İNSAN NEDİR VE KİMDİR? Seküler İnsan ve Olgun İnsan

Kur'anî Hayat Dergisi (sayı 2015/39)

 Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
 Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen
 (Şeyh Galip)

İnsan kelimesinin kökeni ve anlamı: Arapça ins kelimesinden ‘insan’/"insanlık, tüm insanlar" sözcüğünden türetilmiştir. "Nâs" insan kelimesinin çoğuludur. İnsan kelimesinin, kendinden türediği iki kökten bahsedilir; bunlardan biri ‘üns’tür; üns, ünsiyet, yakınlık demektir. Diğeriyse nesy = unutmak  fiilinden geldiğini söyleyen görüştür. Yani insan unutkandır. Bunun için, hafıza-ı beşer nisyanla maluldür, denilir.

Varlık; akıl sahibi olanlar (insan, cin, melek) ve olmayanlar olarak ikiye ayrılır. Akıl sahibi olan her varlığın sorumlulukları da vardır. Kâinat bu iki sınıfın düzenli uyumu ile vardır. İnsan, varlık içinde hem akıllı hem de sorumlu varlıklar kategorisindedir. İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliğiyse onun irade sahibi olmasıdır.

Kuran’a göre insan, yeryüzünün halifesi olarak yaratılmıştır (2/Bakara:30; 38/Sad:26). İnsanın dışındaki her şey, onun hizmetine sunulmuş ve insan, yaratılanların çoğuna üstün kılınmıştır (17/İsra:70). Böyle olduğu halde her insanın kâinat içinde yaşayacağı sınırlı bir ömrü vardır. İstese de istemese de her şeyi geride bırakıp gidecektir (6/Enam:94). İşte insanın en önemli meselesi de burada ortaya çıkmaktadır: ‘Bir kez yaşayıp mecburen bitireceği ve benim dediği her şeyi terk ederek gideceği bu hayatı nasıl yaşamalıdır?’(57/Hadid:20; 21/Taha:131). Nefsini yaşatacağı ve neslini sürdürmek istediği bir dönemi nasıl geçirmelidir?

Hayatın ve Varlığın Anlamını Aramak:

Kişiyi uykusundan uyandırıp kaldıran, hayatından daha değerli gördüğü için hayatını adadığı bir davası olmadığı sürece kişinin hayatı anlamlı olmaz. Bu anlamın talibi olanlar, önce kendilerini yani insanı tanımlamak gerektiği hissettiler. ‘Ben neyim?’sorusunu ve devamında ‘Nereden geliyorum, neden buradayım, nereye gidiyorum, sonra ne olacak, tüm bunlardan gaye ne?’gibi soruları da sorarlar. 

Hiçbir varlık kendi yaratılışına şahit olmadığı için (18/Kehf:51), insan, kendi türünden ve başka türden varlıkları inceleyerek bu sorusuna cevap aradı. Etrafında, toplumunun yöneldiği ne varsa sorgulayan İbrahim Peygamber gibi, gördüğü varlıkları inceleyerek; onların ne olduğunu, neden olduğunu, nasıl olduğunu, bir amacı olup olmadığını bilmeye çalıştı. Düşündü ki onların var oluş sebebine dair bir cevap ve bir anlam bulursa kendi varlık soruları da cevaplanacak. Fakat insanın bazı sorularının, insan tarafından cevaplanması mümkün olmadığı için, insanların vahyin verdiği cevaplara ihtiyacı vardır. 

 Bu cevaplardan bazıları şöyle: ‘Allah ki yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.’ (Secde:7, Sad:71), ‘İnsan çok zalim ve çok nankördür.’(İbrahim:34), ‘İnsan zayıf yaratılmıştır.’ (Nisa:28), ‘İnsan aceleci yaratılmıştır.’ (Enbiya:37), ‘İnsan pek hırslı yaratılmıştır.’ (Mearic:19), ‘İnsanların çoğu şükretmez.’ (Bakara:243), ‘İnsanların çoğu cahildir.’ (A’raf:187), ‘İnsanlar kendilerine zulmederler.’ (Yunus:44), ‘İnsanların çoğu inanmazlar.’ (Hud:17), ‘İnsan hayır istediği kadar şerri de ister. İnsan pek acelecidir.’ (İsra:11), ‘İnsanoğlu da eli pek sıkıdır.’(İsra: 100), ‘Tartışmaya en çok düşkün varlık insandır.’ (Kehf:54)

İnsan her yerde ve her zamanda kendisini arar. Bazıları insanın neyi aradığına, neyi kaybettiğine, neyi istediğine bir cevap bulabilir. Kendi içindeki adanın Hay bin Yakzan’ı ya da Robinson’u olan insan sayısı çok fazladır. Fakat en yalnız zamanında bile insan kendisine ‘Ben kaç kişiyim?’ sorusunu sorup farklı sayılarda cevap alabilir. Çünkü insanın başkalarını teşhisi kolay, kendisini teşhisi zordur. 

