Evliliğin 20 Çıkmazı

              “En iyi anlatım, anlatılanın en açık, kısa ve öz anlatımıdır.”

            “Dolaylı ve süründüren ifadeler, insanları keçiboynuzundan glikoz çıkarmaya zorluyor.”

            İnsanlığın önünde filozofların önerileriyle peygamberlerin önerileri insanı, aileyi, toplumu düzenlemeye aday olma açısından sık sık karşı karşıya gelmiştir. Düşünceler, sezgiler ve kıyaslara dayanarak kesbi görüşler ortaya koyan filozoflar, farklı ve yeni bir şey söylemeye çalışırken, kendisinden farklı söyleyen ve düşünenleri eleştirirler. Aynı şeyi söyleyenler de eleştirilir, çünkü onlar da düşünceye mesafe aldırmamışlardır.

Filozoflar, sözlerini hayatla göstermek/ispatlamak zarureti hissetmezler, hâlbuki söylenen ve yaşanan arasındaki fark ne kadar derin olursa, sözün etkileme gücü de o kadar azalır. Peygamberler ise vehbî olan kaynaktan hep aynı şeyi söylerler ve söylediklerini de örneklerler.

Uzun süredir dünyaya ve toplumumuza dayatılan Batılı dünya görüşünün temeli “Kadın yarım erkektir.” diyen ve insanları “Doğuştan köleler ve yönetici asiller” olarak ikiye ayıran dünyanın en büyük filozofu kabul edilen Aristo’nun eskimiş ve kabul edilemez fikirlerine dayanmaktadır. Bu temellere dayanan Batı Avrupa’nın ve kültürel yakınlığı bulunan diğer coğrafya mensuplarının, ülkemize, ıslam coğrafyasına ve kendi dışındaki tüm dünyaya dayattığı, Hıristiyanlıktan da ilham aldığı halde tamamen din dışı gibi durmaya çalışan ‘Batılı değerler’i, kendisini evrensel kılmaya çalışırken, toplumuzu ayakta tutan en önemli kurum olan aileye yönelmeyi de ihmal etmedi. Tüketimi kutsayan bu dünyanın, ‘demokrasi’den sonraki ikinci ve daha taze tanrısı olan ‘teknokrasi’ emperyalizmi ve sömürüsüyle dünyanın diğer ülkelerinden aşırdıklarından oluşturdukları yeni bir putlarıdır. Bu dünya görüşünün dünyaya dayattığı yeni slogan şöyledir:

“Tükettiğin kadar insansın, özgürsün, çağdaşsın, güçlüsün.”

Bu sözler insanlık için büyük bir tehdittir, bir avuç insanın aşırılıkları için, insanlığın genelinin ezilmesi, aç ve yoksul kalması anlamına gelir.

Bizim ölçülerimize göre ise, her aile komşusu olan aileleri düşünmekle, ilgilenmekle yükümlüdür. Bu anlamda her aile, özel olduğu kadar, toplumsal ve sosyal bir kurumdur aynı zamanda.

“Çok tüketmek uygarlaşmak değildir.”

“Alet ve edevatın değişmesi insanı uygarlaştırmaz.”

Eşek yerine arabaya veya uçağa biniyor olmak durumunda insan değil, eşya değişmiştir. Herkesin bildiği gibi teknolojik gelişmişlikle, yani her türden teknolojik imkândan ve konfordan faydalanmakla, insanın mutluluk ve huzuru arasında doğru bir orantı da bulunmamaktadır.

Dünyaya dayattıkları görüşleriyle ve özellikle Aristo’nun ilkel insanlık tasnifiyle, dünyayı talanlarını haklı gören/göstermeye çalışan Batılı dünya görüşüne İslam şu ölçüleriyle itiraz eder ve onların ölçülerini ayakları altına alır:

“Tüm insanlar Tek Allah’ın kullarıdır.

insanlık tarihi aileyle başlar.

insanların hepsi topraktan yaratılmadır.

