Saltanatın Zirvesinde Üç Kadın

Kur'anî Hayat Dergisi (sayı 2014/36)

Tarih, geçmişte yaşanmış olayları ve sonuçlarını, oluş zamanlarını da nazarı dikkate alarak ele alan ilim dalıdır. Tarihî olaylar, onlarca farklı yöntem ve bakış açısıyla ele alınarak incelenebilir. ‘Resmî tarih, gayrı resmi tarih, yabancı kaynaklardaki tarih, edebî tarih/ tarihî roman, destanlaşmış tarih, masallaşmış tarih, seyahatnameler…’ bunlardan bazılarıdır. Tarihle bir şekilde alakalı ‘yazılı, sözlü, mimarî’ olmak üzere her türlü eser, bunların ortaya konuluş gayesi ve hedefi açısından da ele alınabilir. Binyıllar, yüzyıllar veya on yıllar sonra, sanki bir geriye bakış gibi görünen bu çalışmalar, esasında doğru yapıldığında, bir geriye dönüşten çok, bugüne ve geleceğe bir bakıştır.

Geçmiş toplumların yaşadıklarının anlatımı(/kıssa) neredeyse Kuran’ın 1/3’ünü oluşturur. Bu anlatımların ana eksenini, Peygamberler tarihi oluşturur. Elbette tüm bu anlatım, okuyucuda, geçmiş olaylar ve kavimlerle ilgili doğru bir bakış açısı oluşturmayı da hedefler.

Kuran’daki anlatımlar/tarih, insan eliyle, Allah gözetiminde örülür. Esasında zamanın her anını dolduran tüm olaylar aynı şekildedir. Bu durum, her insanın sınanma süreci olan dünya hayatında da aynıdır. Bu husustaki bilinç, kişiye, tarihe, yeni ve farklı bir perspektiften bakabilme yeteneği kazandırır. Bu bakış açısı kişiyi, şu bilince ulaştırır: Bir olay ve durum, kişiyi ve toplumu, geçmişte hangi iyi ya da kötü noktaya götürmüşse, bugün ve gelecekte de aynı noktaya götürecektir. Fertlerin ve milletlerin yaşadıkları olaylarda da ‘ilâhî yasalar’ hâkimdir. Bu yasaların Kuran’daki adı ‘Sünnetullah’tır. Ve Allah: ‘Allah’ın sünnetinde bir değişme bulamazsın. Allah’ın kanununda bir sapma da bulamazsın.’( 35/Fatır:43); ‘Bizim sünnetimizde bir değişiklik bulamazsın.’(17/İsra:77) buyurmuştur. Bu yasalar çerçevesinde yaşayan insan anlar ki insan, başıboş bırakılmamıştır.

‘Allah, insanın hangi durumunda nasıl davranır?’ sorusunun cevabı, ‘sünnetullah’ bilinirse, verilebilir. Zamanlar ve mekânlar üstü olarak evrensel olan ‘sünnetullah’ karşısında, hiçbir kişi, sülale, topluluk ve millet ‘ayrıcalık’ hakkına sahip değildir. Mesela: ‘varlıklıları yoldan çıkan/azan, sapkınlaşan, aşırılaşanlar’ helâk olurlar.(17/İsra:16) Fertlerin ve toplumların helâkini hazırlayan şu faktörler her kişi ve millet için aynıdır: ‘İsraf, cürm, fesat, zulüm, küfür, ism, zenb, tekzip, fısk gibi.’

 

Kitabımız Kuran-ı Azimüşşan, içinde pek çok tarihi olayı barındır. Olayı, durumu veya insanı, Kuran’da örnekleyen Allah, bununla edebi bir hikâye anlatmak istemez; tarihe ait bir olayı da baştan sona kronolojik bir sıra ile de anlatmaz. Tüm örneklemelerdeki öncelikli gaye, Allah’ın muhatap aldığı insanın, kıssalardan ‘hisse’ almasıdır. ‘Onların kıssalarında, aklı olanlar için bir ibret vardır.’(12/Yusuf: 111). Kuran’daki olayları okuyan her okuyucu, bu bakış açısına sahip oldukça, muradı ilahîyi daha iyi anlamaya bir yol bulacaktır. Üzerinde düşünülüp, ibret alınacak veya örneklenecek olay ve kişiler, Kuran içerisinde, insanların önünde adeta sürekli bir resmigeçit yapar. Tüm olay ve durumlar, insanın ibret alarak kendisine gelmesini sağlamaya yönelik bir üslupla anlatılmıştır. Bu üslubun ne olduğunu bir soru haline getirerek Kitabımıza yönelirsek, anlatılan tüm ‘kişiler’ karşısında, adeta her birimize şu soruyu sordurmak ister:

‘Ben hangisiyim?’

