MÜSLÜMANLARIN ÜMMET OLAMAYIŞI ÜZERİNE

Kur'anî Hayat Dergisi (sayı 2015/41)

‘İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabb’inizim. Öyleyse bana ibadet edin.’(21/Enbiya:92)

İslâm kültüründe ‘ümmet’; önderi Hz. Muhammed (sav), kitabı Kuran-ı Kerim olan dünyadaki tüm Müslümanların oluşturduğu toplumu ifade eder. İşte bu ümmet içerisinde, kendisini İslam’a nispet edenlerin önemli bir kısmı İslam’dan uzak bir hayat yaşıyor fakat dininin İslam, kendisinin Müslüman olduğunu söylemekten de geri kalmıyor. Bu durumun ne kadar anlamlı olduğunun kritiğinden önce, ‘Müslüman’ım diyen bazıları neden İslam’a uzak durmaktadırlar?’ sorusunu gündeme almak istiyoruz. Çünkü bu uzaklık Müslümanları ümmet olmaktan alıkoymaktadır.

Müslüman’ım, diyen bazıları, İslam’a neden uzak durmaktadırlar?

Müslümanların İslam’a uzaklıkları, ‘ailevî, bireysel, sosyal ve siyasî’ bazı başlıklar altında incelenebilir.

* Ailenin eğitim görevini yapmaması

Kişilerin İslam’a uzak durmalarında ilk ve en önemli etken, aileden bu hususta hiçbir eğitim ve yönlendirme almamış olmalarıdır. Bir çocuğun iyi terbiyesi için daha çocuk oluşmadan önce anne-baba adayının her anlamda hazırlık yapmaları gerekir. Her çocuk anne karnında oluştuğu anda onun terbiyesi de başlar ve ölümüne kadar devam eder. Temel karakterin üç yaşına kadar oluştuğu düşünülürse bu yaşı geçiren çok geç kalmış demektir. Çocuğun tüm dini terbiyesi ailesi tarafından verilmelidir. Dışarıdan gerektikçe destek alınmalı fakat asıl sorumlunun aile olduğu unutulmamalıdır. Ailesinde gerekli terbiyeyi alamayan çocukların, ilerleyen yıllarda bunu telafisi gerçekten çok zor ve sancılı olmaktadır. Temel dini eğitimi ailesinden alamayan kişiler, ilerleyen yıllarda bunu telafi etmenin bir yolunu bulamamışlarsa dine uzak durmaktadırlar.

* Yeterlilik şartlanmışlığı

Kendisini İslam’a nispet edenlerin önemli bir kısmı, mevcut durumlarını seviye olarak kâfi görüyorlar. Bunlar, yaşadıkları uzaklığın farkında olmadıklarından, kendileri için ‘Ben İslam’dan uzak duruyorum.’demiyorlar. Durumlarıyla ilgili olarak kendilerinden daha kötülere bakıp ‘Ben iyi bir insanım.’diyerek kendini daha iyi hale getirme gereği duymuyorlar. Bunların çoğunun hayatında, mahiyetini bilemedikleri bir sürü şirk hâkim durumdadır. Hatta bunlar, severek-sevinerek yaptıkları bu eylemleri, dinde bir merhale gibi görürler. Çünkü şirk kişiye, zehirli bir otlakta otlayarak karnını doyuran ve şişerek ölen hayvanların durumunu yaşatır. Onlar bu süreçte kendilerini, hayatlarını, bildiklerini sorgulamaya yanaşmadıklarından, şirkin ve tevhidin ne olduğunu öğrenmezler, öğrenmek de istemezler. Bu sebeple durumlarını gayet iyi görür ve İslam’dan uzak hayatlarına devam ederler.

 * Yetersizlik şartlanmışlığı

Bazı insanlar, bilgi adına her şeyi okur, kendilerine gerekli gördükleri pek çok konuda uzmanlaşabilirler. Merak ettikleri her şeyi okuyup öğrenmeye çalışan bu insanlar, zihinlerine yerleşen şartlanmışlıkları sebebiyle Kuran’ı okumaz veya yüzünden okusalar bile anlamaya çalışmazlar. Bu özellikteki kişilerin iki farklı düşünceyle böyle hareket ettikleri görülür:

1-) Bunların bazıları, kendilerini, Kuran’ın hak ve hakikatini anlayacak seviyede görmezler. Böyle bir şeyin çok üstün özelliklere sahip olan kişilerin işi olduğunu düşünürler. Bu sebeple böyle bir çabaları olmaz.

2-) Bunların bazılarına ise bu telkin edilmiştir. Toplumları yönlendirmek isteyen kişiler, insanları Kuran’dan uzak tutmaya çalışırlar. Öyle her kişinin Kuran’ı anlamasının mümkün olmadığı, bu konuda uğraşırsa sapıtabileceği telkini yapılarak, kitlelerin kendilerine bağlı olmasını sağlarlar. Böylece, kişiyi insan kılan iradesi de bir başkasının kontrolüne geçmiş olur. Bu iddia, güya İslam’ı sevdiğini söyleyen Müslümanlar tarafından, İslam adına ileri sürüldüğü gibi, İslam düşmanları tarafından da toplumların Kuran’dan uzak tutulması adına da telkin edilir. İşte bu iki sebeple de kişiler İslam’dan uzak hayatlarına devam ederler.

* Cehaletinden hoşnut olma

İnsanlar, bilgi karşısında şu tavırlardan birini gösterirler:

1-) Bilgiye ilgi göstermeyerek yok sayma

2-) Bilgiyi okuyup öğrendikten sonra gereğini yapmama

3-) Bilgiyi öğrenme ve öğrenilenin muradına aykırı şeyler yapma

4-) Okuma, öğrenme, anlama ve gereğini yerine getirme

İnsanlar, İslam’ı öğrenmek için ‘anlama’ eksenli, daimi ve samimi bir çabanın içinde olmazlarsa İslam konusunda cahil kalırlar. Yaşanan cehalet iki koldan gelişir:

a-) Kendisi öğrenmez

b-) Başkaları da öğretmez

Okumak, dinlemek, tefekkür etmek, bilgilenmenin en asli üç yoludur. Her üçü de aklını kullanmayı gerektirir. Aklını kullanma; zor, yorucu fakat hayatın anlamını algılamanın, hayata anlam katmanın tek yoludur. Hayatının bir anlamı ve gayesi olmayan kişiler, ömürleri boyunca bunalımlardan bunalım beğenirler. Hâlbuki yarını daha iyi yaşamanın tek yolu, bugünkü yanlışları ve sorunları doğru tespit ederek tekrarlamamaya çalışmaktır. Dünya üzerinde yaşanan her sorun, daha önceden de yaşanmıştır. O zaman yaşayanlar ne yapmışlardır? Kuran’ı ve insanlık tarihini öğrenmek, bunu öğrenmeyi sağlar. Bu konuda cehaletini giderme gereği duymayan kişiler, huzursuz bir ömür içinde İslam’dan uzak hayatlarına devam ederler.

