Makaleler

BİR ZÜMRÜDÜANKA HİKÂYESİ - 24

Bir Zümrüdüanka Hikâyesi -23

Bilgelik ve Cehalet Vadisi-4

ŞAHMERAN’LA KARŞILAŞMA

Geri dönenlerden sonra kalanlar toplandı, yolculuğun bundan sonrasının nasıl geçeceği ile ilgili olarak konuştular. Fakat bu konuşma o kadar uzadı ki hava iyice karardı ve birden gök gürleyip şimşekler çakmaya başladı. Tüm kuşlar sağa sola bakınırken biraz ilerdeki mağarayı gördüler ve sanki ağız birliği etmiş gibi mağaraya doğru uçmaya başladılar. Mağara alabildiğine büyüktü. İlginç olan neredeyse duvarının ve zeminin her tarafında küçük delikler vardı. Tüm kuşların dikkatini çekti bu durum fakat dışarının fırtınası baskın geldiği için üzerinde durmadılar. Kısa süre sonra da hepsi bir deliğe girip uyumaya başladı.

Gecenin çok geç bir vaktinde Zümrüdüanka duyduğu bir sesle uyandı, aynı sesle Rade de uyandı. İkisi de gördüklerinin gerçek olup olmadığını düşünerek şaşkınlıkla bakıyorlardı. Karşılarında Meran ailesinden bir yılan duruyordu. Tüm meranlar gibi bu da çift başlıydı. Bedenin yarısı insan gibi ve üstünde bir insan başı, belden aşağı kısmında ise oldukça uysal bir görünüşe sahip ancak tek bir ısırıkta kırk insanı öldürebilecek kadar zehir üretebilen Taipan yılanına benzer bir yılan başı vardı.

-      Ben, Yılan Ana Sultan Şahmeran’ın elçisi Kara Yılan’ım. Sizi Sultanımız davet ediyor, dedi kendi dilinde.

Her ikisi de bu yılan dilini anladılar fakat;  

-      Sultanınız kim dedin, dedi şaşkınlıkla Rade, Zümrüdüanka’dan önce

-      Şahmeran Sultan, dedi Kara Yılan

-      O bir masal değil miydi?

-      Siz ne kadar masalsanız o da o kadar masal. Bu mağaranın sahibi odur, siz şu anda bizim dünyamıza giden vadinin girişindesiniz. Buyurun gidelim, dedi Zümrüdüanka’ya bakarak.

-      Çaresiz kaldığımız için böyle oldu, hava düzelince çıkarız zaten dedi Rade

-      Buyurun, şu anda sizi bekliyor, dedi tekrar Zümrüdüanka’ya dönerek.

-      Bir dakika, dedi Rade, onun tek başına gitmesine izin veremem, ancak beraber gidersek onun seninle gitmesine razı olurum.

-      Yoksa, diye tısladı elçi yılan

-      Yoksa…

-      Peki buyurun öyleyse, dedi ve bir delikten içeri girerken delik arkasındaki iki kuşun girebileceği şekilde genişledi, onlar da girdiler ve delik yeniden eski haline geldi.

Yerin yedi kat altına doğru gitmeye başladılar. Yılanın sürünerek, Zümrüdüanka ve Rade’nin uçarak gittikleri uzun, hızlı ve sessiz bir yolculuktan sonra Şahmeran Sultan’ın ülkesine vardılar. Güller, havuzlar, yılanlarla dolu bir dünyada neredeyse taş yerine altın, zümrüt, elmas, yakut kullanılmıştı. Kısa bir dinlenmeden sonra ikisini Şahmeran’ın bulunduğu yere götürdü elçi Kara Yılan. İkisinin de nutku tutulmuştu cik bile diyemiyorlardı. Ne Rade’nin gök gürültüsünü andıran sesinden ne de Zümrüdüanka’nın konuştuğunda herkesin nefes almadan dinlediği sesinden eser vardı.

