FIRKALAŞTIRILARAK YOK EDİLİYORUZ

Ayten DURMUŞ, hertaraf.com-15.09.2019

Fırka; parçalara ayırmak, bölmek anlamında, insanların ayrıldığı belli bir topluluğu ifade eder. Kur'an-ı Kerim'de tefrik ve teferruk olarak geçen fırka kavramı, sosyal hayatta ve dinde bölünmeyi, parçalanmayı, dağılıp çözülmeyi ifade etmektedir. Tefrika ise ayrılık ve bozuşmayı ifade eden bir kavramdır. İslâm dini, dinde olduğu gibi siyasette de birliği esas alır, bölünmeye ve fırkalaşmaya karşıdır. Fırkalaşmak ise bir kişi veya grubun kabul ettiği doğrularını, mutlak doğrular olarak savunmasını ve başkalarına dayatmasını gaye edinen kurumsal yöneliştir. Yasaklanan da budur, yoksa insanların birçok konuda birbirinden farklı görüşlere sahip olmaları zaten doğal bir durumdur hatta özgür düşünce imkânı desteklenmelidir.  

Birlikte güç ve bereket, ayrılıkta zayıflık ve tehlike vardır. Buna kimse itiraz etmez. Pek çok milletin hikâyeleri arasında şöyle bir anlatım vardır: Bir baba, altı oğlunu çağırıp bunlardan birer çubuk ister. Çocuklar çubukları getirince baba, her birinden getirdiği çubuğu kırmasını ister. Her çocuk getirdiği çubuğu kırar. Sonra baba tekrar birer çubuk ister çocuklarından ve getirdikleri çubuğu birleştirir, çocuklarına vererek kırmalarını ister. Çocuklar kırmaya çalışır fakat tüm çubuklar kalın bir sopa gibi olduğu için kıramazlar. Bunu üzerine baba çocuklarına şöyle der: Sizler bu çubuklar gibisiniz, birleşip güçlü olursanız sizi yok edemezler ancak ayrılırsanız birer birer kırılarak tıpkı bu çubuklar gibi yok edilirsiniz. (Bu hikâye pek çok açıdan Osmanlıyı hatırlatır.)

Bu güzel öykü esasında verdiği mesaj açısından da anlamlıdır. Milletimizin düşünce ve eylem öncüleri başta olmak üzere öyküde verilen bu mesajı herkes bilir, beğenir ve mesajda işaret edilen birliğin muhakkak olması gerektiğini düşünürler. Fakat birlikte hareket edebilmenin önemini yeterince kavrayamayanlar bunu bir tek şartla kabul ederler: Ancak kendi yöneticiliklerinde olursa… İşte bu durum/tavır, fırkalaşmanın başlangıcıdır.

‘Önemli olan birliği oluşturabilmek mi yoksa sizin bireysel hevesleriniz mi?’ sorusu sorulsa bile, birliğin önemini yeterince kavrayamayan böyle kişilerin, bu soruya verecek incir çekirdeği mesabesinde bir cevapları elbette vardır ve onlar bu cevabı mümkün olan en büyük büyüteçlerle büyüterek sunarlar.

Nedir fırkalaşmanın alametleri:

  • Mevcut topluluklarını sınırlar ve kapıyı örter, belli kimselerin haricinde kimseyi kendilerine dâhil etmezler.
  • Mevcut topluluklarından hiç kimseyi, -ona daha faydalı olacak olsa bile- başka bir yere göndermez; onun gitmesini ‘kopuş’ olarak değerlendirirler.
  • Başkalarını en sert şekilde eleştirerek kendi durumlarının en iyi, gittikleri yolun en doğru yol, yöntemlerinin en güzel yöntem olduğunu her şekilde ihsas ettirmeye çalışırlar.
  • Mevcut topluluğun/cemaatin sahip olduğu imkânlarla gözleri kamaştırmaya çalışır ve verileceğinden emin(!) oldukları ahiretteki imkânların neler olabileceğinin hayalini kurdururlar.
  • Zahirde ve batında başka topluluklarla kendilerini farklı kılacak unsurları öncelerler.
  • ‘Allah mevcut duruma ne der?’ sorusu, hayatlarının ve kararlarının ekseni değildir. Birtakım arzu ve istekleri, basit hedefleri vardır, bunlarla kendilerini ve topluluklarını anlamlı kılmaya çalışırlar.
  • Böyle toplulukların öncüleri, bilgi ve yeterlilik açısından çevresindekilerinin kendilerinden daha iyi olmasını arzulamazlar, zaten bunun olabileceğini kabul de etmezler. Bu yüzden ayrılıkçı her harekette hep bir ‘tek adam’ varlığı hissedilir.
  • Son söz tek başına lidere aittir. Ya da ‘şûra’ adını verdikleri oluşumlarda yer alan kimselerin, liderin görüşünden farklı bir görüş sunarak kabul ettirme cesareti söz konusu değildir. Öyle bir durumda o kişi/ler dışlanır ve ayrılıkçı olmakla suçlanarak uzaklaştırılır.

