Ayten DURMUŞ, hertaraf.com 02.04.2021
TOPLUMSAL GENLERİMİZ
İnanç denilen soyut durum eylemlerle görünür. Ancak tarihin her döneminde, kendilerini bir inanca nispet ettikleri halde, o inançla ilgili eylemsizlikleri nedeniyle sahip olduklarını iddia ettikleri inanç ilkelerinin çok uzağında yaşayan kişiler çok görülmüştür. Oysaki bir inanç sahibi olmak için inancın gerektirdiği eylem ve inanç için gereken eylem, canlı kalmak için zorunlu olan oksijen gibidir. Yani inancın yaşayabilmesi, inancın gerektirdiği eylemlere doğrudan bağlıdır.
Bu satırlarda, görmekle, dinlemekle, bilmekle mutlu olduğum, pek az kimsenin fark ettiği, toplumumuzun içindeki soylu bir damardan söz etmek istiyorum. Milletimizin varlığını sürdürmesini sağlayan ‘somut ve soyut’ genleriyle yüzyıllardır içeriden ve dışarıdan yorulmadan oynandığı halde, toplumumuzun millet olarak kalabilmesinin nedeni, işte burada işaret edeceğim soylu damarlardır. Bunlar, toplumu ifsat amacına yönelik araştırmacıların görüntüleme cihazlarında görülemeyen kılcal damarlar gibidirler. Onlar bu toplumun yükünü taşıyan görünmez kahramanlaradır. O damarın geçmişten bugüne nasıl geldiğini ve hâlâ nasıl canlı olduğunu, -pek çok konuda örneklemek mümkün olduğu halde- insanlıkla yaşıt bir kurum olan ‘EVLİLİK’ üzerinden örneklemek istiyorum:
İçimdeki esinti giderken ağır ağır
Siler gözyaşlarımı kimseye göstermeden
Yükselen çığlığımı sessizce dinler ve der:
Bilirsin el değmedik yaralarım var benim
Bıkmadın mı ey gönül, çareler aramaktan?
Bu nasıl bir çamurdur, elime bulaşmıştı
Sonra ruhuma kadar kaplamış her yanımı
Gözümü, kulağımı açsam bir zift yığını
Ne yapayım bilemem, kılavuz bulamadım
Söyle bana ey gönül, bildiğin bir yol var mı?
Var git yoluna yeter yakamı bırak, desem
Hep masallar anlatır bana bir çocuk gibi
Gökten üç elma düşer ama ben hiç inanmam
Çıkarsız bir sevginin nerede bengisuyu
Beni değil ey gönül, göster bir başkasını…
Ağzımda bir parmak bal, yaşamak nasıl iştir?
Kızılcık şerbetini anlatmak her sorana
Kendimi kandırmakta zorlandım nice yıldır
En büyük yalanları sen hep bana söyledin
Ben gerçeğe ey gönül, bir ömür vermedim mi?
Ayten DURMUŞ, hertaraf.com 16.03.2021
Bu satırları, Samsun-Canik’te sokak ortasında, boşandığı kocasından gördüğü şiddetten bayılmış bir kadının kafasını, küçücük çocuğunun gözleri önünde kaldırıp kaldırıp yerlere vuran, başını-bedenini tekmeleyen, yine de öfkesini teskin edemeyen, yine de baygın kadından hıncını alamayan azgının görüntüleri üzerine yazıyorum. Bu kişinin öfkesi karşısında herkes gibi ben de dehşete düştüm ve herkes gibi ben de kızlarımız-kadınlarımız adına korktum, titredim. Bu olayın şokunu Türkiye olarak atlatamadan Kocaeli’de kocası tarafından dövüldükten sonra bir odaya kilitlenerek iki gün aç-susuz bırakılan kadının morarmış yüzü ekranları doldurdu.
Bazılarının aklına hemen ‘darabehunne’ gelmiş olabilir. Bazıları da: ‘Bunlar sanki bu yaptıklarını, dindar olduklarından mı yapıyorlar?’ diyebilir, doğrudur. Bazıları ise ‘Sürekli "kadın cinayetleri" vurgusu, kadını erkeğe düşman etmeye çalışan bir sloganik medya propagandasıdır." şeklinde yersiz ve zamansız bir yorum da yapabilir.
Ayten DURMUŞ, hertaraf.com 28.12.2020
İfrat ve tefritin tozu dumana katarak göz gözü görmez ettiği bir ortamda, Kur’an’ın sürekli emrettiği, kişilerin bildikleri veya doğru bildikleri ne varsa hepsi üzerinde, ‘derin düşünme’ anlamına gelen tefekkür ne kadar da zor. Oysa gerçekçi tefekkürler olmadan gerçeğe ulaşmak mümkün değildir. Tarih ortaya koymaktadır ki gerçekçi tefekkür yapabilenler, ifrat ve tefrit içinde olanlar tarafından sürekli suçlanmışlardır. Üstelik bunlar kendi dengesizliklerini ‘sıratı mustakim’ gibi sunmakta da hep mahir olmuşlardır. Ne söyler böyleleri: ‘Doğru ve gerçek benim bildiklerim ve onayladıklarımdır.’ Hâlbuki bu söz, hiçbir insan için kesin bir gerçek değildir.
Kur’an’ı ihmal etmeden İslamî ilimler alanında uzun yıllar kapsamlı okumalar yapanlar, bir süre sonra genellikle büyük bir şaşkınlıkla şunu görürler: Önceki vahiylerin başına ne gelmişse son nebi Muhammed as aracılığıyla gelen Kur’an’ın başına da ilerleyen yüz yıllarda aynıları fazlasıyla gelmiştir. Bunlardan en önemlisiyse dinin evrenselliğine verilen zarardır.