Karşılarında, vücudunun yarısı insanlara benzeyen güzeller güzeli bir kadının başı vardı. Diğer yarısıysa yılandı ve kuyruk kısmında da engerek yılanını andıran bir yılan başı vardı. Tek bedende yaşayan bir dişi yılan ve bir kadın sultan tarafından yönetilen bir ülkeydi burası. Bu yılanların ailesine Meran denirdi ve yöneticileri Şahmeran ölünce ruhu kızına geçer ve aynı düzen devam ederdi. Örnek bir düzende barış içinde yaşayan bu yılanların akıllı ve şefkatli kraliçelerine Şahmeran denirdi. Gizemli bir hayatı ve yılanların sultanı olan Şahmeran, gömülere bekçilik eder, soluğu ve bakışı ile öldürebilirdi. Türkler, onu Erbökelerin (İnsan erderha) başı olarak kabul eder, bunların dişisine İşbüke derler; Erböke ve İşbükelerin yöneticisine de Şahmeran derlerdi. Hititler ona İlluyanka dediler. Bazıları ise öldürülünce kanının döküldüğü yerde kanatlı at/Pegasus ve zehirli yılanlar oluşan Medusa dediler.

-      Hoş geldiniz, safalar getirdiniz, dedi Şahmeran

-      Hoş bulduk, dediler.

-      Bizi şereflendirdiniz.

-      Biz böyle bir yeri ve sizi masal sanıyorduk, dedi Zümrüdüanka

-      Biz de sizi masal sanıyorduk, dedi Şahmeran

-      Sen gerçekten Şahmeran mısın? Ben bir kuş uykusunda ve kuş rüyasında değilim değil mi, sen nasıl Şahmeran olabilirsin?

Evet, o gerçekten bilgeliğin piri Yılan Ana Sultan Şahmeran’dı, adına efsaneler söylenen bir varlıktı tıpkı Zümrüdüanka gibi. Ancak o da işte bir gerçek olarak karşısındaydı. Başında taç bulunan etkileyici bir güzellik bedeni yılana benzer ve kuyruğunun ucunda yılan başı bulunan bir mahlûktu. Çift başlı olduğu söylenirdi gerçekten öyleymiş, ondan hep afeti devran bir güzel olarak söz edilirdi az bile söylenmiş, diye düşündüler. Canlı olan her varlığın onun bakışlarının, duruşunun, sözlerinin etkisinde kalmaması mümkün değildi. Her sözü doğrudan kalbe yol buluyordu sanki.

Rade, içten içe biraz kızdığını hissetti. Zümrüdüanka’nın Şahmeran’a olan ilgisi epece canını sıkmıştı. O, bunun farkında bile değildi. Uzun zaman sonra kendisinde konuşmak arzusu duymuş olan Zümrüdüanka, onunla konuşuyor, onu dinlerken bakışlarından müthiş bir haz duyduğunu hissedebiliyordu.

Onun sultanlığında havuzlar ve güller arasında kâh oturup kâh dolaşarak saatlerce konuştular. Söz döndü dolaştı insanlar arasında yaygın olan bir masala geldi.

-      Öyleyse insanların anlattığı o masal bir gerçek.

-      Tabi ki bir gerçek, dedi Şahmeran

-      Acaba sizden dinlememiz mümkün mü bu hikâyeyi, dedi Zümrüdüanka.

-      Tabi, diyerek anlatmaya başladı. O hikâye benim on kuşak önceki büyük anneme aittir. Çok seneler önce yaşanmış. O zaman büyük annem ve milletimiz Muşkara denilen bir yerin altında yaşıyorlarmış. Muşkara’nın altındaki yer altı şehirlerini şimdi insanlar geziyorlar. Sanıyorlar ki oraların hepsi insan eseridir. Yılan nesli küçüldüğü için çoğunun bizim asırlar önceki çok daha iri vücutlu atalarımızın yıkıntı haline gelmiş eski barınakları ve yolları olduğunu bilmiyorlar, bizim dilimizi bilmedikleri için söylesek de anlamıyorlar.  Şu andaki ülkemiz, Engürü denilen bir yerin altında bulunuyor.

