İslam, Vatan, Medeniyet

Üzerinde yaşadığımız bu coğrafya, eskiden beri yaşayanlar kadar, yüzyıllardır başka ülkelerden kaçan, göçen, sürülen insanların da sığınağı ve vatanı olmuştur. Bu coğrafyayı vatan bilen herkes, yeri geldiği zaman vatan bildikleri bu coğrafya için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamışlardır. Fakat zaman zaman nedense; “Bu vatanın asli ve gerçek sahipleri” denilerek, kim olduğu her zaman tam da belli olmayan birilerine işaret edilmiştir.

Bu vatanın asli ve gerçek sahipleri kimlerdir?

Tüm bir millet mi; silahsız veya silahlı gücü elinde tutup, halk üzerinde kahredici güce sahip olanlar mı; halkı sömürerek semirip toplumun başına bela olanlar mı; halka rağmen, halk için, halka zorla canlarının istediğini yaptırmaya hakları olduğunu sananlar mı?

Vatan deyip sahiplendiğimiz ve sevdiğimiz bu coğrafya üzerindeki tüm insanlar aynı haklara sahip mi; herkesin aynı oranda hakkı korunuyor mu; herkes aynı oranda özgür mü; bu coğrafyada birinin başka birini, kendi arzularına göre bir şeylere zorlama hak ve yetkisi var mı?

Bu millete mensup olmakla, vatandaş olmak arasında bir fark var mı?

‘Vatana sahip çıkmak’ sözünün içi neyle doldurulabilir?

‘Vatana ve millete hizmet’ ne demektir?

Bu konuda, yeniden tanımlanması gereken pek çok kavram olduğu gibi, yeniden, bir kere daha ve daha doğru bir şekilde cevaplanması gereken pek çok soru da vardır.

Herhangi bir toprak parçası, üstünde gezinmekle, ecelin oradayken gelmesiyle vatan olmaz. Toprağın vatanlaşması ve sevilmesi, kutsalların korunduğu yer olmasıyla mümkündür. Bu özellikteki bir coğrafyayı sevmek de yalnız sözle olabilecek bir şey değildir. “…sözle olmaz vatanseverlik. Bir davadır bu, kuvvetli delil lâzım. Izdıraptan, çileden zevk alacaksın. Çektiğin çileler şikâyet olmayacak. Seven sevdiğinin uğrunda, canını, malını verir.”(Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar, II, s.285, Haz: Ertuğrul Düzdağ, Kaynak Y, İst, 2007) İşte bu nitelikteki kişiler milletin sinesinde yaşamaya hak kazanırlar. Çünkü kimin tüm arzu ve istekleri milleti için olursa, o tek başına bir millet sayılır.

Millet, aynı değerleri, aynı inancı taşıyan, aynı yolun yolcuları olan kişilerden oluşur. Bir vatanın asli sahipleriyle, diğerlerini birbirinden ayırt eden şey, millet mensuplarının gerektiğinde canlarını ve mallarını vatanları için cömertçe ortaya koymalarıdır. Diğerleriyse en basit bir sıkıntıda kendilerine gidecek yer ararlar, batan gemiyi terk edenler gibi. Bu anlamda, I. Dünya Savaşı ve İstiklâl Savaşı dönemlerinde, kimlerin derhal yurt dışına gittiği ve savaş bitene kadar gelmediği incelendiğinde, hayret verici durumlarla karşılaşılmaktadır. Savaştan sonra gelenlerin bu ülkede hangi makamlara ve imkânlara kurulduğu ise iyi bir araştırma konusudur.

Bu konuyu ele alırken, sorulması gereken ilk soruyu soralım:

‘Vatan nedir?’


“İnsanın iki vatanı vardır:

1-) Fizikî vatan: Sınırlarını ordunun koruduğu vatandır.

2-) Metafizikî vatan: Dini ve milli değerlerin oluşturduğu vatandır.

Eğer dini ve milli değerler yara almışsa, metafizikî vatan istila edilmiş demektir. Metafizikî vatan gittikten sonra, fiziki vatan kendiliğinden düşer. Fiziki vatanın ayakta kalması, metafizikî vatanın kuvvetli olması ile gerçekleşir. Bunun için dini ve milli değerler korunarak yaşatılmalıdır.”(VIII. Kuran Sempozyumu, s.89, Fecr Y.)