 * Zamansızlık

Bazı insanlar her şeye vakit bulurken bir türlü dinlerini öğrenmeye vakit ayırmazlar. Kendilerine göre bunların hiçbir şeye zamanları yoktur. Zamanı kullanma –ki gerçekte zaman ömürdür- konusunda bu insanlar iki durumdadırlar:  

1-) Sanal vakit yokluğu: Sanal vakit yokluğunda, kişinin hayatını kaplayan yoğunluk bir varsayımdan ibarettir. Çünkü yaptıklarının çoğunu yapmasa hiçbir şey değişmeyecektir. Bu türlü meşgaleler, değerli hedefleri olmayanların hayatında çokça bulunur ve onları oyalar.

2-) İş ağırlığı sebebiyle vakit yokluğu: Geçim kaygısından başka şeyi düşündürmeyen ağır şatlarda çalışan kişilerin zamansızlığı elbette onların suçu değildir. Çalıştığı veya yaptığı işinin dışında ancak zorunlu bazı işler ve uykusu için vakit kalacak şekilde yaşanan hayatlar da vardır. Bunların zamansızlığı daha gerçek olmakla birlikte, iş hayatının böyle düzenlenmesi yanlıştır.

İnsan, kendisine verilen hayatı bir kez yaşayacağı için vakit çok kıymetlidir ve önemli hususlar için zaman ayırmaya çalışılmalıdır. Çünkü hayatın tek gayesi para ve mal kazanmak değildir. Mal ve para hayatı rahat yaşamak içindir; yoksa hayat, mal ve para biriktirmek için değildir. Bu durumun sorumluları, elbette sosyal hayatı düzenleyen yasaları yapan kişi, kurum, kuruluşlardır. Hakikat böyle olsa bile, sanal veya gerçek anlamda zamansızlık sebebiyle doğru ve yeterli şekilde dinini öğrenemeyenlerden de İslam’dan uzak duranlar vardır.

* Erteleme:

Müslüman’ca bir hayat adına yapması gerekenleri, uzun yaşayacağı düşüncesiyle ilerideki belirsiz bir zamana erteleme de insanların İslam’dan uzak durmalarına sebep olmaktadır. Ertelemenin bir diğer sebebi ise insanlığın bilinen ilk tarihinden beri, ‘kendilerini mevcut durumdan kurtaracak birilerinin gelmesini bekleme’ şeklindeki bir inançtır. Şu anda da dünyada pek çok milletin gelişini beklediği birileri vardır:

Zerdüştler---Saoshyant’ı

Hindular---Kalki veya Kali Avetâra’yı

Hıristiyanlar---İsa Mesih’ı

Yahudiler--- Son Peygamber’i

Şiîler--- Gaib İmam’ı

Sünnîler--- Mehdi ve İsa Mesih’i beklemektedirler.

Hâlbuki son kitap ve son Peygamber geldi, vahiy kemale erdirilerek tamamlandı. Bu sebeple, geleceği düşünülen birisini bekleyerek insanın kendi hayatıyla ilgili erteleme yapmasını gerektirecek hiçbir sebep anlamlı değildir. İnsanlardan ‘Erteleyenler helak oldu.’(Müsned, 1/129; Mecmau’z-Zevaid, 5/172) ihtarına kulak vermeyenler, bekledikleri kişi geldiği zaman her şeyin farklı olacağını düşünerek İslam’a uzak durmaktadırlar. 

* Pozitif eğitim (/Tek dünyalı eğitim)

Batıda, insanın kendisiyle, tabiatla, Allah’la ilişkisini yeni baştan bireysel olarak tanımlayan yöneliş kendisine Rönesans ve muharref Hıristiyanlığı reddiye hareketine de ‘aydınlanma’ adını vermiştir. Tabiata efendi ve hâkim olabileceğini düşünen bu görüş, insanla ilah arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamıştır. Tanrının yerine insan aklını/kendini koyan Batılı aydın(?), paranın ve gücün, kendisini kaldırıp yerine oturduğunu da fark edememiştir. Bu görüşün beşiği olan Avrupa, kendini dünyanın merkezi say(n)dığından, bunu dünyaya kabul ettirmeye çalışıyor. Dayatılan bu görüş bir mesnede, ilkelere ve değerlere sahip olmadığı için kendine ‘Batılı değerler’ adını verdiği bir can simidi de yapmaya çalışıyor. Bu gaye için ortaya koydukları eğitim modeline ‘pozitif eğitim’ denilerek olumluluk etkisi yaratılmaya çalışılıyor. Oysaki bu sürecin sonucunda, değersiz insanlar ve toplumlar üretiliyor. Değersiz toplum, insanların mecburen bir arada yaşadıkları fakat birbirlerine tahammül edemedikleri tek dünyalı/seküler bir toplumdur.

Pozitif eğitimin gayesi, kişileri yalnızca meslek edinebilecekleri bir sahada eğitmektir. Bu elbette sonuna kadar sakat bir düşüncedir ve insanın bedeninin ötesini görmemektedir. Kişinin manevi eğitimini ihmal etmek, zekâsının gelişmesini ihmal etmek kadar önemli bir hatadır. Bu eğitimin amacı seküler/tek dünyalı insanlar yetiştirmektir. Oysaki bu eğitim sonucunda yetişen tek dünyalı insanlar incelendiğinde görülür ki dünya hayatında huzur nedir bilmezler. Kendileriyle, herkesle, her şeyle kavgalıdırlar. Bu durumun temeldeki sebebi; bu kişilerin Allah’ın varlığını –mecburen- kabul etseler bile Rabliğini(/insanı eğiten, terbiye eden olduğunu) kabul etmemeleri, Allah’la irtibatlarının ve ahiretle ilgili net bir düşüncelerinin olmamasıdır.