‘Habbeyi kubbe, kubbeyi habbe yapmak’ denilen bir durum vardır. Habbe, en küçük tane, zerre demektir, kubbeyi biliyoruz zaten. Kubbe birlik, zerre bahanedir. Yani zerreleri kubbe sayıp büyütürken gerçek kubbeyi zerre etme durumudur bu, üstelik kendi bireysel tatminleri için…

Arkasında veya yanında kalabalık ve güçlü bir cemaati olmak… Eeee… Tamam, olsun. Fakat bu topluluk ve öncüsü:

Parçalayan mı, bütünleştiren mi?

Dışlayan mı, dâhil eden mi?

Çevremde toplanın diyen mi, bir araya gelelim diyen mi?

-Takipçilerinin zihin ve gönüllerini haczeden mi, özgür düşünen eşitler olmaya imkân veren mi?

-Az olsun benim olsun diyen mi, birleşelim büyüyelim diyen mi?

-Çıkarlara göre değişen ve karar veren mi, ilkelere göre hareket eden mi?

Evet, bu tavırlara eklenebilecek daha pek çok marazları, toplulukların birlikte hareket etmesine izin vermeyecek kadar yoğunlaşanların bu tavrını neye dayandırdıklarını anlayabilmek zor görünmüyor. ‘Bunlar, kendilerine açık kanıtlar geldikten sonra sırf aralarındaki kıskançlık ve azgınlık yüzünden ihtilafa düştüler.’ (2/Bakara: 213) ayeti yolumuzu aydınlatıyor. Burada reddedilen ihtilafın rahmet olmadığı da açıktır. ‘Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.’ (30/Rum:32); ‘Ancak Rabbinin rahmet ettikleri (ihtilafta değildirler).’ (11/Hud: 119)

Ateşe, ineğe, fareye, Hz. İsa’ya, Hz. Meryem’e tapanlara ve hatta dinsizlere gösterdiği hoşgörüyü, kendisinden birazcık farklı düşünen dindaşına/ehli kıbleye gösteremeyenlerin ve gösterilmesini de istemeyenlerin durumu sapkın bir tefrikacılıktan başka neyle izah edilebilir? Öyle ki hasret ve hayranlıkla andıkları Sultan Selahaddin bunların karşısına çıksa düşünceleri sebebiyle onu da bir kaşık suda boğup öldürebilirler. Bir kendilerini beğenirler bir de aynada gördüklerini… Sorulabilir onlara: ‘Siz Allah’ın vahiyle atadığı Hak-batıl belirleme memuru musunuz?’

Bugün gerçek düşmanlarının kendilerinden emin ve emniyette olduğu bu kitleden Müslümanlar emin değildir; bunlar, dil kılıcını ve her türlü mücadele yöntemini, düşmanlarından çevirip birbirine yönelterek milletin güç kaybına ve zayıflamasına sebep oluyorlar.

Bugünden geriye doğru bakıldığında Cemel ve Sıffin gibi sahabenin birbirini öldürdüğü savaşlar başta olmak üzere, Yıldırım’la Timur’un Ankara Savaşı ve Osmanlının son yüz yılına hâkim olan çatışmaların hangisi, bugün hâlâ insanlara gerçekten anlamlı ve gerekli gelmektedir Elli yıl sonra, yüz yıl sonra hiçbir anlamı kalmayacak şeylerin gerçekte zaten bugün de bir anlamı yoktur. Tefrikanın ana unsuru olanların yaptıklarının ve büyüteçlerde sundukları çoğu şeylerin, zamanın yüz yıl öncesi ve sonrasına gidildiğinde veya sınır dışında başka bir coğrafyada değerlendirildiğinde ya hiçbir anlama sahip olmadığı ya da durumun onların sandıkları/sundukları gibi olmadığı ortaya çıkar.