Bu soruyu, Kitabımızda bize anlatılan, aralarında ortak bir yön bulunan ve bu ortak yönle tebarüz eden üç kadının hayatını ele alarak sormaya çalışacağız. Kitabımızın nazarımıza sunduğu, bir anlamda birer prototip haline gelmiş bu tarihi şahsiyetlerin anlatıldığı süreçte; genelde tüm insanlığın, özelde dünyadaki tüm kadınların, daha özelde ise bu Kitabın müntesibi olan Müslüman kadınların ve erkeklerin, kendilerine şu soruyu sorması istenir: ‘Ben bunlardan hangisiyim?’

SALTANATIN ZİRVESİNDE ÜÇ KADIN

‘Kur’an ile öğüt ver.’50/Kaf:45)

HZ. ASİYE

Asiye, Kuran’da, Firavun’un karısı olarak anılır. Onun şahsiyetiyle alakalı ilk işarete, Nil Nehri’nden akıntıyla gelen bebeğe yaklaşımında rastlıyoruz. Beni İsrail’den yeni doğan erkek çocukların devlet eliyle öldürüldüğü bir toplumda, nehirden, kimliği meçhul bir bebek gelmiştir. O da öldürülecektir. İyiliğin, zulüm içindeki koruyucusu Asiye, bebeğe, bir kadın hassasiyeti ve şefkatiyle yaklaşır. ‘Firavun ailesi, onu bulup aldılar… Firavun’un karısı: ‘Benim ve senin için göz aydınlığıdır. Onu öldürmeyin, belki bize bir faydası dokunur ya da onu evlat ediniriz.’dedi…’(28/Kasas:8,9) Bebeğin nesebinin bilinmemesi, Asiye’nin teklifinin kabulüne sebep olur.

Sudan gelen anlamında, ‘Musa’ adını verdikleri bebek, sütanneleri emmeyip açlıktan sürekli ağladığı anda da Asiye, şefkatiyle oradadır. Gizlice çocuğun gittiği yeri öğrenen bebeğin ablası, bir yolunu bularak der ki: ‘Size, ona bakacak ve onu iyi eğitecek bir aileyi göstereyim mi?’(28/Kasas:12). Merhamet galip gelir ve ‘Gözümün önünde yetişesin diye’(20/Taha:39) emri gereği, Allah’ın gözetimi altında bebek hem annesine döndürülür hem de saraya yerleştirilir. Elbette bu bebek günü gelince gerçekleri ve yaşananları öğrenmiştir. Sarayda, prens olarak yetişir ve ordu komutanı olarak savaşlara gider. Tüm bu yıllarda Musa’nın, onu evlat edinen Asiye ile elbette anne-oğul olarak irtibatları devam etmiştir.  

Bunlardan sonra uzun bir zaman geçmiştir. Musa’nın Mısır’a dönüşünden sonra Firavun’un söylediği ‘Hayatının birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi?’(26/Şuara:18) ayetinden bunu anlıyoruz.

Musa’nın Mısır’a dönüşünden itibaren tebliğ ettiği İslam’a inananlardan birisi de Asiye’dir. Daha önceden de merhametine dair ipuçlarını gördüğümüz Asiye, artık ‘Tevhit nedir, şirk nedir?’ öğrenmiştir. O, tevhit ile beraber şirkin de ne olduğunu öğrendiği için, eski hayatını yaşamaya devam edememiştir. İnançları gereği, Firavun ve çevresinin putperestlik ve şirk olan eylemlerinden uzak durmak istemiştir. İşte onun bu eylemi: ‘Mısır mülkü ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi?’(43/Zuhruf:51); ‘Ben sizin en büyük Rabbinizim.’(79/Nâziât:24); ‘Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilah tanımıyorum.’(28/Kasas:38); ‘Ben size kendi görüşümü söylüyorum ve yine size ancak doğru yolu gösteriyorum.’(40/Mümin:29) diyerek, yaşam tarzlarını ‘örnek yol’(20/Taha:63) gören Firavun’un emriyle işkence görerek can vermesine sebep olmuştur.