İnsan Nedir: İnsanın kendi bedeniyle ilgili sorusuna, fiziksel hammaddesi bağlamında ‘İnsan nedir?’ diye sorarak bir cevap aramak mümkündür. Fiziksel yapısından hareketle; ‘Et, kan, yağ, kemik, ilik, deri, saç, salgılar vs.den oluşan varlıktır.’denilebilir. ‘İki eli, iki ayağı, başı bulunan, iki ayak üzerinde yürüyen, varlığı sorgulayan varlıktır.’denilebilir. ‘Öleceğini bilen, tek canlıdır.’denilebilir. ‘Vücudunda uzmanlara göre ‘Oksijen, Karbon, Hidrojen, Nitrojen, Kalsiyum, Fosfor…’ bulunan varlıktır.’denilebilir.

İnsanın bazı tanımları ise kişinin hayata ve eşyaya bakışına göre yapılmıştır.

* İnsan, söz verebilen hayvandır. Nietzsche

* İnsan düşünen hayvandır. Descartes

* İnsan alet kullanan hayvandır. Karl Marx

* İnsan isyan eden hayvandır. Albert Camus

* İnsan hisseden hayvandır. Andre Gide

* İnsan sosyal hayvandır. Emil Durkheim

Farklı nitelikleriyle tanımlanan insanlardan toplumu ayakta tutan unsur ve kesimler şunlardır: Din ve din adamları, yönetim ve yöneticiler, sanat ve sanatçılar, bilim ve bilim insanları, endüstri ve teknik adamlar

Şüphesiz insan kendisinin nasıl bir varlık olduğunun cevabını verdiği anda inancını ve yaşam tarzını da seçmiş olmaktadır. 

İnsan Kimdir: İnsanın fiziksel yapısı dışında kalan taraflarıyla ilgili sorularını ise ‘İnsan kimdir?’ diye sorarak ve insanı ‘fiziksel, zihinsel, duygusal’ olarak değerlendirmeye alarak bir cevap aramak mümkündür. Esasında ‘İrade, vicdan, şuur, duygu, zihin’ olarak adlandırılan tüm hassalar insanın ruhsal yapısı ile ilgilidir.

İnsanın, bu niteliklerden hareketle tasnif edilmesi, insanı anlama ve değerlendirebilme içindir. Yoksa bunların birbirinden kesin hatlarla ayrılması mümkün değildir. Dahası işin en başında, bunların birbiriyle girift ilişkisini kabul etmek gerekir. Çünkü fiziksel, duygusal, bilişsel olarak tüm davranışlar, bunların yalnızca birinin etkisiyle başlar, denilemez. Belki farklı niteliklerdeki her bir davranışın, bunların ayrı birinden başladığını kabul etmek gerekir. Bu da tek düze ve tek yöntemli olmayan bir eğitimi zorunlu kılar. Zaten başka türlüsünde, insanın meslek edindiği fiziksel bir eğitimi olsa bile, ‘hissi+iradî+zihnî’ eğitimlerin toplamı sayılabilecek ‘ruhî eğitim’ eksik kalacağından, ortaya fiziki olarak sağlam, manen özürlü veya yetersiz bir varlık çıkmaktadır. Esasında insanın farklı yanlarının dengeli bir eğitimi, kişiyi insan kılan merhalelerdir. İnsan ya bu merhaleleri geçerek ilerler ve daha iyi hale gelir ya da olduğu yerde sayar veya geri geri gider. Her şeyin bir akış ve hareket içinde olduğu bir dünyada, yerinde durmak, gerçekte geride kalmak için kâfidir.