Allah hiç kimseye, diğerine üstünlük taslayacağı bir şeyi doğuştan vermemiştir.

Allah, hiçbir renk, ırk, soy, sınıf, cins için pozitif ayrımcılık yapmamıştır.

Allah’ın yasaları ilk insandan beri hep aynıdır, değişmemiştir.

Tevhid, risalet, ahiret, ibadet konularını öğretmek ve ‘adalet’i tesis etmek üzere elçiler ve kitaplar göndermiştir.

Son Elçi, bütün elçileri onaylar/doğrular ve onların getirdiklerinin bozulmuş kısımlarının doğrusunu vahiy ile düzelterek ortaya koymuştur.

Allah katında tek din vardır o da islam’dır.”

Bunun farkına varan Goethe şöyle der:

“Çılgınlıktır herkesin her hususta

şahsi görüşleriyle övünmesi

Eğer İslam, teslim olmaksa Allah’a

Öyleyse hepimiz yaşayıp gitmekteyiz İslam’da.” (Faust)

Herhangi bir şekilde yaşayıp gitmekte olan insan neslini, diğer canlılardan ayıran dört belirgin ve önemli özelliği vardır:

1-) Öleceğini bilmesi

2-) İrade sahibi olması

3-) Yaşamına anlam arama çabası

4-) Bireysel ve toplumsal yalnızlık hissi

Bunlardan ‘yalnızlık hissi’nin en önemli merhemi, toplumsal hayatın temelini oluşturan ‘aile’ kurumudur. Aile kurumu, insanlık ile yaşıt olan tek kurum olması dolayısıyla da önemlidir. Bireyin, ‘Ben’ duygusundan, sorumluluklarının da bulunduğu yeni ve özel bir ‘Biz’ ortamına ve duygusuna geçişi, kurulan her yeni aile ile mümkün olur.

‘Ben’de biraz bencillik, ‘Biz’de biraz diğergamlık vardır. Bu sebeple, varlığının idrakine varan her ‘Ben’, ‘Biz’ içerisinde olgunluğa, doyuma, mutluluğa kolaylıkla ulaşabilir. Bu süreç dengeli olduğu sürece aileyi oluşturan hiçbir ‘Ben’, ‘Biz’ içerisinde yok olmakla yüz yüze gelmez, tersine kendi varlığının kemal basamaklarında her anlamda ilerlemeye devam eder, dengeli aile kurumu buna yardımcı olur.

Aile kurumunun önemi izah gerektirmez. Her toplumun bugününü ve yarınını belirleyen kurum olduğu gerçeği göz önüne getirildiğinde, elbette bu kurumun sağlamlığı için gereken her şeyin yapılması gerektiği ortadadır. Her şey için eğitimi gerekli gören insanlar, bu kurum için gereken doğru eğitimin verilmemesi sonucu ciddi sıkıntılar yaşamakta, çoğu zaman bir karış suda boğulmakta, bazen bir kaşık suda fırtınalar koparmaktadırlar.

Bunlardan aile ve eşler için çıkmaz sokak gibi görünen yirmi tanesi şunlardır:

1-) Geçmişte kalmak/yaşamak:

Evli insanların bazıları, bazen evlilik öncesi yaşadıklarında veya evliliğin ilk dönemlerinde kalabilmektedirler. Geçmiş iyi olduğu takdirde sürekli özleyerek hatırlamak, sığınmak ve yâd etmek şeklinde; eğer geçmiş kötü ise, zulmü görülen veya kendisi sebebiyle sorunlar yaşanan insan veya insanlar varsa hiç unutmayarak, zihninde hiç gündemden düşürmeyerek; ‘geçmişte kaldı’ diyerek yeni günleri ve yılları iyi-kötü tecrübelerin olumlu katkısı doğrultusunda şekillendirmeye çalışmayarak; dahası kendisine karşı hata yaptığını düşündüğü/sandığı insanlar sözlü veya fiili bir özür dilemede bulunmuş olsalar bile affetmeyerek, en azından geri planda bırakmaya yönelmeyerek, tüm geçmişi bugüne getirir ve bugünde geçmişi canlı tutabilirler. Bu tavır, ister özlem, ister nefret, ister korku olsun, uzun vadede asla sağlıklı değildir.

