmı…
Neden böyle? Bu konuyu dillerinden düşürmeyenlerin, bu konuda sorunları var da ‘yastık yoldaşlarına’, ‘kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!’ demeye mi getiriyorlar acaba? Ya da Türkiye’deki ve halkında Müslüman bulunan (nedense çoğu ciddi anlamda geri kalmış, çoğu sömürge ve doğrudan işgal edilmiş) diğer ülkelerdeki, kendilerine ‘Ben Müslüman’ım’ diyen erkeklerin hepsi, hakikaten 4/4’lük Müslüman erkekler idiler de ya da şimdilerde 4/4’lük Müslüman haline geldiler de şimdi sıra kadınlara geldi, bundan bizim mi haberimiz olmadı? Yoksa kendileri gündemden düştükleri anda, günümüzde gündem olamayacak bir konuyu, herkesi şok edecek şekilde, yeniden ilgi odağı olmak için mi gündeme getiriyorlar, yolda dilini çıkararak yürüyen yetişkin gibi?
Ülkemizdeki çoğunlukça adı bilinen belli bazı kimselerin; İslam adına söyledikleri bir sürü sapır saçma, akkal bakkal almayacak, çoğu geçmişte yaşamış birilerinin bireysel veya grupsal görüşü olmaktan öte bir değer taşımayan sözlerinin, Müslüman kadınları nasıl etkilediği, acaba hiç akıllarına gelmiyor mu? Bir ucu her zaman kadını aşağılayan, değersizleştiren, inciten ve küçülten bu sözlerinin, İslam’a saldırmak için fırsat kollayan, iştahla yeni malzeme bekleyen kitleyi nasıl da sevindirdiğini hiç düşündüler mi?
Geçen cuma büyük bir camide, hutbeden önce konuşmacı ‘sıkma başlar’ diyerek aşağılamaya başladı ta ki vakit girene kadar. Bu kişiler, cam bir fanus içinde mi yaşıyorlar acaba? Eleştirerek ad taktıkları her tipin hepsinden her ailede var. O gün, cuma için camiye gelen kadınlar arasında da vardı. Namazdan sonra camiden kaçar gibi çıkıp gittiler. Allah’ın evleri olan camileri, Allah’ın kullarına dar etmeye kimin ne hakkı var? Tabi şöyle diyebilirsiniz: ‘Ne işleri varmış camide, evlerinin en arka odalarında kılsınlar namazlarını, hem de cuma da ha?’ Ama bu ülkenin bazı kadınları, tüm müminlere farz kılınan cuma namazının kendilerine de farz olduğuna inanarak cuma namazını camilerde cemaatle eda etmek istiyorlar. Allah önünde olmanın hazzını ve huzurunu yaşamak istiyorlar, tüm Müslümanlarla birlikte ve yine tüm Müslümanlarla birlikte dua etmek istiyorlar. Tabi eleştirilmeden…
Nereden biliyorsunuz, eleştirdiğiniz kişilerin hangi merhalelerden geçip o duruma geldiklerini? Nedir bu yapılan? En azından ayıp değil mi? Tanımladığınız görüntüye ‘haram’ diyemediğinize göre nedir sizin derdiniz? Herkes sizin zevkinize göre giyinmek zorunda mı? Çoğu zaman nefsine söz geçirmekte zorlanan insanın, başkalarına bu kadar saldırması reva mı? Din denilen husus, önüne gelenin yanlış ve eksiklerini saymak, önüne geleni eleştirmek midir? Bu eleştirilerin konusu ve yönü ne zaman değişecek?
Birinci Bölüm
- Evlendikten sonra, baktım her bayram kaynanamgile gidiyoruz. Bir yıl, iki yıl, sonra dedim ki: Böyle olmaz, bir bayram senin ailene gidiyorsak bir bayram da benim aileme gitmeliyiz. Hem ben mecbur muyum canım her bayram her bayram annengile gitmeye. Benim de dinlenmeye, gezmeye ihtiyacım var. Üç beş gün tatil, onda da hadi bakalım, kaynanaya.
- Ya, dedi diğeri, ay biz de öyleydik, her bayram bir hastalık çıkardım, gitmedik. Şimdi de gidelim falan demiyor.
İlki, kendi annesiyle zaten aynı şehirde oturduğunu ve her zaman görüştüğünü; ikincisi de eşinin, kayınvalide ve kayınpederinin tek çocuğu olduğunu söylemedi.
İkinci Bölüm:
- Ay çocuk doğdu, ne yapayım, kaynanama gel bizde kal diyorum, gelmiyor. Lafa gelince güya oğlunu çok sever.
- Ay ben de çağırdım, bakıcıya güvenemiyorum. Gelseler en azından çocuklar okuldan gelince yanlarında olurlar. Neymiş, geldiğinde yemek, bulaşık, çocuklar için falan çok uğraşıyor, yoruluyor, bel fıtığı nüksediyormuş. Çocuklar biraz daha büyüyünceye kadar gelseler ne olurdu yani? Zaten sonra ben de istemem, gitsin herkes kendi hayatını yaşasın.