İnsanlardan kim duymuştur o günlerde, Asiye’nin ettiği duaları. Belki hiç kimse… Fakat o dua, o kadar güzel yapılmış olmalı ki Allah cc, MÖ XIX. yüzyılda yaşanmış bu olayı, Son Kitab’ında anlatmıştır. ‘Allah, iman edenlere de Firavun’un karısını örnek veriyor. Hani o: ‘Rabbim, cennette/katında benim için bir ev yap. Beni Firavun’dan ve onun taptıklarından/eylemlerinden kurtar. Beni zalim kavimden kurtar.’demişti.’(67/Tahrim:11) Onun hakkındaki bilginin hepsi bu kadar.

Bu duaya ne cevap verilmiş olabilir? Öyle zannediyoruz ki bu duaya, iman ettikten sonra eski halinde kalamayan, gerektiği anda yalnız mal ve makamını değil canını dahi ortaya koyanların müjdelendiği müjdeyle cevap verilmiştir. ‘Gir cennete.’ (36/Yasin: 26).

Neden böyle olduğunu düşünüyoruz: ‘…Allah yolunda öldürülenlere gelince… Onları, kendisini onlara tarif ettiği cennete sokar.’(47/Muhammed:4,6)

Asiye, iman ettikten sonra, önceden itiraz ed(e)mediği hiçbir şey karşısında sessiz kalmayıp, varlık ve saltanat içindeki şirke ve zulme isyan etmiş, Firavun sarayları yerine Allah’tan, katında bir ev istemiştir. Tapınılan bir kraliçe olmaktan duyulan hoşnutsuzluk sebebiyle, herkesin bulunmak istediği makamı reddetmiş; iman ettikten sonra, küfrü reddetmiş olarak ölmeyi, hayata tercih etmiş büyük bir kahramandır. Çünkü iman eden pek çok kimse, sonuçlarından korkarak, küfrü ve şirki alenen reddetmeye cesaret edemeyebiliyor. İşte bu sebeple O, son Kitap’ta ebedileşiyor, gelmiş ve gelecek tüm Müslüman erkek ve kadınlara, Allah tarafından örnek gösteriliyor.

HZ. BELKIS

Belkıs, Yemen bölgesinde, Sebe’nin kraliçesidir. Sebe’den, Kuran’da iki kere söz edilir (27/Neml: 22-26-44). Biri Hz. Süleyman’la çağdaş olan Hz. Belkıs dönemine atıfla, diğeri ise Kral Şurahbil döneminde meydana geldiği tahmin edilen sel felaketiyle ilgilidir.

Kraliçe Belkıs, nasıl sultan olmuştur, kesin bir bilgi yok. Fakat her anlamda güçlü bir ülkenin, güçlü bir yöneticisidir. Milleti ve şura heyeti ona sonuna kadar güveniyor. Bu ülke anlatılırken ‘Ben, orada hükümdarlık eden bir kadın buldum. Bu kadına, her şey verilmiş, onun bir de kocaman tahtı var.’(27/Neml: 23) deniliyor ve sonrasında inanç durumları anlatılıyor. Bunun üzerine Hz. Süleyman, onları Müslüman olmaya davet ettiği bir mektup gönderir. Bu kıssa okunurken ‘kendisine her şey verilmiş bir kraliçe’ tanımının neleri kapsayabileceği, üzerinde düşünülmeye değecek bir husustur.

Kraliçe, Hz. Süleyman’ın gönderdiği mektupla ilgili bir toplantı yapıyor. Sultan Belkıs’ın anlatıldığı Neml suresindeki ‘Ey ileri gelenler, bu hususta bana görüşlerinizi belirtin. Siz hazır olmadıkça/size danışmadan, bir iş hakkında kesin karar veremem.’(32) ayetinden, onun ülkeyi yönetirken, istişare ettiği, kalabalık, güçlü, bilgili bir topluluk olduğu anlaşılıyor. ‘Onların işleri aralarında şura/danışma iledir.’(42/Şura: 38) ayetinin işaret ettiği gibi; hangi kişi, aile, toplum, devlet, işlerini ‘şura’ ile görürse, onlar ‘ortak aklı’ hâkim kılmak istediklerinden, doğru davranma ihtimali daha yüksek olur. Bu durum ise toplumu ve devleti güçlü kılar. Belkıs, gücüne güvenip böyle bir mektuba öfkelenerek acele bir karar vermek yerine; devlet yönetiminin gerektirdiği ‘tedbirli ve akıllı davranma’ yolunu seçiyor.