Mesela: Evliliklerin bir kısmında evliliğin hemen öncesinde veya evliliğin ilk yıllarında, ‘tecrübesizlik, yanlış telkinler, yanlış gelenek, bilgisizlik, evliliği anlamlandıramama’ gibi sebeplerle yanlışlar yapılabilmektedir. Ancak dikkat edildiğinde pek çok karı-kocanın bu dönemde ‘doğrudur’ diye yaptıklarını, ilerleyen dönemde ‘yanlıştır’ diye terk ettikleri görülmektedir. Dolayısıyla terk olunan yanlışları iyileşmiş yaralar gibi düşünmekte fayda var, deşeleyip durmaya gerek yoktur.


 

2-) Sülalesiyle evlenmiş gibi olmaya zorlamak:

Evlenen kız ve erkeklerden bazen biri bazen her ikisi de eşini sanki bir tek kişiyle/kendisiyle değil de tüm aile ve hatta sülalesiyle evlenmiş gibi yaşamaya zorlayabiliyorlar. Herkesin birbirinden beklentisi vardır, olabilir de, ama hiç kimse herkesin beklentilerinin tamamını veya bir kısmını istemese bile yerine getirmeye veya hiç kimse kendisini akrabaların beklentilerine göre yeniden şekillendirmeye mecbur edilemez.

Evlenen insanların elbette meşru çerçevede birbirlerini hoşnut etmek gibi bir gayeleri olmalıdır, ancak bu gayenin tüm sülaleye şamil kılınmasını istemek, neredeyse mümkün olmayacak bir şeydir. Bir tek insanın, hepsi birbirinden farklı bir sürü insanı, tam da onların istediği düzeyde hoşnut etmesi mümkün değildir.

İşte bu yanlışta ısrar edilmesi evliliği sıkıntıya sokar. Önce eşlerden her biri kendi adına bu yanlıştan vaz geçmelidir. Aynı zamanda evlenen gençlerin yakın çevresinden uygun olup olmadığı düşünülmeden bir sürü beklenti sahibi olan insanlar bundan vaz geçmelidirler. Ailevi ilişkilerde, sevgi ve saygı hâkim olmalı, eşlerden hiç biri, herhangi bir akraba için istemediği bir şeye zorlanmamalıdır.

3-) Bağışlamamak, öfkeli ve kindar olmak:

İnsan olarak herkes yanlış yapabilir. İyi, akıllı, bilinçli ve insan olduğu için kendisine de acıyan, kendisini de seven bir kişi, bile bile yanlış yapmaz. Bu nitelikli insanlar bir şey yapıp, onun yanlış olduğunu fark ettikleri anda, derhal kendilerini ve yanlışı düzeltme yoluna giderler. Bu anlamda her insanın hayatının merhalelere sahip olduğunu da görmek mümkündür. Doğru olan da zaten budur. Bir insan kendisini, kendi yanlışlarına mahkûm etmişse ve yanlışlarında ‘Ben buyum’ diyerek ayak diriyorsa, bu yanlıştır. Kendisini yanlışlara mahkûm edeni kim özgür kılabilir.

Karı-kocadan her birisi diğerinin de böyle bir yürüyüşü, değişimi olduğunu bilmelidir. Bu sebeple eşlerden hiç birisi, falanca tarihli, vaz geçtiği yanlışı sebebiyle, duyguların ‘katli vacip’ hükmü olan ‘asla bağışlamamak’ durumu ile yüz yüze bırakılmamalıdır.