İnsan kimdir, sorusu için yapılan tanımlamada kullanılan en genel kelime ‘şahsiyet’tir. Şahsiyetin üç boyutu vardır:  1-) Maddi boyutu olan vücut, 2-) Manevi boyutu olan duygular, istekler, hayaller, 3-) Sosyal boyutu olarak aile, sosyal hayattaki yer, şöhret ve diğer vasıflar. Bu sebeple bir kişinin şahsiyetini öğrenmek isterken ‘Nasıl birisidir?’sorusu sorulur.

İnsan Nasıl Birisidir: İnsana ait ‘hissi+iradî+zihnî’ eğitimin sonucu oluşan ruhî seviyeyi, davranışlar yoluyla belli oranda gözlemlemek mümkündür. Tüm bunlar, insanı sosyal öğrenme ve eğitim yanı da bulunan bir kişi haline getirir. İnsanın fıtrî özellikleri ve sonrasında devam eden eğitim sürecinin sonucunda, aynı fiziksel yapıya sahip olmakla birlikte milyonlarca farklılık ortaya çıkmaktadır. Bu farklılık sebebiyle insanlar; ‘çok kötüler, kötüler, zararsızlar, iyiler, çok iyiler, en üstünler’ olarak nitelendiriliyor. Dikkat edilirse bu sıfatların hepsi, kişinin davranışlarını belirlemek kastıyla ‘O, nasıl birisidir?’sorusuna cevap olarak söylenir; fizikî yapısı, malı, makamı, şöhreti sebebi ile değil.

İnsanları değerlendirirken onlarda öne çıkan bazı niteliklerle adlandırmak, tasnifi daha kolay hale getirmektedir. Bu yöntemi herkes kendi önceliklerine göre kullanmaya gayret etmektedir. Bu yolla onlarca farklı şahsiyette insan tanımı yapılmaya çalışılmıştır. Bunlar elbette birer tespittir. Bizse yaşadığımız zaman itibariyle birbiri karşısında rakip olarak duran iki ayrı nitelikteki insanın kıyaslamasını yapmaya çalışacağız.

SEKÜLER İNSAN

Seni aramam için beni uzağa attın! 
Âlemi benim, beni kendin için yarattın!

(NFK)

Seküler insan, daha fazla üretmek ve daha fazla tüketmek gayesiyle her yol ve yöntemi mubah gören, tatmin olmayan arzular ve doymayan iştaha sahip olan kişidir. İstediğini almak, istediğini yapmak için hiçbir değer ve kural tanımadan her şeyi yıkıp yok edebilir. Seküler insan (Olimpus Dağı’ndan tanrının ateşini çalan) Promete’nin soyundandır. O, bu ateşle kendi dâhil her şeyi yakmaya, kendi adına en iyi niyetle niyetlidir. O, bu ateşle cenneti ve cehennemi de yaktığını sandığından, ruhunun hasret çektiği cenneti dünyada oluşturmaya çalışır. Sahip olduğu her şeyin gerçek sahibinin Allah olduğunu bilmez. (9/Tevbe:16)  O, konforunu bozan her şeye düşman olur. Çünkü seküler insanın gözü, yaratabildiği cennetle aydın olmaya çalışır. Bu yüzden gözü sahip olduklarına dikilmiştir.

Gönlünü, kalbini, ruhunu, aklını, vicdanını bağlayacağı başka hiçbir sabitesi olmadığından, gücü yettiği zaman her şeyi yapabilecek kadar kuralsızdır. Bu yüzden ancak muhataplarını ezerek, yok ederek, onların omuzları, maddi/manevi cesetleri üstünde yükselebileceğini düşünür.

Seküler insan, çevresinde ne varsa sahip olmaya, gücünün yettiği her şeye ‘Efendi’ olmaya çalışır. Yaratıcısını unutunca, imar ve ihyası için ‘halaife filarz/dünyanın halifesi’ (6/En'âm:165) kılındığını unutarak yeryüzünü tahrip ve tahrif etmiştir. Bu, ‘Evet/Bela’ diyerek yapılan misakı (7/Araf:172) unutmanın sonucudur. Bu unutma, muvakkaten geldiği dünyayı müebbeden kendisinin sanma yanılgısını ortaya çıkarmıştır.