Sorduğunuz hikâyenin aslı şöyle:

Hekim bir adam, hastalanır ve öleceğini anlayınca hamile olan karısına bir defter verir ve ‘Doğacak çocuğumuz eşsiz bir hekim olacak; bilgide yeryüzünde ona yetişecek kimse çıkmayacak. Bu defteri zamanı gelince ona ver.’ der. Bir süre sonra kadının bir oğlu olur. Adını Lokman koyar. Okula başladığında tüm çabalara karşın okuma-yazma bile öğrenemez. Evinin geçimini sağlamak için odunculuk yapmaya başlar.

Bir gün yine odunlarını satmış, yorgun argın eve dönerken bir inilti duyar. Dönüp baktığında insan başlı, ak, yılan gövdeli bir yaratık görür. Çok korkar. Yılan: “Ey insanoğlu, benden sakın korkma. Ben yılanların padişahı Şahmeran’ım. Yaralıyım. Bana yardım edersen bir gün bunun karşılığını mutlaka öderim.” der. Lokman Şahmeran’ı kucağına alır, söylediği yoldan bir mağaranın önüne götürür. Yılan bir şeyler mırıldanır, mağaranın kapısı açılır. Burası eşsiz güzellikte bir yerdir.

Mağarayı bekleyen Karayılan Şahmeran’ı sarayına götürür. Şahmeran kısa sürede iyileşir. Lokman burada eşsiz bahçeler, havuzlar ve yılanlarla dolu bir âlemde uzun yıllar yaşar çünkü Şahmeran ona, yerini bilen birini yeryüzüne tekrar salamayacağını söyler. Bu sürede de hekimlik sahasında uzman olan Şahmeran ona, neyin hangi hastalığa iyi geldiğini, ilaçların nasıl hazırlanacağını bir bir öğretir. Dünya tarihini de baştan sona kadar anlatır. Zamanla Şahmeran'ın güvenini kazanan Lokman yıllar geçtikçe annesini ve ülkesini özler. Şahmeran da yerini kimseye söylememek şartıyla yeryüzüne geri dönmesine izin verir ancak Şahmeran'ı gördüğünün belirtisi olarak vücudunun yarısı tıpkı yılan vücudu gibi pul pul olacaktır. Bu yüzden Şahmeran ona vücudunu kimseye göstermemesini tembih eder.

Lokman eve döndüğünde bambaşka bir insan olmuştur. Tüm zamanını okumaya, yazmaya, öğrenmeye ayırmaktadır. Şahmeran’ın sarayından ayrılıp kırda yürürken birden tüm bitkiler dile gelir. Hangi hastalığa şifa olduklarını ona söylemeye başlarlar. Okuma yazmayı öğrenmiş olan Lokman bitkilerden duyduklarının tümünü yazmaya başlar. Böylece ünlü Hikmetül Lokman kitabı ortaya çıkar.

Günlerden bir gün Padişahın kızı hastalanınca onunla evlenip padişah olma amacında olan vezir, büyücüleri toplar ve hastalığa çare bulmalarını söyler. Büyücülerden biri Şahmeran'ın vücudundan bazı parçaların kaynatılıp içirilmesi ile kızın iyileşeceğini söylerler. Vezir, Şahmeran'ın bulunması için vücudu pullu olan kişileri, zorunlu olarak gönderdiği hamamlarda inceletir ve Şahmeran'ı gören adamı bulur. Bu kişi Lokman’dır. Onu ailesiyle tehdit ettiklerinde, çaresiz kalan Lokman, Şahmeran'ı öldürmek üzere mağaraya gönderilir ve o da olan biteni Şahmeran’a anlatır. Şahmeran barışçı ve iyilikseverdir. Diğer yılanlar, insanlara zarar vermesin, öldüğünü anlamasın diye yer altından çıkarken bazı sebepler sayar onlara. Şahmeran, dostu Lokman’a da yılanların insanlardan intikam almaması için ölümünü gizli tutmasını ister. Kuyruğunu kaynatıp vezire içirince onun öleceğini; gövdesini kaynatıp kıza içirince kızın iyileşeceğini söyler. Dostu Lokman’a ise kafasını kaynatıp içmesini söyler, böylece o da ölümden başka her hastalığın çaresini bilen bilgelik suyunu içen Lokman Hekim olacaktır. Aklın ve bilgeliğin sembolü olan bu kişi, Padişah tarafından vezir olarak atanır. Lokman Hekim’de tıbbın sembolü olarak dostu Şahmeran’ın sembolik bir resmini kabul ve ilan eder. O gündür bu gündür yılan figürü insanların dünyasında şifanın sembolü olarak kabul edilir.