Evet, madem ki ‘Birlikte izzet, parçalanmakta zillet vardır.’ öyleyse birlikte hareket edebilmeye engel olan ne varsa onları terk ederek bir yerden bu işe başlamak mümkündür. “Dinlerini parça parça edip, gruplara ayrılanlar ile senin bir ilgin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır. İleride onlara ne yaptıklarını bildirecektir.” (6/En’am: 159); ‘Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır.’ (3/Âl-i İmran:105). Bu azabın sadece ahiret azabı olmadığı, Ümmet-i Muhammed’in durumuna bakıldığında açıkça görülebilir.  

Şimdi fırkalaşmaya sebep olan tüm bu yönelişlerin gölgesinde bakışlarımızı bir dünya haritası üzerinde ‘İslam Coğrafyası’ dediğimiz yerlerde  şöyle bir gezdirelim:

*Yemen: Hem yabancılar hem Müslüman olduğu iddiasındaki ülkeler hem de içerideki parçalanmış toplum eliyle bombalanmadık ve yakılmadık yeri kalmamış. Bombalar ehli kıblenin başına yağıyor. 

*Irak: Toplum paramparça oldu, düşmana ihtiyaç duymayacak kadar dağıldı, birbirine düşman oldu ve gücü yeten yani dış desteği ve eline verilen silahları daha güçlü olan diğerlerini eziyor. Bombalar ehli kıblenin başına yağıyor.  Mezhepçilik ve ırkçılık gibi merdud ve müfsid davalar pençesinde fırkalaşanlar farklılıkları derinleştirerek birbirleriyle mücadele ederken petrol işgalcinin oluyor.

*Suriye: Müslümanlara ve kendi toprağında yaşayanlara zulmedenlerin sayısının belirsizleştiği ve topraklarında sayısız yabancı askerin bulunduğu bir ülke. Milyonlara ulaşan kaçkın vatandaşları, başka ülkelerde itilip kakılıyor ve bu durum ülkeyi yönettiğini sanan bir avuç elit azınlığın umurunda bile değil. Bombalar ehli kıblenin başına yağıyor. 

*Libya: Tamamen dış güçlerin yönlendirme ve kontrolünde olan grupların elinde ve tüm bombalar ehli kıblenin başına yağıyor. Ve bu arada Libya petrolü de en ucuzundan dışarı akıyor.

*Mısır: Tamamen dışarıdan emir alan bir yönetimin kontrolünde, ümmet olarak yaşanmakta olan bu zor süreçte Müslümanlarla kardeşlik ve dayanışma adına her gün biraz daha kan kaybediyor. Sistem tüm gücünü Müslümanlara karşı kullanıyor.

*Arabistan: ABD güdümünde, Haçlı çıkarlarına uygun hareket eden ‘ırkçılık sapkınlığında’ bir krallık ailesinin cahili Arap geleneklerini İslam adına kutsayarak İslam’ın başına bela etmeye devam ettiği bir petrol coğrafyasının tembel, gafil ve nankör sahipleri. Ülkenin tüm zenginlikleri bir avuç elitin kontrolünde ve halk özellikle İslam dünyasında yaşanan her şeyden habersiz bırakılıyor. 

*Filistin: Bitmeyen kalp ağrısı ve hep kanayan şah damar… Bombalar orada da hep ehli kıblenin başına yağıyor. 

*Keşmir: Keşmir Müslümanları, Hindistan’ın Keşmir’i ilhakıyla yeni baskı ve zulümlerle yüz yüzeler. Zulüm yeni boyutuyla orada da yeniden şekilleniyor.

*Türkistan: İkiye bölünerek Rusya ve Çin arasında paylaşılmış, parçalanmış Türkistan’ın Çin işgalindeki doğu yarısındaki zulümler gerçek bir soykırım. Kamplarda kontrol, dini baskılar, asimilasyon… ‘Bize yardım edin!’ derken gözlerini nereye çevireceklerini de bilemiyorlar.