Seküler insan, yaratıldığını, geçiciliğini, ölümü ve sonrasını unutmak, hatırlamamak için her tedbiri alan insandır. ‘Onlar Allah’ı unuttu, Allah da onlara kendi kendilerini unutturdu’(59/Haşr:19). İnsan, insanlığını unutunca, gücü nispetinde ilahlığa soyunan bir varlıktır. Bu yüzden seküler insan, Allah konusunu pek gündeme almasa bile, ‘vahiy ve peygamber’ yerine ‘kendisini ve aklı’ ikame etmiştir. Bu yüzden ‘mutlak hakikat’i reddederek yerine neredeyse insan sayısında hakikat koymuştur. Ona göre akıl her şeydir. Fakat o, aklın kendi haline bırakıldığı, kontrol altında tutulmadığı zaman yolunu şaşıracağını bilmez. Dahası bir faydaya ve doğru eyleme sebep olmadıkça cerbezeli zekâ oyunları denilen durumun bir anlamı olmadığını düşünmez.

Seküler insan, kalbin üzülmek, acı çekmek, ağlamak gibi özelliklerini zayıflık saydığından değersiz görür. Onun bu durumu, kendi dünyasına, hayata ve her şeye karşı bir ‘anlam’ sorunu ortaya çıkarmıştır. Anlamsızlık girdabındaki çırpınışlarını ‘Gülelim, oynayalım, kâm alalım dünyadan.’(Nedim) niyetiyle yaparak zamanı doldurmaya çalışır. Kendisinde tahammül etmekte güçlük çektiği duygu ve düşüncelere karşı ‘markalardan, zenginlikten, yüksek makamdan ve şöhretten’ medet umar. Fakat bunların, denize düşenin yılana sarılması olduğunu yaşadıkça öğrenir. Bunların hepsi zahiri süsleyen boyalar gibidir, insanın hakikatinde hiçbir şeyi değiştirmez. ‘Abdal ata binice bey oldum sanır, şalgam aşa girince yağ oldum sanır’mış.(Durub-u Emsal-i Osmaniye, Şinasi)

Seküler insan, Allah’a muhtaç olmadığı inancı içinde, Allah’tan başka her şeye sarılmaya çalışır. (92/Leyl:8) Zaten başka türlü olamazdı. Tahterevalli gibi bir taraf boşalınca diğer taraf yere doğru iner. Bu insanlar, inançsızlık sonucu olarak muhakeme noksanlığı, dengesizlik, sinirlilik, sınır tanımayan cinsi arzular ve hırsları sebebiyle ciddi sorunlar yaşar. Alexis Carrel inanç konusunu şöyle sorgular: ‘Allah var mıdır? İspatı güç ise de var olduğu muhakkak. Zaten olmadığını ispat etmek de imkânsızdır. Onun için ‘O’nun var olduğunu kabul etmek ve öyle davranmak daha doğru bir hareket olur.’(Yarınlara Doğru, Çev: Refik Özdek, Bedir Y, İst, 1969)

Seküler insan, nefsinin heveslerine teslim bayrağı çekmiş kişidir. Hâlbuki nefsin hevalarının tatmin yollarıyla, ruhun ve kişinin diğer soyut makamlarının tatmini birbirinden ayrı şeylerdedir. Hatta çoğu kere ya birbirinin tamamen zıddı veya kayıt, şart altına alınarak sınırlandırılmış şeklidir. Doğrusu hayat içinde hep mesut olmak imkânı yoktur. Olgunlaşmak için acılar da gereklidir. ‘Kendini zevke kaptıran insanda, itidal diye bir şey kalmaz ve umumiyetle şehvetin hüküm sürdüğü yerde fazilet aranmaz.(s.33) Çünkü zevk arzusu insanda düşünce bırakmaz, muhakemenin düşmanıdır; hem (tabir caiz ise) aklın gözlerini körleştirir ve faziletle hiç ilgili yoktur.(s.34)’(İhtiyarlık, Çiçero, Ter: Ayşe Sarıgül, MEB, İst, 1992)

Seküler insan, hayatının her anını teknolojiyle tıpkı bir yapboz gibi doldurmaya çalışır. Sonunda yorgunluktan sızar kalır ve yorgun olarak uyanır. Yeniden aynı tempoyla devam eder. Esasında derinden derine bir şeylerin yanlış olduğunu hisseder. Bu sebeple adlandıramadığı, sebebini bilemediği bir can sıkıntısı hiç bitmez. Özellikle yalnız kaldığında ve düşündüğünde, bu sıkıntıyı derinine hisseder fakat gerçek sebebi bilmediğinden, doğru sonuca ulaşamaz. (13/Rad:28). Sürekli huzursuzluk içinde yaşadıklarından, her yerde huzursuzluk kaynağı olurlar.