İnsan denilen canlıların bazıları bizi hiç görmedikleri halde varlığımıza o kadar inanırlar ki şifa bulmak için Yaratıcının sıfatlarını sayarak yazdıkları bir duanın adına da Lokman Hekim’in hikâyesinin etkisiyle ‘Şahmeran duası’ dediler. Onlar bu duayı sadece şifa değil, kısmet, dilek, muhabbet, sevgi, nazar, satılamayan mal veya geceleri rahat uyumak için okurlar. İnsanların bu duası şöyle: ‘Her şeye hayat vererek ayakta tutan, gerçek hayat sahibi Rabbim senden başka ilah yoktur. Her şeyden yüce olan Hikmet Sahibi Rabbim sen gizli ve saklı her şey bilir ve işitirsin. Sen her şeye çok merhametlisin. Her şeyin tek ve ortaksız yaratıcısı Rabbim senden başka ilah yoktur. Eşi benzeri bulunmayan Rabbim Sen yaratılanlara karşı merhametli ve şefkatli olansın. Azameti büyük, merhametli ve her şeye galip olan Rabbim senden başka ilah yoktur. Her şeyi hakkı ile bilen ve her şeyi hikmet ile açan Allah’ım, her şeye gücü yeten Kadir Allah'ım, Büyük Arşın ve her şeyin sahibi, tüm gaflet, acizlik ve hatalardan uzak Allah’ım senden başka ilah yoktur. Ölenleri diriltecek olan ve bütün varlıkların gerçek varisi Allah’ım senden başka ilah yoktur ve bütün güzel isimler yalnızca Sana aittir. Allah’ım, ben ilah olarak sana, Elçi’n olarak Muhammed Mustafa’ya, kitap olarak elçine vahyettiğin Kur’an’ı Kerim’e iman ettim. Sen şahit ol ki ben Müslümanlardanım.’ der ve sonra dileklerini söylerler.

Bizim ümmetimizden olan ve Meran nesli olarak yer altındaki Şahmeran hükümdarlığında yaşayan yılanlar, Şahmeran’ın öldüğünü haber almamışlardır. Çünkü büyük annem Şahmeran, yeraltındaki sarayından çıkarken diğer yılanlara uzun sürecek bir düğüne katılacağını söylemiştir. Yeraltındaki yılanlar, yeryüzünde çalınan davulları duydukça düğünün devam etmekte olduğunu düşünür, Şahmeran’ın geri dönüşünü beklerler. Kıyamet Günü geldiğinde ve davullar sustuğunda yılanlar Şahmeran’ın öldüğünü anlayacak ve onun öcünü almak için yeryüzüne çıkarak her yeri istila edeceklerdir.’

-      Fakat sen onun öldüğünü biliyorsun.

-      Tabi eğer ölmemiş olsaydı, onun bilgeliği kızına geçemezdi. Ancak onun öldüğü bilgisi bir sırdır, bunu yalnızca Şahmeranlar bilir ve her biri ölmeden bu sırrı kızına verir ta ki birbirini ve diğer canlıları katletmekten vahşi bir zevk alan insanoğlunun bize düşman olduğunu bilerek insanlardan uzak kendi düzenimiz içinde mutlu olarak yaşayabilelim.