*Arakan: Bir zamanlar yönetici oldukları ülkede, yönetim Budistlerin eline geçtiği anda hâlâ devam etmekte olan en vahşi soykırıma uğradılar;  kaçtıkları ülkelerden, zulmün şiddeti sebebiyle topraklarına dönemiyorlar. Bu insanlar, ‘Adalet yok mu bizim için?’ derken gözlerini sadece göğe çeviriyorlar. Çünkü insanlıktan umutlarını kesmiş durumdalar. 

Bu liste devam eder gider; Somali, Afganistan, Kırım, Sudan, Nijerya, Eritre…

Neredeyse tüm coğrafyalarımızda, o coğrafyalarda asırlardır birlikte yaşayan insanlar birbiriyle savaşıyor. Haçlı Batı, eskisi gibi can ve mal olarak bedel ödediği hiçbir mücadeleye girmeden hedeflerine ulaşıyor. Girmek istediği her yerde farklılıkları belirginleştiriyor, kaşıyor, onun üzerinden yerli gafiller eliyle fitne ateşini yakıyor, kullanılabilir maşalar buluyor, hepsini birbirine karşı silahlandırıyor, birbiriyle savaştırıyor ve kuklalar gibi kullanıyor. Başlattıkları her savaş, silah satışı üzerine oturttukları ekonomileri için muhakkak devam ettiriliyor. Güya arabuluculuk veya demokrasiyi tesis etmek için geldiklerinde de ‘Maden Tetkik-Arama’ ekipleriyle geliyorlar, Somali de olduğu gibi.

Fitne ateşini yakıp körükleyen ve savaşın hep devam etmesi için birbiriyle savaşan herkesi destekleyen BM’nin veto hakkına sahip en büyük silah tüccarları beş daimî üyesi başta olmak üzere tüm emperyalist ülkeler, ortaya çıkan karışık ortamda, o coğrafyanın kütüphaneleri ve müzelerindeki tarihi eserleri, kasalarındaki altın ve paraları başta olmak üzere taşınabilecek ne varsa hepsini kendi ülkelerine götürüyorlar. Buna ek olarak da işgalcilerin asıl hedefledikleri yer altı ve yer üstü zenginliklerinin tasarrufu, işgal kuvvetlerinin silahlarının gölgesi altında yapılan sözleşmelerle işgalciye devrediliyor. Irak gibi. Libya gibi. Altınlarını çıkarma hakkını işgalcisi İngiltere’ye yüz yıllığına kiralayan(?) aç ülke Sierra Leone gibi. Değerli bir madene sahip Afrika’nın çoğu ülkesi gibi. Yapısı ve durumu bu olan BM adlı bu kuruluşun dünya üzerinde barış ve adalet tesis etmesi mümkün değildir çünkü zaten böyle bir gayesi yoktur. BM’nin yegâne gayesi, ilgili ülkelerin dünya üzerindeki hakimiyetini pekiştirmekten ibarettir.

Bu arada onlar rahat yaşıyor ve onların yurtları mamur kalıyor; tüm diğer coğrafyalar hem bunlar eliyle hem de içerideki maşalar eliyle yakılıp yıkılıyor. Bu yıkımda özellikle o coğrafyanın tapu senedi sayılabilecek eserlerin yıkımı önceleniyor. Bosna’da olduğu gibi. Böylece vatansız, muhacir, sefil kitleler ortaya çıkıyor. Çünkü nerede yaşarsa yaşasın vatanıyla bağı kopmuş kişilerin diğer değerlerinden kopuşu da gecikmeden başlıyor ve bir iki kuşak içinde tamamlanıyor. Bunu yüz yıl önce başka coğrafyalara gidenlerin nesillerinde görmek mümkün.