Bunun neticesinde ortaya, insanın bedeni kadar önemli diğer yarısının yani manevi yanının eğitimi unutulmuş bir kişi çıkıyor. Bu kişinin adı, yarım aydındır. ‘Yarı aydın, sadizmini, kendi tanrılarına secde etmeyen namuslu insanlar üzerinde tatmin etmeyi âdet haline getirmiştir.’(Jurnal, Cemil Meriç). ‘On beş sene mekteplerde okuduktan sonra, kendiliğinden bir hayat değeri ortaya koyamayan, bir ekonomik davanın veya bir tarihî şahsiyetin tenkidini yapmaktan korkan, şahsî bir sanat ve din anlayışına sahip olmayan, kafasının işleyişi bakımından ‘mektebe girdiği gibi çıkan’ gençleri hayat sahasında bulduk.’ (Türkiye’nin Maarif Davası, s.90-91, Nurettin Topçu, Dergâh Y, 10. baskı, 2014, İst.) Bunlar, güçlü bir şahsiyete sahip olmayan kişilerdir. Güçlü bir şahsiyete sahip olmayan kişiler eğer hedef olarak kendilerine şöhret ve ikbali koymuşlarsa bunlar için kime kul-köle olmaları gerekiyorsa ona kul-köle olacaklardır.

Eğitimin hedefi yalnızca bilgili insan yetiştirmek değildir. Kullanılmadığı sürece bilgi maddi veya manevi anlamda gerçek bir güce dönüşemez. Pozitif eğitimin, insanın daha önemli diğer yanının eğitimini hiç gündeme getirmemesi de insanların İslam’dan uzaklıklarında etkili olmaktadır.

* Medyanın olumsuz etkisi/ Televizyon-Radyo, Basın-Yayın

‘Toplumun bulunduğu ortam kirlenip bulandığı zaman, insanî iyilikler ve ahlakî faziletler kesat ve zarar verici olur ve onun aksine kirli ve çirkin işler toplum içinde yaygınlaşır ve yararlı sayılır.’(Nehcül Belağa’nın şerhi, İbni Ebil Hadid, c.2, s.270)

Görsel ve basılı medyada, İslamî değerlere aykırı unsurlar içeren film, dizi, gayriislamî hayatı özendiren programlar, roman, hikâye, fikir kitabı vs gibi şeylerin reklâmlar yoluyla gündemde olmasını sağlanmaya yönelik çabalar her zaman görülür. Bunlar, halkı bilinçli olarak İslam’dan uzak tutmaya yönelik çabalardır. Yazılı ve görsel olarak bu hedefe yönelik çalışan medya, ilk anda kişiye sanki bir dinlenme ortamı sunuyor gibidir. Esasında bu yolla kişi, hayatın hakikatleriyle yüzleşmek ve gerçeği görmek yerine, tatlı yalanlarla yaşamayı tercih edebiliyor.

Günümüzde televizyon ve sinema, oldukça etkilidir. Son dönemlerdeki yerli diziler ve filmler incelendiğinde, en büyük haramların mesela zinanın, eşcinselliğin halkın nazarında doğallaşması için uğraşıldığı görülür. Nikâh bağını, ailede sadakati ve aile sağlamlığını hedef tahtasına oturtmuş olan bu türlü müfsit yapımlarda, haramı icra eden rolü hangi oyuncu oynayacaksa o mutlaka çok iyi, anlayışlı, güzel/yakışıklı hatta yeri geldiğinde kahramanca tavırlar sergileyecek bir kişi olarak öne çıkarılır.

Tüm bunlar neden yapılır/yaptırılır?

Tüm bunlar; kurulu düzenin efendileri yani bu düzenden yüksek çıkar sağlayanlar tarafından, ‘rant’ adı verilen emeksiz kazançlarına ses çıkaramayan ve köleliğini bilmeyen esirler yaratmaya devam etmek için yapılır/yaptırılır. Bu çabaların temelinde, kişiyi, her türlü haksız kazanca karşı çıkmaya yönelten İslam’dan uzak tutma ana gayedir. Bu gayeye bu yolla da ulaşıldığı görülmekte, insanların önemli bir kısmı, medya etkisiyle İslam’a uzak durmaktadırlar.

* İtici unsurlar

Bazı insanların kendilerini bile sevmedikleri görülür. İşte böyle insanların başkalarını sevmeleri de pek mümkün değildir çünkü sevmeyi ve sevilmeyi öğrenememişlerdir. Önlerine gelen herkesi en acımasız şekilde eleştirmeleri bunların belirgin özelliğidir. Çünkü bunların algısında, sanki kusursuz olmayı başarabilecek bir insan olmalıdır. Hâlbuki kusursuzluk insan için mümkün değildir. Başkalarını eleştirip duran bu kişiler, esasında dolaylı yoldan kendilerini överler. Fakat bunun farkında olmadıklarından, kendini övmenin en kötü yolunu seçtiklerinden de habersizdirler. Eleştiriler ancak eyleme yön verdiği zaman anlamlı ve değerlidir. Bu nitelikteki kişiler, her toplum içinde olabildiği gibi Müslüman toplumlar içinde de bulunmaktadırlar. Kötü olanı, böyle kişilerin dini temsil veya tebliğ gibi bir konumda bulunmaları veya onların kendilerini böyle sanmaları/sunmalarıdır. İşte bazı kişilerin hayatlarında, öbür tarafın/gayriislamî bir hayatın çekiciliğinden çok, bu tarafın yani kendini İslam’a nispet edenlerin iticiliği, onların İslam’dan uzak durmalarına sebep olmaktadır.

* Çevresizlik

Bazı insanlar, iyi bir çevre içinde yaşarken hayatları daha düzgündür fakat bu çevrenin tam zıttına bir çevre içine girdiklerinde bir anda sudan çıkmış balığa dönebiliyorlar. Bu durum mevcut sosyal hayata uyum sağlayamamak sonucu ortaya çıkıyor. Farklı şehre giden kişilerde, yükseköğrenime başlayan öğrencilerde bu durum çok görülmektedir. Çünkü yeni ve farklı çevre içerisinde eskisi gibi kaldıklarında, yalnız kalmak veya dışlanmak korkusu yaşayabiliyorlar.

