Yılan

Çok sevdiğim bir eşeğimiz var. Onu nasıl sevmezdim, köyün dışında olan çeşmeden su getirme işi eğlence olmuştu. Annem, ağaç heybe denilen, tahtadan yapılmış, testileri tutacak şekilde oyukları bulunan bir şeyi, eşeğin üzerine koyuyor, dört testiyi, bu oyuklara yerleştiriyor. İkisi birbirine sağlam iplerle bağlı dört testiyi de çapraz olarak üzerine atıyor, beni de üzerine bindiriyor, su getirmeye gidiyorum.

Yaşım yedi veya sekiz. Çeşmede, testileri, eşekten bir tümseğin yanına çekerek indiriyor ve dolduruyorum. Tabi kaldırıp yerleştirmem mümkün değil. Yetişkin kızlardan, gelinlerden birisine söylüyorum, testileri yerleştirip beni de üzerine bindiriyorlar.

-   Deeeh, haydi benim aslanım.

Artık bağa, bostana gitmek daha kolay, bu yüzden boz eşeğimiz çok değerli, emin olun sizin kapınızdaki lüks arabanızdan bile daha değerli bizim için.

Neden mi?

Çünkü sizin lüks arabanızın bize bir faydası yok.

Eşeğimizle bazen ineklerin otladığı yerlerde kurumuş tezek toplamaya çıkıyoruz, kömür yakmıyoruz tabi, bazen de ineğimize ve tabi eşeğimize ot toplamaya gidiyoruz.

İlk ineğimize, sürü yoldan geçerken bir kamyon çarpıp öldürdüğünde, annemin, çocuklarından biri ölmüş gibi ağladığını;

-   Vay sarı kızım, çok mu çırpındın, nerenden vurdu, nasıl vurdu, diyerek ölmüş hayvanın başında, göz yaşları döktüğünü, acı çektiğini görmüştüm.

İneğimiz, beslenmemizin en önemli temel taşlarından birisiydi. O bize sütüyle bakıyordu, biz de onun yiyeceğine, suyuna dikkat ediyor, gözümüz gibi bakıyorduk. Sıcakta çeşmeye sulamaya götürmezdim, hava iyice serinleyecek sonra annem ineğin boynundaki ipi elime verecek, dört karış boyumla önde ben, arkamda görenlerin maşallah çektiği iyi beslenmiş ineğimiz, çeşmeye doğru giderdik. Annem nazar olur diye  korkar, bazen okur üflerdi hayvana. Giderken beni tembihlerdi.

-   İnekler kalabalıksa bekle, tenhalaşınca sula, boynuzlarlar hayvanı.

Hiç boynuzlatır mıyım onu?

Yine bir gün sıcağın harareti hafifleyince eşeğimize iki tane dokuma heybe atıp, araziye çıktık ağabeyimle. Bir heybeye hayvanlarımız için ot, diğerine tezek toplayacaktık.

Çeşmeye uğradık, hem kendimiz su içtik, hem de saatlerce sürecek yolculuğumuzdan önce güzel gözlü eşeğimizi iyice suladık.

Acıktığımızda yememiz için, içine iki adet dürüm konulmuş azık bohçamız da eşeğin üzerinde.

Heybeler henüz boş olduğu için ağabeyim de ben de eşeğe binmiştik. Boş, yani semersiz eşeğe binmek maharet ister, herkes üstünde duramaz. Eşeğimiz yeni alındığında bunun için günlerce uğraşmış, ayağımın altına koyduğum yüksek taşın yanına çektiğim eşeğin, bu tarafından binmişsem öbür tarafına, öbür tarafından binmişsem bu tarafına defalar kere düşmüş, sağımı, solumu sıyırmış, morartmış, yaralamış, kanatmış, ama sonunda başarmıştım. Artık eşeğin üzerinde, küheylanına binmiş Koç Köroğlu gibi, istediğim her yere gidiyordum.

Evimizin hemen yanındaki iki iyi ve yaşlı komşumuz, Nazlı Nene ve Düriye Nene, benim bu çabamın seyircisiydiler. Ben başarınca üşenmediler geldiler. Anneme beni övdüler. Düşünün, yedi sekiz yaşındayım ve başarım konuşuluyor. Yere göğe sığabilmem mümkün mü, gülümseyerek dinliyorum.