Şura heyetinin, Kraliçe’ye verdikleri cevabın üzerinde durulmaya değer. ‘Biz, güçlü kuvvetli kimseleriz, zorlu savaş erbabıyız, buyruk ise senindir, artık ne buyuracağını sen düşün.’(33). Bu heyet, Kraliçe Belkıs’a, ne sebeple bu kadar güvenmektedir. Bu cevap nasıl ve hangi olaylardan, hangi deneme, sınamalardan sonra verilmiştir. Yoksa ‘Buyruk senindir.’ cevabı, öyle kolayca verilecek bir cevap değildir. Hele ki devlet yönetiminde

Sonraki bölümlerde, adım adım bu güvenin sebebi anlaşılıyor. Kraliçe, gücü hakkında bilgi sahibi olmadığı bir ülkeyle, kendi ülkesini savaşa sokmuyor. Hediyeler göndererek mektup sahibini ve onun ülkesini inceletiyor. Sonra doğrudan kendisi inceliyor. Kendisi de güçlü bir devletin halkının çok güvendiği başkanı olarak, muhatabının peygamber olduğunu anlıyor. Elbette Kraliçe, bu durumu, yanındakilerle istişare etmiş ve değerlendirmiştir. Tahtının kendinden önce geldiğini de gördüğü bu görüşmede, Kraliçe Belkıs vahyi dinlemiş ve düşünmüştür: ‘Daha önce bize bilgi verilmişti. (Allah’ın kudretini ve senin peygamber olduğunu anladık) ve biz Müslüman olmuştuk.’(42)diyerek bir hakikati ortaya koyarak hemen orada Müslüman oluyor. Tabi ki bu iman, güçten korku sebebiyle değil, vahiy karşısında teslimiyet gösterecek basirete ve üstün akla sahip olmasındandır. Onun bu kararı, doğaldır ki yanındakilerle birlikte verdikleri bir karar olmalıdır. (Bundan sonrasıyla ilgili olarak Tevrat: ‘Kraliçe, yanındakilerle döndü memleketine gitti.’derken; Müslüman edebiyatçılar, ‘yönetici kadın’ konusundaki bilinçaltlarının olumsuz baskısıyla Hz. Belkıs’ı Hz. Süleyman’la evlendirdikleri bir hikâye ortaya çıkarmışlardır. )

Kitabımızda bu olay anlatılırken, üstün akıl, dirayet ve tedbir sahibi bir kraliçenin, toplumunu, nasıl dosdoğru yönettiği ve adım adım hidayete götürdüğü özellikle nazarlara sunulur.

ZÜLEYHA

Yusuf suresinde anlatılan kıssanın merkezinde Hz. Yusuf yer alır ve olaylar hep onun bulunduğu perspektiften değerlendirilir. Hâlbuki ne olmuş ve ne yaşanmışsa bir de Züleyha açısından bakılmalıdır. Azizin karısı olarak kendisinden söz edilen Züleyha’dan, Kuran’da yalnızca Yusuf suresinde söz edilir.

Züleyha, kocası sebebiyle güç sahibi olan, davetine herkesin icabet ettiği, Mısır sosyetesinin en gözde ve güzel kadınlarından birisidir. Onun, Yusuf’la karşılaşması, Yusuf’u satın alan Vezir’in, onu karısına takdim etmesiyle başlar: ‘Ona güzel bak, belki bize bir faydası olur veya onu evlat ediniriz.’(21) Bu cümle, Musa’nın evlat edilişinde kullanılan cümleye çok yakındır.

Yusuf bu evde, makam sahibi, güçlü bir kişinin evlatlığı olarak yetiştirilir. Yetişkin bir erkek olduğunda ise Züleyha’nın kendisine duyduğu aşkla sınanır. Bu sorunlu bir durumdur çünkü Züleyha evli bir kadındır. Burada eleştirilen husus, evli Züleyha’nın buna rağmen ‘Kadın ona arzu duyuyordu.’(24) ayetiyle anlatılan Yusuf’la beraber olmak isteğidir. Aynı durum ‘Yusuf da ona arzu duyuyordu.’(24) denilerek Yusuf için de ifade ediliyor. Yani Yusuf da bu konuda ondan pek farklı değildir. Peki, sonraki farkı ortaya çıkaran nedir? Bu farkı ortaya çıkaran şey, Züleyha’nın, istekleri, hevesleri konusunda, kendisini sınırlayacak bir ölçüye sahip olmamasına rağmen; Yusuf’un bu konuda ‘Rabbinin ayetlerine’(24) yani vahiy kaynaklı bilgiye sahip olmasıdır.