Konuşmaktan epeyce yorulmuşlardı. Şahmeran biraz öteye doğru seslendi:

- Bemed, sana ihtiyacımız olacak, hadi gel, dedi. Zümrüdüanka’nın kendisine soran gözlerle baktığını görünce devam etti. Bemed, Nuh oğlu Kenan’ın hikâyesini ve tufanı bizim dünyamızda anlatan bilgemizdir. O, Nuh oğlu Kenan’ın isyanına ve tufana şahit olmuş ve Nuh’un gemisine binmiştir. Ailesinin gözlerini aydın eden soylu ve bilge bir yılandır. Üstün zekâya sahiptir. Gözleri keskin olduğu gibi basireti de çok keskindir. Çok zor sınanmalardan geçmiştir fakat hepsini de Yunus Peygamber gibi Yusuf Peygamber gibi atlatmış, kendi denizinde boğulmadan sahile çıkmış, kendi kuyusundan sultanlığa yürümüştür. Ülkemin geleceği için onu kızıma eş olarak seçtim. O bu sorumluluğa layıktır.

- Siz yer üstünde yaşanan bütün bu olayları biliyor musunuz?

- Tabi ki biliyoruz, tüm canlıların kaderi bu dünyaya bağlıdır. İnsanlar bunu unuttu ancak biz unutmadık.

- Evet, peki, bizi neden buraya çağırdın Şahmeran, biliyorsun ki biz bir yolculuğa çıktık ve dışarıda bizim yolumuzu gözleyen kuş sürüleri var.

- Ben sizin yolculuğunuzu tabi ki biliyorum. Bu yolculuğa çıkma cesaretinizi çok takdir ediyorum. Ancak bu yolculuğu devam ettirebilmeniz için size öğretmemiz gereken bilgiler var. Biliyorsunuz bizim mağaramızın bulunduğu bölge ‘Bilgelik ve Cehalet Vadisi’dir. Sizler bu ikisini bilmeden bu yolculuğu tamamlayamazsınız.

-      Yani siz bizim buraya geleceğimizi biliyor muydunuz?

-      Sizin üzerinizde esen fırtınalar, rüzgârlar, üzerinize toplanan bulutlar, biz yılanların nefeslerinin etkisiyleydi. Ben sizi Kudret havuzundan seyretmekteydim.

-      Biz sanıyorduk ki …

-      Tabi ki bunların hepsi, bizi ümmetler halinde yaratan Allah’ın izni ve isteğiyledir. Biz insanlar gibi asi ve nankör değiliz ki Allah’ın emirlerinden dışarı çıkalım. O bizim fıtratımıza neyi yerleştirmişse biz ona göre yaşarız. Her şey ilahi kudret çerçevesinde sürmektedir.

-      …

-      Bemed, diye seslendi, bilgelik aynamızı konuklarımıza aç.

-      Sultanım, bunlar kuştur, kolay havalanırlar acaba bilgeliğin yükünü taşıyabilirler mi?

-      Bunu ben de bilemiyorum henüz Bemed ancak ömrümüz olursa Kudret havuzunda bunların akıbetlerini görebiliriz belki.

Bemed, eşsiz değerdeki taşlardan yapılmış bir büyük otağın kapısını araladı ve hep birlikte içeri girdiler. Şahmeran’ın baş işaretiyle Bemed parıltıları göz kamaştıran cümlelere yöneldi ve dedi ki:

-      Bu gördükleriniz bilgeliğin dokuz sırrıdır. Bunlar Göktürk Kitabeleri yazılırken yazılmış ve o günden beri değişmemiştir. İnsanlar, sıradan insanlara olan öğütler kısmına ulaştılar ancak bunlar toprak altında kalmıştı, biz de yer altında açtığımız yollarla bunları kendi ülkemize getirdiğimiz için insanlar bunları bilmezler. Zaten bulsalardı da ancak basiret basarına sahip olanların okuyabileceği özel bir şekilde yazıldığı için okuyamazlardı. Şimdi size bilgeliğin dokuz sırrını okuyacağım:

*Ne sebeple olursa olsun sırrını kimseyle paylaşmaman bilgelik tersi cehalettir.    