Evlilik bağışlayıcı olmayı, karşılıklı olarak birbirine gerçekten acımayı, acıyarak(merhametle) davranmayı gerektirir. Eşlerden birsini boğup öldüren suyun diğeri için rahmet olacağını hiç kimse beklememelidir. Aile hayatı kin tutmamayı, sükûneti ve bağışlayıcılığı gerektirir. Ancak böyle bir evlilik iki taraf için de rahmet olur, şükrü gerektirir.

4-) Empati (duygudaşlık) yapmamak:

Tüm insani ilişkiler gibi evlilik hayatında da empati yapmaya çalışmak muhataplarımızı anlamada kolay ve hızlı bir yöntemdir. İnsanlar bunu yaparken, muhatabı söz konusu tavır ve davranışa iten etkenlerin ne olduğu üzerinde yoğunlaşmalıdırlar. Bu etkenler doğru belirlendiğinde, doğru bir değerlendirme yaparak doğru sonuca ulaşmak mümkün olur. Yoksa muhatabın içinde bulunduğu şartları düşünmeden, onun hissettiği, yaşadığı zorlukları görmezden gelerek;

‘O zaten sinirlidir/kaygısızdır/ilgisizdir.’ gibi bir tespit yapmak doğru olmayabilir.

Bıçağı doğru kullanmak keskin tarafını sebzeye çevirmek şeklinde olduğu gibi, empatiyi doğru yapmak da ilgiyi etkenlere yöneltmekle mümkündür.

5-) Sevgi, saygı ve merhameti öldürecek tavır ve davranışlarda bulunmak:

İnsana ait duygular yaratılırken ona verilmiştir, insan tüm bu duygularını, -düşünceleri ve eylemleri gibi- nasıl yönlendireceğinden ve kullanacağından sorumludur. Sorumlu olduğu bir konuda elbette irade sahibidir. ıradesiz sorumluluk, coğrafyasız ülkeye, gemisiz dümene benzer, anlamsız kalır. Her duygu gibi, ‘sevgi, saygı, acımak/merhamet’ denilen duyguların kullanımında da bireyin manevi alt yapısı gibi dış etkenler de yönlendiricidir. Aile bireyleri, ‘Beni çeksin, bana katlansın, sabretsin, zaten bunları yapmak zorundadır.’ beklentisi içinde olmaktan vaz geçmelidirler. Hiç kimse, birisini ‘çekmek, katlanmak’ için evlenmemektedir. Belki eski yıllarda gelenekler daha farklı olduğu, boşanmak çok ayıplandığı için, insanlar bu tavır içerisinde olabiliyorlardı, ancak günümüzde değişen düşüncelerin de etkisiyle kimse kendisini ömrünün sonuna kadar birisini çekmeye, birisine tahammül etmeye mecbur ve mahkûm görmüyor.

Aile içerisinde hâkim olması her yerden öncelikli olarak zaruret olan bu üç duygunun gelişmesinde, gelişememesinde veya ölmesinde/yok olmasında, her bireyin kendi duygu, düşünce, tavır ve davranışları gibi muhatapların davranışları da doğrudan ve güçlü bir şekilde etkilidir. Hiçbir şey çantada keklik ve ölümsüz değildir. Aile bireyleri tüm duyguların da ölümlü olduğunu düşünerek bunları öldüren değil, yaşatan ve geliştiren kişi olma çabasında olmalıdırlar. Buna dikkat etmeyen insanlar ise çölde serap görüp durmaktan yorgun düşerler. Hâlbuki akıllı insan, su bulunan yeri, dikip yetiştirdiği ağaçlar, çiçeklerle vaha haline getirme çabası içinde olmalıdır. Her güzel sonucun, güzelliği oranında emek istediği unutulmamalıdır.