Züleyha, Yusuf kendisini reddedip giderken, ona engel olmak için gömleğini arkadan tutar ve gömlek yırtılır. İşte o anda kocasıyla kapıda karşılaşırlar. Durumu inkâr eder. Ancak mevcut durum yine de gerçeğin ortaya çıkmasına sebep olur. Kadının ailesinden birisinin, kadının aleyhindeki şahitliğine(26,27)  rağmen, olayın üstü örtülür.(29)

Olay, şehirde duyulur ve Züleyha, durumu diline dolayan Mısır sosyetesini davet edip, Yusuf’u karşılarına çıkarır. Herkesin hayran bakışları ve sözleri ortasında, onunla beraber olmak isteğini yeniler(30-32). İşte bundan sonra Yusuf, o bilinen meşhur duasını eder. ‘Rabbim! Benim için zindan, bunların beni davet ettiği şeyden daha hayırlıdır. Eğer tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan onlara meyleder ve cahillerden olurum.(33). Buradaki ‘meylederim’ kelimesine dikkat edilmelidir.

Herkes, onun suçsuzluğunu bildiği halde, olayın üstünün örtülmesi ve vezirin karısının aklanması için Yusuf zindana konulur. Burada rüyasını tabir ettiği iki kişiden birisi özgürlüğüne kavuşmuştur. Yıllar sonra, rüya tabircileri, kralın bir rüyasını yorumlayamayınca (43), onun aklına Yusuf gelir(45). Rüyanın yorumunu ondan öğrenip gelir(46-49). Kral, onu aldırmak için elçi gönderir fakat Yusuf, onu, yaşadığı olayları kralın araştırması isteğiyle geri gönderir. (50). Yani Yusuf, ne pahasına olursa olsun hapisten çıkmak gibi bir isteğe sahip değildir. Çünkü içinde yaşadığı topluma ve ulaştığı insanlara, bir hakikati tebliğ edecek olanın, iffet noktasında lekesi olmamalıydı.

Kral, ilgili herkesi çağırıp durumu araştırır. Önce Yusuf’u ilk gördüklerinde ellerini kesen kadınlar, daha sonra Züleyha, Yusuf’un iffetini itiraf sadedinde şahitlik ederler. Züleyha’nın şahitliği şöyle: ‘Şimdi gerçek anlaşıldı. Nefsine uyan bendim. O, tamamen doğrulardandır./ Bu gıyabında ona ihanet etmediğimi bilmesi içindir. Allah, hainlerin tuzağına yol vermez./ Ben, nefsimi temize çıkarmam, çünkü nefis, Rabbimin merhameti olmadıkça, kötülüğü emreder. Doğrusu Rabbim, bağışlayandır, merhamet edendir.’(51-53)

Bu bölümde, özellikle 53. ayet, bölümden ayrılarak Yusuf’a izafe edilir. Bunun sebebi, Yusuf’a attığı iftira sebebiyle, onun yıllarca zindanda kalmasına sebep olan Züleyha’ya ‘… nefis, Rabbimin merhameti olmadıkça, kötülüğü emreder. Doğrusu Rabbim, bağışlayandır, merhamet edendir.’sözlerinin yakıştırılamamasıdır. Çünkü böyle sözleri ancak bir Müslüman söyleyebilir. Hâlbuki bunun öncesindeki ayette de ancak bir Müslüman’ın söyleyebileceği ‘Allah, hainlerin tuzağına yol vermez.’cümlesi vardır. Nedense Züleyha’nın bu kısmı söyleyebileceği, sonrasını söyleyemeyeceği düşünülmüştür. Züleyha’da bir değişim olabileceğini, ‘şehvetin, iffet karşısında’ diz çökeceğini, belki hizaya gelebileceğini düşünmek istemeyenler, Züleyha’yı suçlu konumda bırakmak için bunu yapar ve o kısmı Yusuf’un söylediğini ifade ederler. Fakat surenin akışı içerisinde, bu sahneden ve sözlerden sonra, ‘Hükümdar: Onu bana getirin, yanıma alayım, dedi’(54) ayeti, yukarıdaki sözleri Yusuf’un söylediğine dair yapılan yorumları zayıflatır. Çünkü Yusuf, ancak aklandıktan sonra zindandan çıkmaya razı olmuştur. Kuran içerisinde ve bu surede, bundan sonra bir daha Züleyha’dan söz edilmez.

Yusuf suresinin üzerinde çok yorum yapılmış 51-53. ayetleri, vahye teslim olmuş ve nefsin hevesleriyle hesaplaşmış bir kişinin özelliklerinin ip uçlarını verir. Buna rağmen Züleyha neden hep suçlu kabul edilir, acaba Züleyha’nın tövbe istiğfarına bir mani mi var?