Farklı sınanmalarla şahsiyetleri olgunlaşmış kişiler, ortama göre kendilerini değiştirmezlerken, bu olgunluğa ulaşamayan kişiler, ortama uymayı bir zorunluluk olarak görebilmektedirler. Sayıca çoğunluk, kendilerinden farklı kişilerde olduğunda, onlar gibi olabilmektedirler. Bu yanlışın ilk sebebi, yalnızlığa veya dışlanmaya katlanamamaları, ikinci sebebi ise kendilerini orada, o şartlarda bulunmaya mecbur hissetmeleridir. Hâlbuki zor olsa, yalnız kalsa bile her ortamda kendisi olmaya çalışan nice insan vardır. Kendilerini bir yere ve duruma mahkûm hissetmekse çoğu kere kişilerin kendilerine dayattıkları sanal bir mecburiyet olabilmektedir. İşte bu sebeplerle bazıları, inandıkları din olduğunu iddia ettikleri İslam’a uzak durmaktadırlar.

* Yarım imamlar

Dinde iskonto yapmak, nasıl gerçek dinden bir sapma ise dine yapılan zam da aynı şekilde bir sapmadır. İşte yarım imam tabir edilen kişiler, bu ikisinden birisini yaparak çevresindekileri İslam’dan uzaklaştırırlar. Burada ‘imam’ kelimesinden kastımız ‘cami imamları’ değil, toplumun önüne düşmüş kişilerdir. Böyle olmakla birlikte onlardan da aynı iskonto veya zammı yapanlar vardır.

Bunların unuttukları şey, bu dinin Allah katındaki tek hak din olduğu ve kitabının da Kuran olduğudur. Hoşlarına gitsin gitmesin, beğensin beğenmesinler, bu durum bu hakikatten bir şeyi değiştirmez. Yine unuttukları şey, bu dinin tüm zamanların, tüm mekânların, tüm insanlığın dini, Kuran’ın da tüm insanlığın kitabı olduğudur. Tüm peygamberler Rabbimiz tarafından ‘nezir’ olarak adlandırılır.  Çünkü ‘nezir’ hem ‘uyarma’ hem ‘adanma’ durumundadır. Bu sebeple Hz. Peygamber’in takipçisi olarak İslam’ı anlatacak/tebliğ edecek her kişinin adanması, adanmış bir hayat yaşaması gerekir. Tebliğ için her şeyini nezreden kişinin yöntemi yedibeyza, asası feraset ve basiret, azığı ilim ve güzel söz olmalıdır.

Bunun olmadığı durumlarda, kişilerin beşeri zaaflarından, eğitim durumlarından, toplumsal ve coğrafi etkilerden uzak olmayan yorumlarını, İslam’ın emirleri gibi sunmanın ortaya çıkardığı ciddi sorunlar vardır. Mesela, bunlar; eğitim görmüş ve iş sahibi olmuş kızlarına uygun görmedikleri ve İslam adına teklif edemedikleri bir hayatı, gelinlerine ve eşlerine uygun görmekte, önermekte hatta İslam adına dayatmakta;

Aynı şekilde bilgili ve yüksek makam sahibi bir gayrimüslime, İslam olarak anlatamayacak ve öneremeyecekleri şeyleri, Müslümanlara, İslam diye sunmakta, yutturmaya çalışmaktadırlar. İşte bu durumların sonucu olarak, az bilgilerine biraz ayet, biraz hadis karıştıran bu kişiler, bugün ak dediklerine yarın kara, ertesi gün kara dediklerine sonraki gün kızıl demektedirler. Onların bu dengesiz, tutarsız durumu, pek çok kişinin İslam’dan uzak durmasına sebep olmaktadır.

* Namazsız Müslümanlar

Kendisini, ‘namaz, oruç, hac’ gibi ibadetlerle İslam’a nispet edenlerin, İslam ahlakından yoksunlukları da insanların İslam’a uzak durmasında önemli bir sebeptir. Çünkü böyle kişilerin hayatında gerçek anlamda zekât yoktur. Zekât, arınma demektir. Beyin, kalp, gönül, vicdan temizliği anlamında tüm hayatta olması gereken zekâtın ve maldan olması gereken zekâtın olmaması, insanların, bu kişileri ve onlardaki zaafları sorgulaması yerine, onların kendilerini nispet ettikleri değerler sistemini sorgulamasına sebep olmaktadır.

Bu durum, gerçekte insanların namazdan kopuşlarıyla/namazı terkleriyle alakalıdır. İnsanın namazdan kopuşu iki yolla olmaktadır.

1-) Namazın şeklen terki/Namazsız Müslümanlar:

İnsanlardan bazılarının, Allah’ın Kuran’da sık tekrarlayarak çok önem verdiğini gösterdiği namazı hafife alarak, dini bir kalp temizliğinden ibaret görmeye başlamaları, bu hatanın başlangıcı olmuştur. İlerleyen süreçteyse uygulaması Peygamber tarafından öğretilen namaz yerine, Kuran’da emredilmeyen ve Peygamber tarafından öğretilmeyen ‘sallanma, dönme, ritimli hareket, müzikle vecd vs’ gibi durumların öne çıkartılıp, namaz başta olmak üzere tüm emir ve yasakların önemsizleştirilerek geri plana itilmesi söz konusu olmuştur. Böylece bu kitle ‘Onlar namazı zayi ettiler.’ (19/Meryem: 59) şeklinde tanımlanan kimseler haline geldi. Hâlbuki namaz kişinin Allah’a teslimiyetinin/Müslümanlığının en önemli ilk alametidir. Çünkü tüm farzlar gibi namazın da Müslümanlar için sosyal hayata yansıyan aleni bir tarafı vardır.

2-) Namazın manen terki/Namazlı Müslümanlar:

‘Muhakkak ki namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülüklerden alıkoyar.’(29/Ankebut:45)

Şu anda, Müslüman olduğu iddiasında bulunanlar tarafından, kendilerini kötülükten alıkoyamayan ve hayırlı eylemlere sevk edemeyen namazlar kılınmakta ve işte bu ayet tam da bu duruma işaret etmektedir. Yani kişi namaz kılıyor fakat bu namaz ne hayâsızlıktan ne de kötülükten onu alıkoyamıyor.