Doğru olmak şartıyla milli ve evrensel olan birbirinin alternatifi ve zıddı olmak durumunda değildir. Küçük olan her konuda büyüğün alt kümesidir. Milli tarih, İslam tarihinin; kavmi bütünlük, ümmet bütünlüğünün zıttı ve rakibi değil alt kümesidir. Birinin varlığı diğerinin yok olma sebebi sayılmamalıdır. Bir kavme mensup olmak bilinciyle, ‘ırkçılık’ yapmak arasındaki farkın ayırt edilmesi gereklidir. Her medeniyetin içinde birbirinden farklı milletler ve birbirinden tamamen bağımsız kültürler vardır. Batı medeniyeti içinde bir İngiliz kültürü, Fransız kültürü olduğu gibi

Müslüman üst kimliğinin, kavmi alt kimliği reddettirecek hale gelmesi doğru ve gerekli bir durum değildir. İslam, müntesibinde, üst kimlik olarak ‘Müslümanlığı’ oluştururken, onun diğer aidiyetlerini yok sayarak tahrip etmez; dahası Müslüman olunması sebebiyle, bu aidiyetin gerektirdiği pek çok yeni sorumluluğu da yükler. Çünkü insanların, aile, sülale, kavim gibi bağlarını yaratan da Allah’tır. İslam, bunları kendi büyük dairesi içinde korur, gözetir. Bu sebeple milletlerin kültürü, onların hayatlarının devamı açısından olduğu kadar, mensup oldukları medeniyet açısından da önemlidir.

Kültürler, mensup olunan medeniyetin alt kümesidirler. Bu anlamda bir toplumun kültürü ve medeniyetinin oluşması asırlara sığabilecek bir durumdur. Bu sebeple hiçbir toplumun mensup olduğu medeniyet öyle kolay kolay değiştirilemez. Türkiye’deyse kısa sürede başarılması beklenen bir medeniyet değiştirilmesi ve koparılması denemesi yapıldı. Ankara başkentli Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra yaşananlar, bu ülkenin savaştan yorgun ve yıpranmış bir şekilde çıkmış bulunan milletini şaşırttı. Çünkü onlar yaşadıkları son Haçlı Seferi’nden, pek çok tahribat ve kayba rağmen yine de –biiznillah- muzaffer çıktıklarını düşünüyorlardı.

Hâlbuki kuruluştan sonra yapılanlar topluma iki şey düşündürüyordu.

-Ya bu savaş kazanılmadı, işgal devam ediyor,

-Ya da yönetimde söz sahibi olanlar, yerli halktan gizleyerek Hıristiyan kültürü mensuplarıyla işbirliği halindeler.

Toplum, o dönemde, iletişim imkânlarının yokluğu sebebiyle, daha I. Meclis’te devletin dininin Hıristiyan olmasının teklif edildiğini ve yoğun tartışmalar yaşandığını elbette bilemezdi. II. Meclisin nasıl oluşturulduğuysa, bu milletin her ferdi tarafından mutlaka bilinmesi gerekli bir durumdur.

“Nefis her zaman, kendisine galip gelmiş ve boyun eğdiği kimsede bir mükemmellik olduğuna inanır. Bu ya onu büyük görmesinden dolayı mükemmel olarak değerlendirmesinden ya da boyun eğmesinin sıradan bir galip gelme dolayısıyla değil, galipteki mükemmellikten dolayı olduğuna kendisini –yanlış bir şekilde- şartlandırdığı içindir… Bu sebeplerden dolayı, mağlupların her zaman giyimlerinde, binitlerinde, silahlarında, âdetlerinde ve diğer hususlarda galiplere benzemeye çalıştıkları görülür.”(Mukaddime, s.200, İbn Haldun, Ter: Halil Kendir, Yeni Şafak Gazetesi Y, 2004)

Ülkemizde, kazandığını düşündüğü bir savaştan sonra toplum; her yol ve yöntemle, İslam Medeniyeti’nden kopartılıp, Hıristiyan Batı Medeniyeti’ne eklemlenmeye çalışılıyor ve bunun için çok kan dökülüyordu. Öldürülerek, korkutularak, kişiliksizleştirilerek toplumun ‘sosyal, ailevi ve ferdi kıblesi’ Batı’ya çevrilmeye çalışıldı ve tüm direnişlere rağmen bu çaba hep devam etti.