Seküler insan, genellikle güçlü görünmeye çalışır. Bu şekilde zayıflığının üstünü örtmek ister. Övülmekten hoşlanır, eleştirilmeyi sevmez. Hatalı olabileceğini kolay kolay kabul etmez. İnsan olan herkesin hata yapabileceğinin farkında değildirler. Herkes tarafından takdir edilmek ve başkalarından sürekli iyi yönlerini duymak isterler.

Seküler insan, ruhu bedenden, ahireti dünyadan ayırdı. Yapısı ve dünyası parçalanmış insan, zihninden başlayarak geriye kalan her şeyi de kolayca parçalayacak hâle geldi. Bu yüzden birleştirmeyi ve bütünleştirmeyi beceremez. Hâlbuki bu ikilik, var olan her şeye bire doğru giden tevhidî bir boya( sıbgatallah: 2/Bakara:138) süren Allah’ın iradesine aykırıdır. Sekülerizm bu iradeye saldırmaktadır.

Seküler insan, cinsiyet hoşnutsuzluğu içindedir. Kendini, hayatın yükünü daha ağır olarak yüklenen kişi olarak görüp daha şanslı gördüğü karşı cinse imrenir, onun yerinde, onun gibi olmak ister. Burasının dünya olduğunu unutarak yaşadığı ve karşılaştığı her şeyi eleştirir. Fakat eleştirilerin ancak eyleme yön verdiği zaman faydalı olacağını bilmez. Gerçek ilme asla talip değildir.

Seküler insanın tartışma konusu yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Hiçbir sonuca ulaşılamayacak tartışmalardan, anlamsız ve cevapsız sorular sormaktan hatta cevapsız sorular bulabilmekten zevk alır. Asıl olan sormaktır, cevap olmasa da olur, diye düşünür fakat kendisini gerçeğe ulaştırabilecek sorulardan hoşlanmaz, cevaplanabilecek bu sorulara asla cevap aramaz ve bu konularda düşünmek istemez. Fakat bilmez ki: ‘Rast gele elde edilen bilgiler, insana bir kudret, bir yeterlilik ve bir iktidar kazandırmaz. Metotsuz ve gayesiz olarak edinilen fikirler zararlı olur.’(Buhranlarımız, s.97, Said Halim Paşa, İz Y, 8.b, İst)

Nietzsche’nin, seküler insan için malumu ilam olan ‘Tanrı öldü.’ sözünü aşkla kabul eden seküler insan, çok tanrılı bir hayata geçerek cahiliye devrine dönmüş, tapınmaya ise kendisinden (25/Furkan:43) ve çevresinde kim varsa onlardan başlamıştır. Bu yüzden özellikle ölümü ve sonrasını asla hatırlamak istemez. Çünkü ölüm onun hayatını yönlendirmede değerli gördüğü ne kadar kabulü varsa hepsinin üzerine limon sıkmaktadır.  Bu yüzden biraz öfkeli ve kızgındır. Hayatında barışa pek yer yoktur. Kendisiyle, çevresiyle, toplumuyla, kültür ve medeniyetiyle, kâinatla, ahiretle ve Allah’la sorunludur. Allah’ın hiçbir sözüne kulak vermeye yanaşmayarak, gerçekte Allah’a meydan okumaktadır. Hâlbuki ‘Kendi cemiyetimiz ile diğerleri arasında mukayese yapabilecek kadar kendimiz hakkında bilgi sahibi olmalıyız… Yabancıdan çok yabancı…’(Buhranlarımız, s.98, S. Halim Paşa) olmamak için o kendini ve medeniyetini tanımaya mecbur olduğunu da bilmez.

Seküler insanın yaşadığı hayata, bunalımlarına, mutsuzluğuna, tatminsizliğine bakıldığında sormaya yanaşmadığı tüm soruların cevabını yaşayarak aldığı görülmektedir.