Güç sahiplerinin ellerinde kullanılan, çatışmaların sıkça değiştirilen kukla liderleri… Kullanılanın, kime karşı nasıl kullanıldığını fark edemeyeceği kadar kendini kaybettiği durumlarda, silah tüccarı ülkeler hem silah satıp iyi para kazanırken hem de verdikleri silahların kimlere karşı kullanılamayacağının listesini de bunlara veriyorlar. Bu listeler dahi onların gözünü açmaya yetmiyor. Çünkü bu listede, onlara verilen silahların kullanılamayacağı yerler dışında şunlar kalıyor: Kendi yurdunda yaşayan vatandaşları, soydaşları ve dindaşları, silah satan ülkenin canını sıkan ülkeler…

 Dini veya etnik bir nedene yaslandırılmaya çalışılan tüm çatışmaların, önemli yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin olduğu bölgelerde olması bir tesadüf müdür? Savaş ve çatışmaların çok büyük bir miktarının İslam coğrafyalarında olması bir tesadüf müdür?

Herkesin malumudur ki hayatta tesadüf diye bir şey yoktur.

Günlük konuşma dillerinde ve ibadetlerinde ‘kelime-i tevhid’ bulunanların, şahsiyetlerine, bireysel, ailevî ve toplumsal hayatlarına tevhidi ve adaleti hâkim kılmamaları sebebiyle şu yaşanılan dünyada tevhidi ve adaleti gerçekleştirememelerinin bedeli ne kadar da ağır ödenmektedir.

Dünyada, adaleti ve insan haklarına uygun bir hayatı tesis etmesi gerekenler KİMLERDİR? ‘Şüphesiz ki Allah size adaleti emreder.’(16/Nahl:20), ‘Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutunuz.’(4/Nisa:135) emirlerinin muhatapları KİMLERDİR?

Tüm insanlığın ve dünya Müslümanlarının bu durumları karşısında, sizin hararetlenmenize sebep olan tefrika unsurlarınızın bir anlamı var mıdır ey tefrikanın müsebbipleri?

İSTEĞİMİZ: Ülkemiz, bizimle ortak değerlere sahip ülkelerle birlikler oluşturmanın yolunu aramalı, tıpkı ABD ve AB gibi belli ortak paydalarda ‘tek millet’ olmaya çalışılmalıdır. Pek çok kişi tarafından bu İSTEK bugün belki ancak bir düş farz edilebilir. Kısa süre önce II. Dünya Savaşında birbiriyle savaşan bir sürü ülkenin AB adlı bir birliği kurulabilmesi de imkânsız bir hayaldi. Bugün bu hayal gerçek oldu ve AB, Avrupa’nın dışında kalan Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni büyük bir aceleyle bu topluluğa dâhil ettiği gibi, Sovyetlerden kopan ülkeleri de ekonomik ve siyasi durumuna hiç bakmadan Birliklerine dâhil ettiler. Yani her durum, gerçekleşmeden önce bir sadece hayaldir.

Düşündüğümüz şeylerin düşünü görür, düşünü gördüklerimizi gerçekleştirebiliriz. 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

VİDEOLAR


Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)
Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)
Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)
Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)

Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)
Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)
Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)
Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)

Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC’si (Ekim 2018)
Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC'si (Ekim 2018)
Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)
Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)

Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı 2013 (Aile İçi İletişimde Söz)
Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı 2013 (Aile İçi İletişimde Söz)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 2)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 2)

Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 1)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 1)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 2)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 2)

Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 1)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 1)
Dost Tv 2014 (Hz Fatıma, çocukları ve Kerbela)
Dost Tv 2014 (Hz Fatıma, çocukları ve Kerbela)

Dost Tv 2013 (Gençleri Kazanmanın Yolları)
Dost Tv 2013 (Gençleri Kazanmanın Yolları)
Dost TV 2013 (Çocuklarda Sorumluluk Duygusu)
Dost TV 2013 (Çocuklarda Sorumluluk Duygusu)

Dost TV 2009 (Aile İçi İletişim)
Dost TV 2009 (Aile İçi İletişim)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 2)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 2)

Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 1)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 1)
Sun TV 2007 (Kitap Okuma Alışkanlığı)
Sun TV 2007 (Kitap Okuma Alışkanlığı)

TV 5 Yüzleşme 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Yüzleşme 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Bir Tatlı Huzur 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Bir Tatlı Huzur 2006 (Ergenlik Dönemi)

Kon TV 2006 (Ailemiz)
Kon TV 2006 (Ailemiz)
Kon TV 2006 (Evlilik Öncesi)
Kon TV 2006 (Evlilik Öncesi)
Joomla templates by Joomlashine