Halkın görüşünü nazarı dikkate almayan Türkiye Cumhuriyeti, XI. yy.dan itibaren Türklerin kitleler halinde girdikleri ve Hilafetin kaldırıldığı 1924 tarihine kadar yöneticisi ve koruyucusu oldukları İslam Dünyasına bir anda devlet olarak ilgiyi kesmişti. Böylece tüm ‘İslam Coğrafyası’ bir anda sahipsiz ve koruyucusuz kalmış, emperyalist güçler başta olmak üzere, gücü yeten herkes için işgal, talan ve sömürüye açık hale gelmişti. Bundan sonra ise, İslam ülkelerinin yeni sınırı, harita üzerinde cetvelle çizilerek, yine açıkça harita üzerinde Batılılar tarafından paylaşılmıştır.

Bu coğrafyalar üzerinde görece mücadelelerle adına bağımsızlık ve özgürlük denilen yeniden yapılanma oluşmuşsa da üstü örtülmüş gerçek, en acı şekliyle zaman geçtikçe kendisini ortaya koymaktadır. Mesela, 1952’deki Mısır devrimi İngiliz işgal ve sömürüsüne öfkeyle gerçekleşmiştir. Ama İngilizler gidince yerine bu sefer İngilizlerin eliyle değil, kendi elleriyle İngiliz kültürü getirilmiştir.

Diğer İslam coğrafyalarında da durum bundan farklı değildi. Osmanlı’nın dağılışı esnasında sahipsiz ve koruyucusuz kalan Filistin ve Kudüs de İngiliz desteği ile Yahudilere sunulmuştu. Bu süreçte de emperyalist ülkeler gayelerine ulaşmak için hunharca kan dökmekten çekinmemişlerdir. İstediklerini silahla yapamadıklarındaysa, para ile istedikleri gayeye ulaşmış ve sömürgen yapılarının gerektirdiği şeyleri yapmışlardır.

İslam Coğrafyası’nın geneline bakıldığında, görülen şey, dikkatli bir gözlemciyi şaşırtacak kadar aynıdır. Tüm coğrafyalarda, ismen toplumundan gibi görülen fakat ruhen onlardan kopmuş kişiler eliyle o toplumun tüm değerlerine karşı bir savaş başlatılmış ve bazı coğrafyalardaki bu mücadele senelerce sürmüştür. Bugünse, bu coğrafyalardaki pek çok devlet, milletiyle aynı hedeflere ve sırtını sağlamca dayayacağı ortak mesnede sahip olmadığı için sık sık temelden sarsılmaktadır.

Artık bu coğrafyada yaşayan herkesin, şu soruyu yalnızca kendisine sormaktan vaz geçip, ilgili herkese daha yüksek sesle sormasının vakti gelmiştir:

Devletimiz; ne için, nerede, neye taraf, neye karşı ve kimlerle birliktedir? Devletimizin mevcut durumu, millet tarafından onaylanmakta mıdır?

Bu konudaki gerçeği bilmek bu coğrafyada yaşayan her insanın hakkıdır.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

VİDEOLAR


Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)
Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)
Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)
Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)

Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)
Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)
Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)
Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)

Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC’si (Ekim 2018)
Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC'si (Ekim 2018)
Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)
Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)

Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı 2013 (Aile İçi İletişimde Söz)
Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı 2013 (Aile İçi İletişimde Söz)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 2)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 2)

Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 1)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 1)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 2)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 2)

Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 1)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 1)
Dost Tv 2014 (Hz Fatıma, çocukları ve Kerbela)
Dost Tv 2014 (Hz Fatıma, çocukları ve Kerbela)

Dost Tv 2013 (Gençleri Kazanmanın Yolları)
Dost Tv 2013 (Gençleri Kazanmanın Yolları)
Dost TV 2013 (Çocuklarda Sorumluluk Duygusu)
Dost TV 2013 (Çocuklarda Sorumluluk Duygusu)

Dost TV 2009 (Aile İçi İletişim)
Dost TV 2009 (Aile İçi İletişim)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 2)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 2)

Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 1)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 1)
Sun TV 2007 (Kitap Okuma Alışkanlığı)
Sun TV 2007 (Kitap Okuma Alışkanlığı)

TV 5 Yüzleşme 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Yüzleşme 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Bir Tatlı Huzur 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Bir Tatlı Huzur 2006 (Ergenlik Dönemi)

Kon TV 2006 (Ailemiz)
Kon TV 2006 (Ailemiz)
Kon TV 2006 (Evlilik Öncesi)
Kon TV 2006 (Evlilik Öncesi)
Joomla templates by Joomlashine