OLGUN İNSAN/İNSAN-I KÂMİL

‘Biz âdemoğullarını mükerrem kıldık.’
(17/İsra:70)

Olgun insan, olgun insanların bulunduğu aile veya aynı nitelikte insanların bulunduğu sosyal çevrede yetişir. Olgun insanların en belirgin özelliği, güçlü oluşlarıdır. Her yenilgi, önce ruhlarda başlar. Onlarınsa tükenmeyen bir ruhsal enerjileri ve bileği bükülmeyen, diz çökmeyen, tuş edilemeyen bir ruhsal kuvvetleri vardır. Bu sebeple her ne yaşarlarsa yaşasınlar, ayaktadırlar; kaldıkları yerden devam ederler. Çünkü gönül sırtlarını, tükenmez, bitmez bir güç kaynağına dayamışlardır. Her an bir ‘oluş ve bozuluş’(/kevn ve fesad) olduğunu yani her hal ve durumun her an yaratıldığını (55/Rahman:29) bildiklerinden, ‘imkânsız’ kelimesi –biiznillah-, onların lügatlerinde yoktur.

Olgun insan, bir Yaratıcıya inandığından kendisine güvenen ve gelecekten korkmayan kişidir. En büyük sorunlar karşısında bile bir çıkış yolu olabileceği bilincindedir. Edepli, merhametli, alçak gönüllü, güler yüzlüdür. Zamanın ömür olduğunu bildiğinden boşa harcamamaya çalışır. Ömrünün her döneminde ilim öğrenmek için zaman ayırır. Helal ve haram ölçülerinde son derece dikkatlidir. Sözlerinde asla yalana rastlanmaz, âdil ve güvenilir bir insandır.

Olgun insan, hata yapmaktan korkmaz. Hataları olabileceğini her zaman kabul eder ve bunlarla mücadele eder. Kusursuz olabileceği gibi bir zannı yoktur. Kendi hatalarını söyleyeni sever, hata yapanı mazur görür. Hatayı gelişmenin şartı olarak kabul eder ve yaptığı hatadan ders alması için karşısındakine fırsat verir. Kişisel eğitim ve terbiyenin, bir ömür devam ettiğini bilir. Özellikle öfkesini kontrol altında tutmaya çalışır.

Olgun insan, sade bir hayata taliptir. Zengin de olsa kanaatli ve iktisatlı yaşar; israftan, sefahatten, lüksten, aşırı tüketimden, aşırı konfordan, gösterişten uzak durur. Bu yolla kendini ve çevresini rahatlatır. İnsanî duygularından haberdardır; üzülünce veya duygulanınca ağlamaktan utanmaz.

Olgun insan, çevresindeki her şeyin, -daha önce yaşayıp gidenler gibi- muvakkaten kendi hizmetinde olduğunu bilir. Bu yüzden en fazla, emanet bilinci içerisinde, saygılı bir kullanım hakkı olduğunu bilir. Dünyayı ve her şeyi kendine emanet, kendini Yaratıcısına karşı sorumlu görür. Bu sorumluluk gereği adeta gönül gözünü Rabbine dikerek yaşamaya çalışır.

Olgun insan, kendini iyilerden görmez; bu sebeple bilinçli bir şekilde nefsin hevalarına karşı isyan ve itiraz bayrağı açmıştır. Mutluluğun, nefsin hevalarının tatmininde değil, akıl, kalp, gönül, ruh, vicdan gibi makamlarının doğru ve yeterli şekilde tatmininde olduğunu bilir. O, ilk özgürlük savaşını kendine karşı vererek bağımlılıklarından kurtulmaya ve gerçek anlamda özgürlüğe kavuşmaya çalışır.

Olgun insanın, kendisinin ve başkalarının hayatında, tartışma konusu yapmayacağı şeyler vardır. Bunlar ‘iman esasları, helaller, haramlar, ibadetler, farklı durumlarla ilgili Kuranî hükümler’ gibi hususlardır. Bazı konuşmaların, sözlerin ancak gevezelik, zevzeklik, lafazanlık olduğunu bildiğinden, bu tür şeylerden uzak durmaya özen gösterir.

Olgun insan, herkesten çok kendisinin ıslahıyla uğraşır. Bu anlamda çevresinden çok kendisiyle meşguldür. Bu yolculuğu esnasında zor bile olsa tek kalmaktan çekinmez. Kendine şunu söyler: Tek başına kaldığında, tek başına durma, tek başına yürü. Çünkü önden gidenler: ‘Doğru yol işte budur, gel, diye sen bir yürü de/ O zaman bak, ne koşanlar göreceksin sürüde.’(Akif) demişlerdir.