*Her hayatın sonunun illa ki ölüm olduğunu anlaman bilgelik tersi cehalettir.

*Mutlu olmak için dosdoğru ve pişman olmayacağın güzellikte bir hayat yaşamaya çalışman bilgelik tersi cehalettir.    

*Diğer canlıları ve kendi cinsini üzerek ve ezerek ulaşabileceğin bir başarı ve mutluluk olmadığını anlaman bilgelik tersi cehalettir.  

*Akıl ve zekâ adlı tacını her işinin başına takman bilgelik, bu tacı yanlış sevgi ve yanlış merhametle değersiz kılman cehalettir.    

*Mutluluk ülkesine yalnız gidilemeyeceğini anlaman bilgelik tersi cehalettir.

*Hissettiğin ve adını koyamadığın özleminin Allah’a olduğunu ve ondan başka kimseye muhtaç olmadığını anlaman bilgelik tersi cehalettir.

*Bilgeliğin bilgi olmadığını ancak bilgiyle mümkün olan bilmenin verdiği mutluluk olduğunu bilmen bilgelik tersi cehalettir.  

*Bilgeliğin; tanıma, tanımlama, tamamlanma ve olgunlaşma olduğunu, hepsini sadece iç dünyanda yaşayabileceğini anlaman bilgelik tersi cehalettir.

Bemed, kenarda bekleyen bir yılana seslendi:

-      Kara Kılavuz!  Artık konuklarımızı aldığın yere götürebilirsin.

-      Hoşça kalın!

-      Siz de güle güle gidin!

Bir anda kendilerini tüm kuşların uyuduğu mağarada bulunca Zümrüdüanka kısık bir sesle Rade’ye dedi ki:

-      Galiba Şahmeran’ın çok güvendiği bilge Bemed, Hz. Süleyman’ın yanındaki ‘kendisinde Kitap’tan bir bilgi bulanan kişi’nin (27/Neml:40) bilgisine sahip, bizi göz açıp kapamadan daha kısa sürede buraya getirdi ve anladığım kadarıyla her şey bir an içinde oldu. Tıpkı Muhammed Mustafa’nın ‘İsra’ yolculuğu gibi. Ben Kitapta bilge kişinin hizmetini gören Hz. Süleyman’ın ne dediğini okumuştum, şöyle diyordu:

‘Kitaptan bilgisi olan biri, “Ben onu (Kraliçe Belkıs’ın tahtını), gözünü kapayıp açmadan önce sana getiririm” dedi. Süleyman, tahtı yanında yerleşmiş hâlde görünce şöyle dedi: “Bu, şükür mü, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek için, Rabbimin bana bir lütfudur. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Rabbim her bakımdan sınırsız zengindir, cömerttir.’ (27/Neml:40). Biz de bu yaşadığımız şeyler için şükretmeliyiz. İnanıyorum ki Allah bize yardım ediyor. Zaten O dememiş miydi: ‘Allah iyilerle beraberdir.’ (29/Ankebut: 69)

Rade ve Zümrüdüanka sabah tespihlerinin vaktinin girdiğini gördüler ve ikisi birlikte kendi dillerinde tespihe başladılar. Engürü’nün yakınlarındaki bir mağarada başlayan bu tespihi duyarak ‘Davud’la birlikte Allah’ı tespih etmeleri için dağları ve kuşları onun emrine verdik. Bunları yapan biz idik.’(21/Enbiya:79) ayetlerini kendi dillerindeki Kitap’tan okuyarak yaratıcıları Allah’ı tespih ve takdis eden insanlar vardı o gecenin seherinde. Rade ve Zümrüdüanka’nın kendi dillerindeki tespihiyle oradaki tüm kuşlarla beraber canlı cansız ne varsa hepsi uyandı ve hep birlikte tespihe başladılar ta ki güneşin ışıkları görünene kadar.  Allah!  Allah! Allah!

 

DEVAM EDECEK...

Son Güncelleme: Perşembe, 25 Temmuz 2019 17:51

Joomla templates by Joomlashine