 

6-) Eski töreyi yaşa(t)maya çalışmak:

Çok uzun değil, yirmi, otuz yıl önce ile kıyaslandığında dahi toplumsal hayatın ciddi oranda değiştiği görülür. Toplumsal hayatın yeni biçimi, bireyin görev ve sorumluluklarında da önemli ölçüde değişiklik ortaya çıkardı. Bu değişimin aile yapısını etkilemesi ise elbette kaçınılmaz bir sonuç olarak kendisini gösterdi. Toplumsal değişimin, ailedeki görev ve sorumluluklarda yaptığı değişimin bir sonucu olarak ortaya çıkan yeni durum, eşlerde de bazı alışkanlıkların ve göreneklerin değişimini zorunlu hale getirdi. Anadan, atadan görülmeyen, hatta kınanan bu değişimin kendini dayatması, doğru veya yanlış geleneği özleyerek, onu yeniden yaşatmaya çalışan insanların ortaya çıkmasına sebep oldu. Ailedeki herkes yeni duruma uyum sağlasa bile, karı-kocadan birinin bu duruma uyumu kabul etmemesi, yaşanan sorunların sebeplerindendir. Ailenin küçülmesiyle de artan işler ve sorumluluklar –bazen- iki eş arasında paylaşılma yoluna gidilmeyip, diğerine yıkılmaya çalışılıyor. Bu tavır başka pek çok soruna sebep olduğu gibi, eşlerden birinin ezilmesinin de sebebi olmaktadır.

Her şey kendi zamanında güzeldir. Baharda açması gereken çiçekler, kışın açsa donar, yazın açsa yanar. Elbette zamanın gerektirdiği bazı farklılıklar her nesil değişiminde bir kere daha ortaya çıkacaktır. Bunlardan doğru ve hatta gerekli olanlara ayak diremek, suyu tersine akıtma çabasıdır, gereksiz ve gayesiz bir yorgunluğun sebebi olur. Hâlbuki her enerji doğru yerde kullanılırsa, hakkı verilmiş, saygı gösterilmiş olur.

7-) Sorumluluklarını ihmal etmek, görev devri yapabileceğini sanmak:

Aile, küçük bir devlet gibi görülmelidir. Devletin kurumlarının iş bölümü, aile için de geçerlidir. Meselâ, devlet kurumlarından silahlı kuvvetlerin yönetime el atması nasıl büyük sorunların ana sebebi oluyorsa, aile bireylerinden birisinin de kendi üzerine düşeni kenara koyarak, üstüne vazife olmayanla uğraşması sorunlara sebep olur, yanlıştır. Yardımlaşmak elbette gerekir. Bir babanın ve annenin, çocuklarının eğitimini ihmal hakları yoktur. Baba ve annenin bu görevlerini diğerine devretme hakkı da yoktur. Çocukların eğitimi birlikte ve doğru yapılmak zorundadır. Anne tarafından ‘baba dayağına ve tehdidine’ havale edilen veya baba tarafından ‘ben çok çalışıp yoruluyorum, çocukları da anneleri eğitsin canım’ denilerek yapılmaya çalışılan sorumluluktan kurtulma çabası veya görev ihalesi doğru değildir.

Çocuklara karşı olduğu gibi, eşlerin birbirine karşı da sorumlulukları vardır. Bunların ihmali, ihmal edilen için kocaman bir boşluğun yaşanmasına sebep olur. Hayatın boşluk kabul etmediği, her boşluğun doğru veya yanlış bir şekilde dol(durul)acağı gerçeği gözden uzak tutulmamalıdır. Pek çok yanlışın sebebinin, yanlışı yapanların dışında birisi/birileri olduğu herkesin bildiği bir gerçektir. Bu gerçek aile kurumunda da sık sık doğrulanmaktadır. Pek çok insanın evli olduğu halde eşi yokmuş gibi yaşaması ve pek çok çocuğun ana-babası olduğu halde, aile eğitimi adlı çok önemsediğimiz eğitimi/insan olma eğitimini almadan yetişmesi bu yanlışın acı sonuçlarındandır.

8-) Değişmeyi denememek- Değiştirmeye çalışmak:

Düşünceleri noktasında her insan odak kabul edildiğinde, her insanın, kendisine göre diğerlerinin değişmesi gerektiğini gerekli gördüğü ortaya çıkar. Aynı düşüncenin herkeste belli oranda bulunduğu gerçeğini bilmek, insanı bu konuda daha dengeli tavra doğru çekebilir.