Her iddianın bir ispatı gerekli olduğu gibi, kişinin Müslümanlığının da önce kendisine ispatı gereklidir. ‘Dinin ne olduğunu söylemen önemli değil; Hıristiyansın, Müslümansın ya da tanrısızsın. Önemli olan bu imanın senin hayatında, sana neler yaptırdığıdır. Çünkü din, düşünmenin ve inanmanın bir şeklidir, oysa iman harekete geçmenin bir tarzıdır.’(Batı Terörü, s.30, Roger Garaud, Ter: Ayşe Meral, Pınar Y, 2007, İst). Kişiyi, bırakınız kendini baştan aşağı yenilemeyi, yerinden bile kıpırdatmayan bir şeyin ‘iman’ olduğu söylenebilir mi?

İşte burada sözü edilmeye çalışılan, namazı şeklen veya manen zayi ederek İslam ahlâkından kopan kimseler de kişilerin İslam’dan uzak durmasına sebep olmaktadır.

* Kuransız Müslümanlar

Kuran, insanlığın sorması muhtemel bütün sorulara verilmiş ilahî cevaplar toplamıdır. Bu sebeple onun verdiği cevapların sorularının tespiti de önemlidir. İnsan kendi sorularını doğru tespit ettikten sonra bunların cevaplarını önce Kuran’da aramalıdır.

Bir insan; mal, can, imkân ve ömrünü neye adamışsa, ne için yaşıyorsa o şey onun ilahıdır; mevcut yaşam tarzı da dinidir. Bunlar ancak Allah için ve İslam için olursa o kimse gerçek anlamda bir muvahhit olur. Yoksa orada bazı ibadetleri yapan fakat İslam’ı yaşamayan bir kimse var demektir.

İslam’ın kişinin ahlakı haline gelmesi, Müslümanlığın alameti sayılan namazda olduğu gibi namaz dışında da tüm hayatının Allah’a secde etmesi demektir. Kişinin bedeninin secdesi gibi; malının secdesi, duygularının secdesi, düşüncelerinin secdesi, eylemlerinin secdesi de bir olan Allah’a olursa o insan muvahhit bir Müslüman olur. Bunların her birinin secdesi farklı yerlere olursa, bedenin beş vakit bir olan Allah’a secde etmesi, kişiyi muvahhit Müslüman olarak sırat-ı müstakimde tutmaya yetmez. Kişi böyle bir bilince, Kuran’dan kopuk olursa varamaz. Şirk içinde bile olsa yaşadığı hayatı güzel bulabilir. Önüne gelen veya getirilen ne varsa dış yüzüne bakarak onları İslam diye bağrına basabilir.

Bu yüzden dili, ırkı, coğrafyası ne olursa olsun, tüm insanlar bir gök sofrası /Maide olan Kuran’a davet edilmelidirler. ‘Gerçekten bu Kuran, Allah’ın bir sofrasıdır, onun sofrasından gücünüz yettiğince bilgi toplamaya çalışın.’(Darimi, Sünen, Fedailü’l-Kuran) buyrulmuştur. İslam’ı öğren(t)mek isteyen herkes bilmelidir ki tıpkı matematik, edebiyat, fizik gibi dersler için kendi müfredatı ve kendi kitabı nasıl gerekliyse; Allah’ın dinini öğrenmek ve öğretmek için de gerekli olan Allah’ın Kitab’ıdır. İslam’ın müfredatı ve eğitimin verileceği kitabı Kuran’dır. Çünkü ‘Göklerin öğrencisi olmadan, yeryüzünün öğretmeni olunmaz.’(Aliya İzzetbegoviç)

Kuran’ı, tarihin bir dönemindeki yorumlara bırakarak hayattan çıkaranlar, ‘İçtihat kapısı kapanmıştır’ diyerek, koskoca İslam âlemini Batı’nın yarım yamalak yasalarına muhtaç etmişlerdir. ‘İslam’ın geleceği, Batı’nın geçmişi değildir.’(Yaşayan İslam, s.81, Roger Garaudy, Pınar Y, 1.baskı, 1995, İst). Günümüzdeyse İslam ülkeleri denilen coğrafyalardaki toplumlarda, Kuran merkezli olmayan ve fakat adına İslam denilen bir sürü yaşam tarzı/din ortaya çıkmıştır. ‘Çakma İslam, fason İslam, mason İslam, sosyalist İslam, kapitalist İslam, demokratik İslam, Türk-İslam, Amerikan-İslam, Arap-İslam, Acem-İslam, Hindu-İslam…’ Tüm bunlar arasındaki bir araya gelmeyi, beraber hareket etmeyi engelleyen büyük farklılıklar, bu toplumların İslam telakkisini ve insanlarını, yanlış bir vadiye sürüklemektedir. Her birinin sürüklendiği yanlış vadiler sebebiyle ‘Muhakkak ki bu Kuran en doğru olan yola iletir.’(17/İsra:9) ayeti, bu toplumlarda tecelli etmemektedir. İşte bu toplumlar, Kuran’dan uzaklığın faturasını, İslam’ın ruhuna aykırı kararlar alarak tüm topluma ödetmektedirler. Bu faturanın bireysel plandaki sonucu ise kişilerin İslam’dan uzak durmaları olmaktadır.

* Örneksizlik

Bir toplumun sosyal yenilgisi ve bozulması iyilerinin ölümüyle başlar. Bu iyilerin yeri doldurulamadığı takdirde, geriye kalan kötüler sefilleşir, sosyal hayatın her yanında hâkim olurlar çünkü artık onları durduracak iyiler yoktur.

İyi insanların örnekliği önemli ve değerlidir çünkü salih (iyi+doğru+güzel+faydalı) ameller ancak iyi insanlar eliyle ortaya çıkar. Bunlar, toplumun kendilerine bakarak yolunu düzelttiği, örnek kimselerdir. Çünkü takdir edilen bir insanı örnek alarak kişinin kendisini şekillendirmesi, eğitim için her zaman en hızlı ve kolay yoldur. Tıpkı ders anlatılırken ‘örnekteki gibi’ denilmesine benzer. Doğru örnekler olmadığı zaman mesela; insanlar, kitaplarda gülümsemeyi emreden Hz. Peygamber’in gülümseyen yüzünü okurken, onun takipçisi olarak tebliğ faaliyetinde bulunduklarını söyleyenlerin bir türlü gülümseyemeyen asık suratlarını görmeye devam ederler.   