Onun adı, Tahrim suresinde olumsuz örnek olarak zikredilen iki kadının adı arasında geçmez (67/Tahrim:10). Bu önemli bir durumdur. Fakat onun adı, aynı surede güzel örnek olarak zikredilen iki kadının adı arasında da geçmez (67/Tahrim:11,12). Bu durum da dikkate alınmalıdır. Ancak onun, Kitabımızda, birden çok sebebe binaen anıldığı da nazarlardan kaçmamalıdır.

Edebiyatımız, bu konuyu da ballandırarak yüzlerce şekilde hikâye etmiştir. Umutsuz aşk, beşeri aşktan ilahi aşka geçiş, sevda için çekilen acının olgunlaşmaya ve imana vesile oluşu gibi hususlar, belki de en güzel şekilde bu hikâye içerisinde anlatılmıştır. Bunların çoğu ise Züleyha’yı gençleştirip, güzelleştirip hatta bakir duruma getirip, durumu ‘evlilik’ adlı bir mutlu sona da bağlamışlardır.

SEN HANGİSİSİN?

Ey insan!

Gençsin ya da değilsin…

Evlisin ya da bekârsın…

Karşına iyilerden, güzellerden, yakışıklılardan, tam da hayalindeki gibilerden kişiler çıkıyor. Yapmak istediklerin, nefsinin arzuları konusunda seni durduracak hiçbir güç, hiçbir kimse yok. İşte tam o zaman ne yapıyorsun? İstediğin şeylere ne pahasına olursa olsun mutlaka sahip olmak istiyor ve zorlukla karşılaştığında, haksızlık edip etmediğine bakmadan ‘Eğer emrime itaat etmezse zindana atılıp küçük düşürülenlerden/ acı çekenlerden olacak’sın cümlelerine benzer cümleler mi kuruyor ya da böyle mi davranıyorsun, Züleyha gibi (Yusuf Sr:32). Yoksa ‘Ben Allah’tan korkarım.’mı diyorsun Yusuf gibi. Karşı cinsle sınav günü bak kendine Yusuf musun, Züleyha mı?

Sen Züleyha mısın, bir sevda uğruna gözü başka hiçbir şeyi görmeyen, zulmetmekten çekinmeyen? O güçlü ve şöhretli bir kişinin eşiydi. Bu gücü istediği gibi kullanabilirdi. Senin de güzelliğin, gücün varsa, imkânların varsa bak kendine; gücün zirvesindeyken, gücünü, nefsinin arzularını tatmin doğrultusunda mı kullanıyorsun yoksa -imkânların ölçüsünde- toplumuna hizmet için mi? Züleyha, imkânlarını toplumuna hizmet için, insanların daha iyi hale gelmesi için, hayır hasenat için kullanmıyor. Hatta Züleyha sahip olduğu imkânlarla bir mazluma yıllarca zulmedecek olmayı bile göze alıyor: ‘Ya emrime itaat edecek ya da alçaltılan ve acı çekenlerden olacak.’ (12/Yusuf: 32) İşte bu cümleler, bir kişide, hevanın nasıl da ilahlaştığının göstergesidir. Dolayısıyla Züleyha’da örneklenen bu tavır, cinslere değil, şirazesi çıkmış insana has bir tavırdır. Şimdi bak kendine Züleyha mısın, değil misin?

Züleyha’nın elinde arkadan yırtılmıştır Yusuf’un iffet gömleği. Kadın ve erkek her insan, içinde hem ‘Senden Allah’a sığınırım.’(19/Meryem:18) diyen bir Meryem’i hem de ‘Emrime itaat etmezse’ diyen bir Züleyha’yı barındırır. Kimse, Yusuf gibi benzersiz bir güzellikle sınanmadan, kendisinin ne olduğunu bilemez. Mesele böyle bir durumda, kişinin ne yaptığıdır. ‘Züleyha’yı kınamayın/ Siz hiç Yusuf görmediniz.’mısralarının işareti de bu durumadır.

‘Ben kendi nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis hep kötülüğü emreder…’ ayetleri de Yusuf Suresinin zirvelerinden bir bölümdür. Bu cümleler kimin ağzından çıkmıştır. Neden bu cümlenin öznesi en açık şekliyle ifade edilmemiştir. İnsanlar, ‘Yusuf gibi masum olmak, Züleyha gibi suçlu olmak, Kral gibi olan biteni yeterince incelememek, Vezir gibi yanlış davranmak, Mısır kadınları gibi gıybet etmek’ durumundan hangisi içinde olurlarsa olsunlar, herkes ‘nefs-i emare/kötülüğü emreden bir nefs’ sahibidir. Orada bulunan herkes bu cümleyi söylemiş olabilir. Esasında tarihin her döneminde herkes bu sözü söyleyebilir. Bunu Züleyha’nın söyleme ihtimali ağır basıyor. Yanlışını fark etmek ve dönmek erdemdir. Sen de kendi yanlışlarını en azından kendine söyleyebilecek misin? Bak kendine Züleyha mısın, değil misin?