- Üçüncü Bölüm:
- Çocuk okuldan gelince, tek başına evde durmaya korkuyor, içeri girince hemen battaniyeye sarılıp yatıyor biz gelinceye kadar. Ev dubleks ama üst kata çıkamıyor. Her kursa gönderdim. Artık onlardan da bıktı, gidecek kurs kalmadı.
- Benimkiler de öyle ne söz dinliyorlar ne laftan anlıyorlar.
Onları dinleyen birisi dedi ki:
- Aile büyüklerinizden yardım alın, onları yanınıza getirin.
İkisi iki taraftan cevap verdi:
- Şimdi onlar gelecek, bir de onlarla uğraşmak zorunda kalacağım. Aman, benden uzak Allah’a yakın olsunlar.
- Fakat çocuklar için onların varlığı çok faydalı olur. Yoksa bir süre sonra psikiyatr kapılarında kuyrukta olursunuz. Bu da yaşayacağınız her türlü zorluktan daha zor bir durumdur, unutmayın.
İkisinin de suratı düştü.
Dördüncü Bölüm
- Benim oğlan evlendi. Çok uzaktan ev tuttular. Araya mesafe koymak istiyorlarmış. Hayatlarına hiç karışmamalıymışız. Onların kendi hayatları varmış, özgür yaşamak istiyorlarmış. Sanki biz onu büyütmek için gecemizi gündüzümüzü, tüm imkânlarımızı sonuna kadar kullanmadık. Ana babalığımızın karşılığı olarak beklediğimiz şey sadece sevgi, saygı, ilgi, vefa idi. Bunun için miydi tüm emeklerimiz?
Ayten DURMUŞ, hertaraf.com-18.10.2018
‘İnsan nedir, nasıl düşünür, nasıl inanır, istek ve ihtiyaçlarının sınırı var mıdır, ilgi ve yetenekleri nasıl belirlenebilir, eğitim ve rehberlik çalışmalarından her zaman istenilen sonuç alınabilir mi? İnsanın huzur ve mutluluğu ya da çatışma ve uyumsuzluklarının gerisindeki etkenler nelerdir? Ruhen sağlıklı insanların kişiliklerini oluşturan unsurlar nelerdir?’
Bu soruların hepsi, az ya da çok herkesi meşgul etmektedir.
…..
Toplumlar ancak milli ve manevi değerleriyle ayakta kalabilir ve hayatlarını devam ettirebilirler. Bu değerler, toplumun tarihiyle aynı oluşum ve gelişim yaşına sahip oldukça millilik gibi güçlülük niteliği de artar. Kökü ne kadar tarihin derinliklerinde ise -bir kıyıma kurban gitmediği takdirde- varlığı da o kadar güçlü olacağından, toplumun her bireyi, bu değerlere tutunarak şahsiyetini oluşturur, güçlendirir ve ayağa kalkar. Karakterler böyle oluşur. Karakter; bireyin başkalarıyla/toplumla olan ilişkileri sonucu kazanmış olduğu sosyal, dini ve ahlaki değerlerin ‘uyumlu’ bir bütününden ibarettir. Karakter aynı zamanda kişiyi, toplulukları ve milletleri başkalarından ayıran hususlardır.
İnsanın ‘bilişsel +duygusal +sosyal +davranışsal’ eğitim ve gelişimi hep devam eder. Bu süreklilik, içinde bulunulan şartlara göre kişiden kişiye farklılaşan bir değişimi de beraber getirir. Bu değişimin nasıl ve nereye doğru olduğu önemlidir. Ancak bu değişimin sonucunda sahip olunan değerlerin patentinin kime ait olduğu, geriye kalan her şeyden çok daha önemlidir. Çünkü kuvvetlenen her bağlılık ‘din’ olmaya adaydır. Toplum bireyleri arasında ‘ortak davranış biçimi’ oluşturan kurallar dizgesine ne denirse densin, onun gerçek adı ‘inançtır.’
Ölüme ve sonrasına getirilen izah ve yüklenen anlam, beşerî dinlerle ilahi dini ayırt eden en önemli husustur. İnsanoğlunun muhatap olduğu beşerî sistemler, dinin görevlerinden hiç olmazsa bazılarını yapabildikleri; hayata, yaşanan sorunlara, ölüm ve ötesine -az ya da çok- kalbi mutmain kılan izahlar getirebildikleri ölçüde toplumlarda kabul görürler.
Öleceğinin yeterince bilincinde olmasa da öleceğini bilerek yaşayan bir canlı varlık olan insan, hayatına ve ölümüne bir anlam bulamadığı veya yükleyemediği takdirde, daimî bir bunalım içinde olur. Adını veya sebebini netleştiremediği bir mutsuzluk çemberi içinde döner durur, tıpkı bir dolap beygiri gibi.