İyi olmayan insanların ortaya koyduğu her zahiri iyiliğin ardında bir kötülük; her doğrunun gerisinde bir yanlış, her güzelliğin arkasında bir çirkinlik, her faydalının arkasında bir zararlı bulunması kuvvetle muhtemeldir. Bunlar hiçbir durumda toplumlarına örneklik edemezler. Sayıları ne kadar çok ve güçleri ne kadar fazla olursa olsun bu durum böyledir. ‘İnsanlar da develer gibidir; yüz tanesini bir arada bulursun da binecek bir tane bulamayabilirsin.’((Buhârî, Rıkak:27; Müslim, Fedail:17). Bu durum kişileri ve toplumları çok ciddi anlamda sıkıntıya sokar. Yüzlerce değil binlerce belki milyonlarca kişi arasında, örnek alınacak kişilerin olmaması veya çok az olması ya da bu çok az olanlarla irtibata geçilememiş olması da kişilerin İslam’a uzak durmasına sebep olmaktadır.

* İslam(?) ülkelerinin durumu

 ‘1815’ten 1914’e kadar Avrupa’nın direkt sömürge hâkimiyeti, yeryüzü karalarının %35’inden %85’ine çıktı. (Oryantalizm/Sömürgeciliğin Keşif Kolu, s.72, Edward Said,  Pınar Y, 4.baskı, 1991, İst). ABD VE AB’nin sömürgen politikası sebebiyle ortaya çıkardığı sefalet ve açlık, savaşlardan daha çok öldürmektedir. Üstelik bu ülkeler, mazileri, bugünleri, elleri, halleri, dilleri temizmiş gibi yaparak dünyanın diğer ülkelerini sorgulama hakkını da kendilerinde görmektedirler.  

‘Egemenlerin ideolojisine karşı, kendi tarafımı bir kez daha belirlemek için İslam’ı seçtim.’ (Batı Terörü, s.27, Roger Garaudy, Ter: Ayşe Meral, Pınar Y, 2007, İst) diyen Garaudy bu konuda şöyle diyor: ‘Ronald Reagan tarafından ‘kötülük imparatorluğu’ olarak ilan edilen Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra Amerikan yöneticileri yeni bir hedef bulmuşlardı: İSLAM. Böylece o da ‘kötülük imparatorluğu’ ilan edilmiştir. Eskiden Marksizm’de olduğu gibi bugün de İslam’ın bütün dünyaya yayılmış olması, ABD’ye dünyanın her yerine müdahale etmelerine yarayacak bir bahane sunmaktaydı.’(age, s.15). Bu ve benzer her türlü bahane ile dünyanın doğal kaynaklarının %80’i, dünya nüfusunun söz ettiğimiz bölgesinde yaşayan %20’lik kendini imtiyazlı kılan kitlesinin denetiminde ve onlar tarafından tüketilmektedir. Var olduğu söylenen uluslararası kurumlarda ise dünyanın ¾’ünün hiçbir söz hakkı yoktur.

ABD, AB, Rusya, Çin başta olmak üzere tüm emperyalist ülkeler, dünyanın her yerinde, yerel üretimi sıfırlayarak, kendilerine ucuz iş gücü ve pazar hazırlarlar. Bu kötü gidişten halkında Müslüman olan ülkeler de dehşetli bir şekilde pay aldılar. Çünkü onlar dünyanın enerji kaynakları üzerinde oturuyorlardı. Bu da bu coğrafyaların talan sebeplerinden birisi olmuştur.

2015 itibariyle dünya üzerinde halkının içinde kendisini İslam’a nispet edenlerin çoğunluk olduğu ve bu ada lâyık olmasalar da kendilerine İslam Ülkeleri denilen ülkelerin, durumlarının kötülüğü de kişileri umutsuzluğa ve İslam’dan uzaklığa sevk ediyor. Çünkü ‘Eğer İslam tek hak dinse, neden bu ülkeleri, toplumları iyi duruma getiremiyor?’ diye düşünen bu insanlar, İslam’dan çoktan uzaklaşanların isimden ibaret aidiyetlerinin faturasını İslam’a çıkarıyorlar. Bu da onların İslam’a uzak durmalarına sebep oluyor.  

* Ailevî hayatların kötülüğü

Evlilik esas itibariyle iki kişi arasındaki bir sözleşmedir. Aile; yeme-içme, uyuma, temizlik, üreme, cinsel ihtiyaçlar, sevme, sevilme gibi pek çok ihtiyacın en sağlıklı şekilde giderildiği, en kıymetli kurumdur. Ancak bir ailede karşılıklı şefkat ve merhamet yoksa o evin içindeki kişiler aile olamaz ancak birlikte yaşarlar. Ülkemizde yapılan bir araştırmaya göre ‘fiziksel şiddetin ilk faili baba (%35.6), anne (%14), öğretmen (%13.2), ve eştir (%11.6).’ (Savrulan Dünyada Aile Sempozyumu, Sekam, Kasım 2012, İst). Bir cezalandırma yöntemi olan ‘dövmeyi’, eğitimin bir parçası olarak gören tarihin her dönemindeki ilkel insan zihniyetine: ‘Aranıza şefkat ve merhameti koyması da onun ayetlerinden/ mucizelerindendir.’ (30/Rum:21) denilerek karı-koca ve diğer aile bireylerinde bulunması gerekli bir duruma özellikle işaret edilmesi nedendir acaba?

Avrupa’da evliliklerin %60’ı ilk yılında bitmektedir. Ülkemizde, Batılılar ‘Bir yılanın deliğine girseler onların arkalarından girmeyi gerekli gören’ bir kitle; bu hususta, çocukların duygusal durumlarını ve eğitimlerini, terk edilen eşin durumunu hiç önemsemeden, önerdikleri nikâhsız beraberliklerden sonra, her vesileyle kolayca boşanılan sorumsuz evlilikleri de çağdaş olmanın gereği olarak sunmaya devam etmektedir.  