Olgun insan, muhataplarından kendisine yeni kardeşler, dostlar edinmesinin, kendisini dünya ve ahirette yüksek merhalelere getireceğini düşündüğünden, insanlar onun kayıtsız şartsız düşmanı değildir. Onları ezme ve yok etme gibi bir hedefi yoktur. Dahası onların adalet içinde yaşamasını ve gerçek anlamda var olmasını hedefler. O, başkalarına, kendisine davranılmasını istediği biçimde davranmayı ve yaklaşmayı prensip olarak kabul etmiştir.

Olgun insan, toplumu içinde iyiliğin yaygınlaşması, kötülüğün azaltılması için mücadele eder. Gücünün yettiği hiçbir durum için ‘Bana ne?’demez. O, vazifelerinin Allah’a ve insanlara karşı iki türlü olduğunu ve vazifelerin haklardan önce geldiğini bilir. O, hizmet zamanı önde olur, ücret zamanı ortada görünmez hatta yaptıklarına insanlardan bir karşılık beklemekten utanır. Bu yüzden onların sözleri ve yaşayışları başkalarına tesir eder.

Olgun insan, özellikle mal, makam, güç, imkân sahibi olan zalim, fasık, kâfir ve münafıklara övgü ve iltifatlar dizmez. Bunu, insan izzetini yok eden bir tavır olarak görür.

Olgun insan, ‘Geçmişi taklit ve Batıyı taklit’ adlı iki hastalığın, insanlığın bugününü felç ettiğini bilir. Bu iki hastalıkla da gücü yettiği nispette uğraşır. O, kendisinin ve toplumunun ‘şimdi ve burada’ olması gereken reçetelerinin, ‘şimdi ve burada’ olanlar tarafından hazırlanması gerektiğinin de farkındadır. Çünkü Batı’yı veya geçmişi taklit etmenin, şimdiyi ve geleceği kurmaya imkân vermeyeceğini bilir. O, kendisini modernite ile gelenek arasında sıkışmış hissetmez. Birisini savunmak adına diğerini yere vurmaz ve asla muhafazakâr olmak istemez. Sorunların tek sebebini gelenek olarak görmediği gibi, çözümü de moderniteye teslim olmak olarak görmez.

Olgun insan, Allah’a, çevresine ve kendisine karşı sorumlulukları olduğunu bilir. Halka hizmetin Hakk’a hizmet olduğuna inanır. Bu yüzden o sık duyulmaya başlayan ‘Müslüman her şeyin en iyisine layıktır.’sözünü şöyle anlar: Müslüman zekâtın en iyisini vermeye layıktır, namazın en iyisini kılmaya layıktır, orucun en iyisini tutmaya layıktır, yardımın ve infakın en iyisini yapmaya layıktır, tefekkürün en iyisini yapmaya layıktır, cihadın en iyisini yapmaya layıktır, kulların en iyisi olmaya layıktır.

Olgun insan, her şeyin en güzelini yapsa bile, yaptığı ibadet ve hayır hasenatla övünmez, kibirlenmez, kendisi anlatmaktan utanır, başkalarının da anlatmasını istemez. Bu yüzden onların infaklarının gizlisi alenisinden her zaman daha fazladır.

Olgun insan, aşksız ve idealsiz âlimlerin, abitlerin, ariflerin, aydınların, akademisyenlerin, önderlerin, öncülerin karaya vurmuş İslam gemisine hizmet edemeyeceğini, çözüm sunamayacağını bilir. Nuh’un gemisi gibi gördüğü İslam gemisi için: ‘Ağlayın su yükselsin belki kurtulur gemi/Anne, seccaden gelsin, bize dua et, e mi?’(NFK) isteğini duymuş anlamıştır. İnsan ve Müslüman olmanın bir bedeli vardır ve o bilir ki imanı olanın bir iddiası/ideali de olmalıdır. ‘Herkes her şeyi biliyor. Fakat hiç kimse bir şey yapmaya muvaffak olamıyor.’(Buhranlarımız, s.103,Said Halim Paşa) durumunun yaşanmasını doğru bulmaz.

Olgun insan, Fatiha’yı anladığında, benliğini yok etmeden, ‘ben’ini ezmeden ‘Biz’(1/Fatiha:4) olmayı öğrenmeye başladığından bencil olamaz. Bu yüzden yalnız kendisi için yaşayamaz, başkalarını da düşünmek zorunda olduğunu bilir. (Ör: 4/Nisa:75). İnsanın bireysel yanlarını öne çıkararak cemaat ve cemiyete yönelik ihtiyaçlarını yok saymaz. Bu durumun hiç kimsede gerçek bir olgunlaşmaya sebep olmayacağını bildiğinden dengeli bir iletişim ve irtibatı gerekli görür.