 

- Senin bu kız çok yaman, hiç gözün arkada kalmasın.

İkinci cümle, şu sebeple söylenmişti:

            Babam çalışmak ve para kazanmak üzere büyük şehirlere gitmişti. Evde erkek olarak yalnız ağabeyim vardı. Annem, bağa, bostana gittiği zaman, onu yanına alıyordu. Ben evimizin, kardeşlerimin, hayvanlarımızın, buna kendi büyüttüğümüz köpeğimiz de dahil, sorumlusu olarak evde kalıyordum. Hayvanlar vakti geldikçe yemlenecek, kardeşlerim doyurulacak, evimize bakılacak...

Halk arasında, evleri soyan çingenelerden bahsedildiği için, çok tedirgin oluyordum. Evin eşiğinden kalkmıyor, köpeğin zincirini sonuna kadar açıyor, biraz uzakta bulunan tuvalete gidecek olsam kapıyı kilitliyordum.

Annem bu iki iyi komşumuza;

- Nazlı Bacı, Düriye Bacı, bağa gidiyorum, çocuklara göz kulak olun emi, diyerek tembihlerdi.

Gerçekten ilgilenirlerdi de. Mesela; -ben de yapabilirdim esasında ama(?!)- ineğe yem verilecek vakit gelirlerdi. Bazen, artık acıkmışlardır, diyerek, evlerinde yaptıkları dürümle gelir, evimizde yoğurt varsa onunla bir tas ayran yaparak önümüze hazırlar giderlerdi.

Yolculuğumuza dönelim.

Köyden biraz uzaklaştık, artık önümüzde otlar ve tezekler görünmeye başladı. Atladık eşeğimizden. Gördüğümüz otları yoluyor, topluyor, bunları bir heybeye atıyor, bulduğumuz tezekleri diğer heybeye atıyoruz. Arada gelen serin esinti bizi rahatlatıyordu. Heybelerin dibi delinmişti sanki, topluyoruz topluyoruz hâlâ eşeğin iki yanında içi boş gibi sallanıyordu.

Yorulduk iyice, mola vermeye karar verdik. Eşeği otlamaya bırakıp, azığımızı açtık, yeni yapılmış yufka ekmeğin içine peynir, nane ve yeşil soğan konularak yapılmış dürümlerimizi yemeye başladık. O kadar lezzetliydi ki anlatamam. Bizi gören cümle zenginler bize imrenir, havyar, o zor bulunan pahalı balık ve kuş etlerinde falan, bu lezzetin asla olamayacağını, dürümü yiyişimize bakıp, şahit olarak öğrenirlerdi. Öğrenemediler işte  yazık oldu.

Otlar da tezekler de çoğaldı. Gittiğimiz yer tüm hayvanların otlaması için mera olarak ayrılan arazide, daha çok ineklerin gittikleri yerlerdi. Nadasa bırakılan arazilerde de otluyorlardı hayvanlar.

Yol kenarından içeriye doğru epeyce yürümüştük. Otlar o kadar çoktu ki doğrulmuyorduk. Yoluyor, yoluyor, koltuğumuzun altına sıkıştırıyorduk. Bu kadar çok otlanmış bir yerde, heybemizi tıka basa doldurabilirdik. Belki tezek için biraz daha ilerilere gitmemiz gerekebilirdi.

Az sonra bir ses geldi, ağabeyim iyice kısılmış sesiyle sesleniyor:

- Bak bak

Doğruluyorum, fakat güneş ışığından kamaşan gözlerim hiçbir şeyi görmüyor.

-   Neye bakayım?

-   Pulluğa bak

-   Baktım ne var?

-   Pulluğun demirine sarılmış yılana bak

-   Allaaaaah, diye en kısık sesle, en yüksek çığlığı attım.

-   Abi ne yapacağız

-   Gözüne bak gözüne

-   .............

-   Kafasına bak.

-   .............

Korkudan ne gözüne ne kafasına bakacak halim yok. İkimiz de donmuş iki heykel gibi kalakaldık. Ne yapacaktık, hemen önümüzdeydi, en küçük bir hareketimizde, o kocaman vücudunu boynumuza dolayıp bizi boğarak veya ağzındaki çatallı diliyle olanca zehrini bize boşaltarak öldürebilirdi. Artık yılanı filan görmüyordum. Bizi hangi metotlarla öldürebileceğinin hayali gözlerimin önüne geliyor, gitmiyordu.