Algılanan ve algılanamayan tüm saldırılar karşısında, ‘Müminin cenneti ailesidir.’ sözü, iki Müslüman’ın oluşturduğu ailenin tanımı olması gerektiği halde mevcut sosyal hayat içinde adeta ‘Müminin cinneti ailesidir.’şekline gelmiş gibidir. Hangi Müslüman’la biraz özel konuşsanız, eşinden şikâyet hastalığına müptela olduğunu görürsünüz.

Karı-koca arasındaki bu şikâyetçi durum gerçi, cennet eşine hasretin bir sonucu olsa da dünya hayatında, cennet nimetlerini istemenin de bir bilinçsizlik olduğu ortadadır. Aile büyükleri ve çocuklarla yaşanan ve şikâyetlere sebep olan durumun en önemli sebebi ise yetişkinlerin, evlatlarına ‘İyi evlat nasıl olunur?’ sorusunun cevabını, hayatlarıyla verememeleridir. ‘Ana-babanıza iyi muamele edin ki çocuklarınız da size iyi davransın.’(Hâkim, Müstedrek, IV, 154) hükmüne riayetsizlik herkesin herkesten şikâyetçi olduğu aile ortamlarının sebebidir. Bu şikâyetlerin temelinde yine inanıldığı iddia edilen İslam’ın ahlâkıyla ahlâklanmamak yatmaktadır. Bu durum, benzer sorunları yaşayan kişilerin ‘Demek ki İslam bunların hayatında da bu sorunlara bir çözüm getirememiş.’diyerek uzaklaşmalarına sebep olmaktadır.

* Bireysel tatminsizlikler

İnsanlık karşısında, ‘İnsan, insanın kurdudur./Homo homini lopus’ (Thomas Hobbes,1588-1679) diyen bir dünya görüşüyle; ‘İnsan insanın aynasıdır.’ (Ebu Davud, Edeb, 4918); ‘İnsanın kurdu şeytandır. Onu yalnız yakaladı mı yer.’(Ebu Davud, Salât:47; Nesaî, İmamet, 48, (2,106) diyen bir dünya görüşü karşı karşıya durmaktadır. Bu iki dünyadan birisini tercih ederek diğerini o doğrultuda değiştirmek için kişinin kendi düşünce dünyasını değiştirmesi beraberinde kendini değiştirmesi gerekir. Çünkü insan, dünya hayatını bir kere yaşayabilecektir

İnandıklarına güvensizlik: Hayatı, yapmak zorunda olduklarını yapmaktan ibaret gören kişi mutsuz olur. Mensup olduğu değerler, kişiyi huzurlu ve dingin kılamıyorsa, kişi bu değerleri, kime, nasıl ve neden önerecektir. Siz bir dine inanıyorsunuz, bu din sizi tatmin edemiyor, siz onu başkalarına ne diye sunacaksınız? Bu anlamda bireysel olarak mutmain olamayan bir kişinin bilgisi, bilgiçlik taslamaktan ibaret olur. Bunlar; ‘Hayatımızın yarısını uyuyarak geçiriyoruz, diğer yarısını da uyutularak.’(NFK) dediklerinde, iş işten geçmiş olur. İnanmak zaten Allah’a güvenmek demektir. Bu güven oluşmadığında kişi adanacak bir davaya da sahip olamaz, hayatına da bir anlam katamaz. En kötüsü ise zorda kaldığında sığınacağı bir yer olduğuna inanmaz. ‘Benim gerçekten çok bağışlayıcı, çok merhametli olduğumu kullarıma haber ver.’(15/Hicr:49) ayeti kadar bir insanı umutsuzluk kuyusundan, anlamsızlık girdabından çekip çıkaran ne olabilir?

Oyun ve eğlenceler: Tüm insanlar ve özellikle gençler, tatminsizlik sebebiyle oyun ve eğlenceye sarılmaktadırlar. Oyun ve eğlenceye yönelmenin başlangıcı, kişinin nefsine hoş gelse bile sonu hüsrandır. Hz. Yusuf’u ‘Yarın onu bizimle beraber gönder de gezsin, oynasın.’ (12/Yusuf Sr:12) diyerek götürenlerin bıraktıkları yer, onu içine attıkları kuyudur. Oyuna giden/götürülen, bir kuyuya da düşebilir veya atılabilir.

Ölümü unutturma: Tatminsizliğe sebep olan hususlardan biri de ölümün unutulmasıdır. İnsan hayatını bir hesap günü olmayacakmış gibi yaşadığında ebedi yaşayacakmış gibi yaşamaya başlıyor. En sıradan şeylere gösterdiği özeni, hayatını doğru yaşama konusunda göstermiyor. Ölümü unutmuş insan, ya hazların elinde oyuncak olur ya da hedonizmin elinde anlamsızlık girdabında manen can verir. Çünkü her ikisi de Allah yokmuş gibi bir hayatı işaret eder. Fiilen yaşanan ateizmin insan(lığ)ı getirip bıraktığı yer, bunalım ve depresyondur. Çünkü insan hayatında, insan olarak kim ve eşya olarak ne olursa olsun; kudretli bir yaratıcı ve şefkatli-merhametli bir sahip olarak, insanın hayatının her yanını kaplayan bir Allah inancı olmadığı takdirde, dengeye gelerek huzura erememektedir. Çünkü huzur ancak insanın tüm varlığını kaplamış ve kuşatmış bir Allah inancıyla mümkündür.

İnandıklarına güvensizlik, oyun ve eğlenceyle hayatı doldurma, ölümün hatırlanmadığı bir hayat yaşama neticesi kişiler, bireysel tatminsizlik denilen bir durumu yaşamaktadırlar. Bu tatminsizlik onları her şeye karşı şüphe duyan bir kişi haline getirmektedir. Bu da onların İslam’a uzak durmalarına sebep olmaktadır.

* Cendere Sunma

Kuran’da Müslümanlara öğretilmeye çalışılan ölçülerde yapılan indirim de zam da sıratımustakimden sapmadır. Bu yüzden gönüllere huzur veremez. Hıristiyanlıktaki ruhbanlık, Yahudilerdeki cumartesi cezası benzeri bir sürü şey Müslümanların hayatında da bulunmaktadır. Bu durum Müslümanların fırkalaşmalarına da sebep olan hususlardır. ‘Onlar ki Kuran’ı parça parça yaptılar. Yemin olsun ki…hepsini sorgulayacağız, yapageldikleri şeylerden.’(15/Hicr:91-93). Müslüman’ca bir hayatı; vahyin Hz. Peygamberin hayatındaki uygulanışı olan sünnette öğretildiği şekli ve kadarıyla kâfi görmeyerek; ‘İslamî hayat’a yaptıkları mesnetsiz, gayriislamî zamlarla adeta bir cendere haline getiren, sunan ve dayatanlar da bu uzaklıkta etkilidirler.