Olgun insan için ölüm düşüncesi; bencilleşmemenin, biriktirdikçe biriktirmemenin, başkalarını düşünerek yaşamanın, dengeye gelmenin, haddini bilmenin, edepli yaşamanın en önemli sebebidir. Çünkü o bilir ki: ‘Her can ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz.’(Ankebut:57) sözü ona söylenmiştir. Yani o, bir yere döndürüleceğini, götürüleceğini bilerek yaşar.

Olgun insan aynı zamanda iyi bir Müslüman’dır. Bu yüzden o asla ‘İslam, beni olduğum gibi kabul etsin.’demez, ‘Ben, İslam’ı olduğu gibi kabul ettim.’der. ‘İslam, benim şartlarıma uysun.’demez, ‘Ben İslam’ın tüm şartlarına uyacağım.’der. Bukalemun gibi ‘Değiştirdiğim her renk Allah’ın boyası sayılsın.’demez, ‘Allah’ın boyasına razıyım.’der. Bundan sonra da Kitab’ında üstüne vazife kılınmış şeylerle ilgili olarak sözlerinde ve hayatında ‘fakat, ama, lakin, ancak’ gibi önceki görüşü işlevsiz kılacak hiçbir bahane kelimesine meyletmez. Allah’ı duymamaya kararlı, şeytanla barışık kitleler hatırına hiçbir doğrusunu değiştirmez. O, hayatı dolduran tüm eylemleri kulluk/ibadet olarak görür. Çünkü Kitabında ‘Cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.’ (51/Zariyat 56) ayetini okuduğunda yaratılış gayesini anlamıştır.

İşte yukarıda çok az bir miktarı sayılan nitelikleri sebebiyle, dünyanın yönetimi, dünyevileşmeyen, dünyaya tapmamaya kararlı Müslümanların kontrolünde olmalıdır. Bu yapıdaki Müslümanlar birleşmek mecburiyetindedirler. Çünkü bu onlara Allah’ın bir emridir.

‘Kâfir olanlar birbirinin velisidir/yardımcısı ve dostudur. Eğer siz bunu yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur.’(9/Tevbe:73) İşte o fitne ve fesat bugün itibariyle kopmuştur. Emredilen birlik olmadığında ne olduğunu, yaşadığımız zaman diliminde en acı şekliyle görüyor ve yaşıyoruz.

‘Dünya hayatına dair konuşması senin hoşuna giden, pek azılı düşman iken, kalbinde olana Allah'ı şahit tutan, işbaşına geçince, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeğe çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez.’ (2/Bakara: 204,205)

Selam ve dualarımla

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

VİDEOLAR


Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)
Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)
Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)
Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)

Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)
Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)
Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)
Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)

Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC’si (Ekim 2018)
Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC'si (Ekim 2018)
Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)
Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)

Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı 2013 (Aile İçi İletişimde Söz)
Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı 2013 (Aile İçi İletişimde Söz)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 2)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 2)

Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 1)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 1)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 2)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 2)

Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 1)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 1)
Dost Tv 2014 (Hz Fatıma, çocukları ve Kerbela)
Dost Tv 2014 (Hz Fatıma, çocukları ve Kerbela)

Dost Tv 2013 (Gençleri Kazanmanın Yolları)
Dost Tv 2013 (Gençleri Kazanmanın Yolları)
Dost TV 2013 (Çocuklarda Sorumluluk Duygusu)
Dost TV 2013 (Çocuklarda Sorumluluk Duygusu)

Dost TV 2009 (Aile İçi İletişim)
Dost TV 2009 (Aile İçi İletişim)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 2)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 2)

Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 1)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 1)
Sun TV 2007 (Kitap Okuma Alışkanlığı)
Sun TV 2007 (Kitap Okuma Alışkanlığı)

TV 5 Yüzleşme 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Yüzleşme 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Bir Tatlı Huzur 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Bir Tatlı Huzur 2006 (Ergenlik Dönemi)

Kon TV 2006 (Ailemiz)
Kon TV 2006 (Ailemiz)
Kon TV 2006 (Evlilik Öncesi)
Kon TV 2006 (Evlilik Öncesi)
Joomla templates by Joomlashine