‘Akıllar pazara çıkmış, herkes kendi aklını almış.’ denir.

Dünyadaki en zor şeylerden birisi insanı değiştirmektir. Vaktiyle doğru ölçülerle donatılmamış bir insanla uğraşmak uzun süre ve yoğun emek ister. Bu durum, karı-koca arasında da aynı emeği fazlasıyla gerektirir. Bu emek verilmeden, hatta bazen verilse bile her zaman arzu edilen değişim gerçekleşmeye bilir ve arzu edilen sonuca ulaşılamayabilir. Yani bir insanda değiştirilmesine güç yetirilemeyen bazı yanlar bulunabileceği bilgisine sahip olmak insanı gereksiz çabalardan ve gerilimlerden alıkoyar. Bazı konularda her insanı ve eşlerin birbirini olduğu gibi kabullenme tavrı aileyi rahatlatabilir. Değişimin en güzeli ve örnekliğin en anlamlısı yaşayarak doğruyu göstermek ve gerektiğinde sözle anlatmaktır. Yaşanarak gösterilmeyen şeylerin yalnızca sözle anlatımı, suya yazı yazmak gibidir. Aile bireyleri değişime mutlaka kendilerinden başlayarak, gerekli değişim için çaba içinde olmalılar, değişemeyecek şeyler olduğunda da öylece kabullenmek veya o konudaki değişimi daha uzun zamana yaymak şeklinde bir yönelişte olmalıdırlar. Her insan her zaman şunu bilmelidir:

Hiç kimse, hiç kimseyi hiçbir zaman tam istediği gibi yapamaz.

9-) Basit şeyleri büyütmek:

Eşlerin kendi aralarındaki ilişkilerinde ve aile dışındaki bireylerle olan ilişkilerinde, üzerinde her zaman konuşulabilecek şeyler olacaktır. Her insanın her konudaki biricikliği, insanlar arasındaki farklılıkların en önemli sebebidir. Birisinin doğal ve doğru bulduğu bir şey, diğerine yanlış gelebileceği gibi, bazen aynı düşünceye sahip olunan bir konu hakkında, ayrıntı sayılabilecek şeylerdeki düşünce farklılığı bile sorunlara sebep olmaktadır.

Bakış açısı, bakılan şey kadar önemlidir.

Doğru bir açıdan bakılmadığında veya yalnızca tek açıdan bakıldığında pek çok şey yanlış veya eksik algılanıyor. Evlilik ilişkilerinde bunun bilincinde olmak, olay ve durumları daha doğru değerlendirmeye sebep olur. İnsanlar, eşlerinde ve diğer insanlarda hoşlanmadıkları durumlara büyüteçle bakmaktan garip bir haz alıyorlar, kendileriyle ilgili başkalarının hoşlanmadığı şeyleri ise küçülterek gösteren ne varsa, onlar gerisinden göstermeyi veya aktarmayı seviyorlar. Bu tavır bireyin hoşuna gitse ve onu rahatlatsa bile doğru değildir. Esasında gerçek anlamda yararlı olan, güzel değişimlere sebep olabilecek olan tavır bunun tam zıddı olan tavırdır.

İnsan başkalarına af ve hoş görü, kendi olumsuzluklarına tövbe ile yaklaşmayı yaşama kuralı haline getirmeye çalışmalıdır.


 

10-) Gereksiz şeyleri birinci derece yakınlarla paylaşmak:

Her evlilik ile birlikte yeni bir aile kurulur. Her aile aynı zamanda yeni bir kurumdur. Toplumdaki her aile/kurum gibi, yeni oluşturulan bu kurumun da gelişip kökleşmesi zaman alacaktır. Önceki aileden –mekân olarak- çoğu kere ayrılarak yeni bir mekânla başlayan bu birliktelik için de çoğu kere önceki aile geride bırakılarak, bu yeni birlikteliğin aile olmasında zorluklar yaşanmaktadır.