Doğru bakış açısı için insan, sınanmalar yaşayanlara, ‘Ben olsaydım ne yapardım.’ diyerek bakabilmelidir. ‘Ben Yusuf olsaydım ne yapardım?’ ‘Ben Kral olsaydım, ne yapardım?’ ‘Ben Vezir olsaydım, ne yapardım?’, ‘Acaba Vezir, bu olayların yaşanmasına imkân verecek yanlışlar yapmamış mıdır? Ve insanlar Züleyha’ya da aynı şekilde bakarak soruyu doğru şekilde sorabilmelidirler. ‘Ben Züleyha olsaydım, ne yapardım?’ Bak kendine Züleyha mısın, değil misin?

Şimdi bak kendine, ey güç, imkân ve şöhret sahibi olan kişi!

İmkânlarını ne için kullanıyorsun, bak kendine?

Asiye misin, saltanat, şan, şöhret, zenginlik yerine, mümin olarak ölmeyi; müşrik hayata yeğleyen… En zor zamanlarda bile güçsüzlere kol kanat germeye çalışıyor musun? Evladım yoksa evlatlığım var, diyerek bir kişi olsun yetiştirmeyi düşünüyor musun? Bak kendine Asiye misin, değil misin?

Hak ve hakikat, senin konumuna göre, en güçsüz ve zayıf olan bir yerden bile gelse, eneni ayaklar altına alarak ‘hakikatin hatırını’ her şeyin hatırının üstünde görecek bir basirete sahip misin? Yoksa ‘Onlar kim ki?’diyerek, hakikat, güç sahipleri tarafından güçsüzleştirilmiş birisinden geldiği zaman, hak ve hakikati kabule yanaşmıyor musun? ‘Onları küçümsedi.’ (43/Zuhruf:54)ayetiyle işaret edilen bir büyüklenme var mı sende? ‘Sana vahyedilene sarıl.’(43/Zuhruf:43) emri senin için ne ifade ediyor? Bak kendine Asiye misin, değil misin?

Hedefin nedir dünya hayatında? En çok ne olsun istersin? Mesela, yangında ilk neyi kurtarırsın? Planların kaç yıllık, kaç yıllık ömür planlarına yeter? Kaç yıl ömrün kaldı? Hedeflerin içinde, dünyanın tüm şatafatına mukabil tercih ettiğin ‘Cennette bir ev’ duası var mı Asiye gibi? O cennet, senden oraya giden bir ‘sırat-ı mustakim’e sahip mi? Bak kendine Asiye misin, değil misin?

Züleyha ve Asiye, her ikisi de anne olamamış, her ikisi de ‘evlatlık’ edinmişler ve her ikisi de evlatlıklarının konumuyla sınamışlar. Azer, evladı İbrahim’le; İbrahim, evladı İsmail’le sınandı. ‘Mallarınız ve çocuklarınız, birer sınanma sebebidir.’(Enfal:28) buyuran Allah, bunu bize öğretti. Çocuğu olan hiç kimse bu sınavdan azade değil. Şimdi bak bakalım kendine, sen hangisisin?

Tapılacak kadar sevilmek arzusu vardır insanların içinde. İnsanlar, tapılacak kadar sevilmek için, tapacak kadar sevmeye ve tapacak kadar köleliğe razı olacak hale gelebiliyorlar. Sonra bitmez tükenmez istekler, emirler. Acaba sende, Asiye gibi saltanatın zirvesindeyken, tapan ve tapılan ne varsa hepsini elinin tersiyle itecek ve ‘Rabbim!’ diyecek bir iman var mı? Bak kendine Asiye misin, değil misin?

Şimdi bak kendine, ey güç sahibi olan kişi!

Akıl ve bilgiye gereken değeri veriyor musun Belkıs gibi? Konuşmadan ve fikir beyan etmeden önce, bilgi sahibi olman gerektiğinin farkında mısın? Bilmediğini, bilenlerden öğrenmek gerektiğinin ve her bilenin üstünde daha iyi bilen birisi olduğunu bilerek, pek çok şeyi, pek çok kişinin senden daha iyi bildiğinin farkında mısın? Kraliçe Belkıs, bunun farkında olarak, milleti için ve kendisi için gerçekten zor olan bir süreci, akıllıca ve bilgece yönetti. Sen nasılsın bu hususlarda? Bak bakalım kendine Belkıs mısın, değil misin?