* İslam’la, ‘irtica’ adı altında yapılan sosyal ve siyasal mücadele

Doğrudan silahlı saldırıyla istediklerini tam anlamıyla elde edemeyen emperyalistler, yerli taşeronlar kullanarak her istediklerini yaptırma gibi bir yöntem benimserler. Yerli ihanet şebekelerinin, her zaman yurt dışı destekçileri bulunur. Ülkemizde, ‘irtica’ adı verilerek İslam’la yapılan mücadelede bu yöntem benimsenmiştir. Onlar, Müslümanlar kendilerine kayıtsız şartsız teslim oluncaya kadar bu mücadelelerine devam edeceklerdir. ‘Amerikan yetkililerine ve onların Batılı derebeylerine göre, iyi ve kötü Müslümanlar vardır. İyi Müslümanlar, onların siyasetlerine hizmet edenler ve IMF’nin emirlerini kabul edenlerdir. Kötü Müslümanlar, bu emirlere karşı gelenlerdir.’’ (Yaşayan İslam, s.129, Roger Garaudy, Pınar Y, 1.baskı, 1995, İst)

İslam’la, irtica adıyla yapılan mücadele neticesi, kişinin kendinin ve neslinin İslam’dan uzak durması söz konusu olmaktadır. Burada, kararlı bir cehalet vardır. Maalesef, boynundaki fularla, sakal modeliyle ya da kısa etek boyuyla, açılmış yaka yırtmacıyla, hatta çıplaklık oranıyla kendisini modern, çağdaş, aydın sanan cahil bir kitle vardır. Bunlar, kadın ve erkek olarak İslam’a ne kadar hakaret ederlerse kendilerini o kadar aydın sayacak kadar beyinsizleşebiliyorlar. Bunlar öyle bir zan içindeler ki fular çıkar, sakal modeli değişir, etek boyu uzar, yaka yırtmacı örtülür ve giyinik olurlarsa kendilerinin ‘yobaz’ olacağını sanıyorlar. Bunlar, ‘laik yobazların, demokrat yobazların, çağdaş yobazların’, insanı, aileyi, toplumu, devleti ve tüm insanlığı getirdiği acınılası durumu gördükleri halde, -şartlanmışlıkları sebebiyle- doğru düşünemiyor, akledemiyorlar. İşte bu sebeple İslam’a uzak durmaya devam ediyorlar.

* Sonuç ne oluyor?

İslam’a uzak duran, sırt dönen kişilerin, tüm temel soruları cevapsız kalıyor. Bu durumun sıkıntısı ve acısından kurtulmak için daha yoğun ve derin düşünmeye asla imkân vermeyecek meşgalelerle geceyi-gündüzü dolduruyorlar. Bunu yapanlar, bir süre sonra söylenen hiçbir hakikati duymayan, anlamayan kişiler haline gelebiliyorlar. Bunlardan ancak hayatlarındaki ‘gereksiz meşgale’ adlı bir hırsıza ‘DUR!’ diyebilenler, yeni bir yöneliş içinde oluyorlar. İnsanlar bu açıdan ikiye ayrılırlar:

1-) Gerçeği arayanlar

2-) Mevcut durum içinde boğulanlar

Bunlardan birinci grup da kendi içinde üçe ayrılır:

1.a-) Gerçeği doğru arayıp bulanlar

1.b-) Gerçeği yanlış arayıp bulamayanlar

1.c-) Yanlışı, gerçek diye bulanlar

Tüm bu sayılanlar ve –yazı sınırları sebebiyle- sayılamayan daha pek çok sebeple herkes kendi meşrebinden kişilerle birlikte küçüklü büyüklü gruplar halinde, hayatlarından ve kabullerinden memnun olmaya çalışıyor. Bu memnuniyet onları, içinde bulundukları şartların muhafazakârı olmaya yöneltiyor. İşte bu durum ‘fırkalaşma’ denilen kendini başkalarından daha iyi bularak rahatlamayı ortaya çıkarıyor. Bu durum aynı zamanda başkalarına mesafeli durmanın da sebebi olmaktadır. Böylece aynı şeye inandıklarını söyleyen Müslümanlar, duygu ve düşüncedeki gerçek kıbleleri değiştiği için sosyal hayatta da ‘aile-millet-devlet-ümmet’ olarak tek kıbleli ‘tek ümmet’/(ümmeten vahideten) olamamaktadırlar.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

VİDEOLAR


Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)
Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)
Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)
Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)

Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)
Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)
Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)
Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)

Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC’si (Ekim 2018)
Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC'si (Ekim 2018)
Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)
Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)

Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı 2013 (Aile İçi İletişimde Söz)
Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı 2013 (Aile İçi İletişimde Söz)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 2)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 2)

Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 1)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 1)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 2)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 2)

Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 1)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 1)
Dost Tv 2014 (Hz Fatıma, çocukları ve Kerbela)
Dost Tv 2014 (Hz Fatıma, çocukları ve Kerbela)

Dost Tv 2013 (Gençleri Kazanmanın Yolları)
Dost Tv 2013 (Gençleri Kazanmanın Yolları)
Dost TV 2013 (Çocuklarda Sorumluluk Duygusu)
Dost TV 2013 (Çocuklarda Sorumluluk Duygusu)

Dost TV 2009 (Aile İçi İletişim)
Dost TV 2009 (Aile İçi İletişim)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 2)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 2)

Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 1)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 1)
Sun TV 2007 (Kitap Okuma Alışkanlığı)
Sun TV 2007 (Kitap Okuma Alışkanlığı)

TV 5 Yüzleşme 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Yüzleşme 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Bir Tatlı Huzur 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Bir Tatlı Huzur 2006 (Ergenlik Dönemi)

Kon TV 2006 (Ailemiz)
Kon TV 2006 (Ailemiz)
Kon TV 2006 (Evlilik Öncesi)
Kon TV 2006 (Evlilik Öncesi)
Joomla templates by Joomlashine