Az sonra ağabeyim fısıldadı;

-   Yavaşça geri doğru çekilelim.

-   ...........geri geri çekiliyoruz,

-   Eşeğin ipini yavaşça yerden al.

-   ..........gözüm yılanda elimle yeri yoklayarak ipi tutuyorum.

-   Dön, koş koş hızlı hızlı

Nefes nefese eşeğe binmeyi bile akıl edemeden çeşmeye kadar geldik. Kurumuş boğazlarımızı ıslattık, yüzümüzü, kollarımızı, ayaklarımızı yıkayıp, iyice serinledik. Sonra yorgunluktan  bitmiş bir şekilde evin yolunu tuttuk.

Annem karşıladı.

-   Ne oldu çocuklar erkencisiniz?

-   Anne bir tane yılan gördük.

-   Eeeeeee, diyerek bizi dinlemeye başladı

-   Bir tane pulluk vardı tarlanın ortasında

-   Ona sarılmış anne

-   Anne, bizi görünce tısladı

-   Gözlerini bir açtı, bir açtı kocaman

-   Ağzını ayırdı, ağzı da kocamandı

-   Kocaman dili vardı, salladı dilini bize doğru, tam sokacaktı , zor kurtulduk.

-   Kaçtık oradan, koşa koşa geldik.

Anlatımımız böylece bitmişti.

Akşama doğru amcam geldi. Annem ona sordu:

-   Ne yaptın, sürdün mü tarlayı?

-   Yarısına kadar sürdüm, sonra traktör arızalandı, pulluğa oraya bırakıp, traktörü tamirciye götürdüm, yarın geri alacağım, yarın bitiririm.

-   Pulluğu çalan olur sonra

-   Yok yok bir şey olmaz, kocaman bir yılan çıktı tarlada önüme, tekerin altında kaldı, öldü, onun ölüsünü pulluğa doladım iyice, kimse yaklaşamaz.

Bu anlatılanları ağabeyimle beraber dinledik. O da ben de birbirimize, biraz utanmış bir yüzle baktık. İçimden amcama kızıyordum.

-    Allah senin layığını versin, senin yüzünden tüm hikayemiz alt üst oldu. Üstelik bir de ölmüş yılandan korkan, korkak çocuklar olduk. Biraz fazlaya kaçmış abartmamız sebebiyle yalancı olmak da işin cabası. Halbuki asla yalan söylememiş, sadece olabilecekleri canlandırmıştık o kadar.

Siz de şaşırmayın.

Amcam yılanı öldürmeden önce oraya gitmiş olsaydık, bunlar olmayacak mıydı?

Elbette olacaktı.

Biz, olabilecek doğruları söyledik.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

VİDEOLAR


Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)
Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)
Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)
Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)

Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)
Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)
Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)
Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)

Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC’si (Ekim 2018)
Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC'si (Ekim 2018)
Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)
Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)

Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı 2013 (Aile İçi İletişimde Söz)
Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı 2013 (Aile İçi İletişimde Söz)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 2)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 2)

Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 1)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 1)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 2)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 2)

Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 1)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 1)
Dost Tv 2014 (Hz Fatıma, çocukları ve Kerbela)
Dost Tv 2014 (Hz Fatıma, çocukları ve Kerbela)

Dost Tv 2013 (Gençleri Kazanmanın Yolları)
Dost Tv 2013 (Gençleri Kazanmanın Yolları)
Dost TV 2013 (Çocuklarda Sorumluluk Duygusu)
Dost TV 2013 (Çocuklarda Sorumluluk Duygusu)

Dost TV 2009 (Aile İçi İletişim)
Dost TV 2009 (Aile İçi İletişim)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 2)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 2)

Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 1)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 1)
Sun TV 2007 (Kitap Okuma Alışkanlığı)
Sun TV 2007 (Kitap Okuma Alışkanlığı)

TV 5 Yüzleşme 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Yüzleşme 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Bir Tatlı Huzur 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Bir Tatlı Huzur 2006 (Ergenlik Dönemi)

Kon TV 2006 (Ailemiz)
Kon TV 2006 (Ailemiz)
Kon TV 2006 (Evlilik Öncesi)
Kon TV 2006 (Evlilik Öncesi)
Joomla templates by Joomlashine