O, iyi bir idareciliğin, mutlaka akil insanlara danışarak yapılacağının farkındaydı. Onun bu yapısıydı ki çevresindeki herkesi, üstüne düşeni yapma konusunda gayrete getiriyordu. Bu sebeple ona güveniyor, inanıyorlardı. Çevresindekileri yok saymıyor, önemsiz görmüyor, kendini asla ‘tekleştirmiyor’. Bu durumu, onu daha da güçlü kılıyor. Herkes biliyor ki kraliçe geniş bir danışman topluluğu ile hareket ettiği için doğru hareket edecektir. Sen nasılsın? Ben her şeyi bilirim mi, diyorsun? Hangi durumda, kimlere danışıyorsun? Mesela, evliliğinle ilgili kaç kişiye danıştın? Ya da herhangi bir durumunla ilgili olarak ‘danışma’ adlı işe başvurdun mu? Bak bakalım kendine Belkıs mısın, değil misin?

Belkıs, hak ve hakikat karşısında, vahiy karşısında, teslimiyet ortaya koydu. Biliyordu ki insan yaratıldı ve biliyordu ki bir gün her yaratılan ölecektir. Öyleyse bu hayatın nasıl yaşandığına dair verilecek bir hesap vardır. Belkıs, bunu idrak eden bir kraliçe olduğundan vahye karşı büyüklük taslamadı. O, üstün akıl, ilim ve bilgelikle kendini ve milletini şirkten imana yürüttü. Şimdi sen kendine bak, vahye karşı nasılsın? Bak bakalım kendine vahiy karşısında Belkıs mısın, değil misin?

Tekrar tekrar bak kendine: Sen hangisisin?

 

Yorumlar   

0 #3 feden 05-12-2015 21:58
Muhteşem.Takibc iniziz
Alıntı
0 #2 a.durmus 16-07-2014 20:10
Evet fark ettiğiniz gibi Züleyha'dan söz ederken 'Hz.' kullanmadım. Bunun bir kaç sebebi var. Bunlardan ilki, onun kötü bir olay yaşamış olması. Bir diğeri uzun yıllar bir mazluma zulmettiği halde bunu ortaya çıkarmaya ve zulmünden vazgeçmeye yanaşmaması. Bir diğeri de onun son durumunun hep bir tartışma konusu olması. Yani Züleyha kitabımızda Belkıs ve Asiye gibi örnek bir kadın olmaktan daha çok ibretlik bir kadın olarak sunulmuştur.
Alıntı
0 #1 ünal kızıltaş 16-07-2014 14:43
Diğer ikisinden ayrı olarak Hz. Züleyha dememenizin nedeni nedir?
Alıntı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

VİDEOLAR


Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)
Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)
Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)
Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)

Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)
Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)
Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)
Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)

Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC’si (Ekim 2018)
Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC'si (Ekim 2018)
Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)
Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)

Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı 2013 (Aile İçi İletişimde Söz)
Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı 2013 (Aile İçi İletişimde Söz)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 2)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 2)

Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 1)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 1)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 2)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 2)

Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 1)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 1)
Dost Tv 2014 (Hz Fatıma, çocukları ve Kerbela)
Dost Tv 2014 (Hz Fatıma, çocukları ve Kerbela)

Dost Tv 2013 (Gençleri Kazanmanın Yolları)
Dost Tv 2013 (Gençleri Kazanmanın Yolları)
Dost TV 2013 (Çocuklarda Sorumluluk Duygusu)
Dost TV 2013 (Çocuklarda Sorumluluk Duygusu)

Dost TV 2009 (Aile İçi İletişim)
Dost TV 2009 (Aile İçi İletişim)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 2)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 2)

Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 1)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 1)
Sun TV 2007 (Kitap Okuma Alışkanlığı)
Sun TV 2007 (Kitap Okuma Alışkanlığı)

TV 5 Yüzleşme 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Yüzleşme 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Bir Tatlı Huzur 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Bir Tatlı Huzur 2006 (Ergenlik Dönemi)

Kon TV 2006 (Ailemiz)
Kon TV 2006 (Ailemiz)
Kon TV 2006 (Evlilik Öncesi)
Kon TV 2006 (Evlilik Öncesi)
Joomla templates by Joomlashine