Yeni ailenin özel alanı diyebileceğimiz, iki eşin arasında kalması gereken bazı şeylerin, çok farklı sebeplerle birinci dereceden ‘anne, baba, abla, ağabey, kardeşler vs.’ gibi kimselerin avcuna yazılması yanlıştır. Ailenin özel bir kurum olduğu ve ancak geçimsizlik oluşup bunu çözemedikleri takdirde, yine ancak iki taraftan hakem olabilecek ehil büyüklere aile içi durumların anlatılması gereklidir, faydalı olur. Yoksa eşlerden biri, kendisiyle ilgili özel kalması gereken şeyleri, eşinin akrabaları ağzından duyduğunda, bunun güzel şeylere sebep olacağını kimse söyleyemez.

Bu yanlıştan dikkatlice kaçınılmalıdır.

11-) Eşini, ihtiyaçları ve hizmetleri için gerekli görmek:

Her insanın yaşadığı sürece maddi, manevi pek çok ihtiyacı olacaktır. İnsanlar tüm bu ihtiyaçlarını çevrelerindeki diğer insanlarla ortaklaşa olarak ve karşılıklı yardımlaşarak giderirler. Her insanın temel ihtiyaçları (barınma, beslenme, örtünme, üreme, güvenme, inanma) aynıdır, bunun üzerine ilave edilen talepler duruma, zamana, konuma göre farklılıklar gösterebilir. Ancak aynı ortama ve şartlara sahip olan insanların –ki eşler böyledir- taleplerinde aynılığa yakın bir benzeşiklik söz konusudur. Tüm bu ilave talepleri birisi için doğal görüp, diğeri için temel-zorunlu gereksinimleri yeterli görmek ve fazlasını istemesini haddi aşmışlık olarak görmek yanlıştır. Birlikte yürünecek hayat yolunda, eşlerden birisinin yürüyüşüne devam ederken, diğerinin yerinde saymak zorunda bırakılması, her zaman mekânsal olmasa da evlilikte anlamsal bir kopuşun sebebidir. Bu yanlışın sonucunda kadınlar, anneliğin getirdiği uzun süreli sorumluluklar sebebiyle uzun vadede daha bir mağdur görünmektedirler.

Kendisinden ve ihtiyaçlarından başka merkez tanımayan, evine girdiği anda, selam vermeden, hatır sormadan, eşinin gününün nasıl geçtiğini sorup üç beş söz etmeden ve birkaç güzel söz söylemeden,

“Yemek ne?”diyen erkekler,

“Kuru fasulye, yanında pilav ve salata” sözünü, Allah da biliyor ki:

“Zıkkımın peki, yanında kan ve irin” ahenginde duyacaklardır. Bu kadınların iç sesleri daha sonra şöyle söylenecektir:

“Kapıdan deve gibi selamsız sabahsız gir, bir hatırımı bile sorma, ne yaptım tüm gün umurunda olmasın, ben senin eşin miyim neyim farkında bile olma, acıktın yemek, susadın su… Tabi hizmetçin var burda senin…”

Bu fasıl bitmeden;

“Siyah pantolonumu yıkadın mı?”

“Beyaz gömleğimi ütüledin mi?”

şeklinde yeni sorular ve istekler de gelirken, bu iç sesin neler söyleyeceğini herkes hayal edebilir.

Yani özetle, eşinin, kendisinin ‘yemek, temizlik, üremek’ ihtiyaçlarını gidermek üzere yaratıldığına inanan erkeklerle yaşanan bir ortamda; ‘huzur, sükûn ve mutluluk’ var olabileceğini, böyle bir evliliğin insanın en önemli ihtiyacı olan sevgiyi verebileceğini düşünmek büyük bir yanılgıdır.

12-) İki kişilik yalnızlıklar oluşturmak:

Kendisiyle evlendi diye eşini tüm akraba, dost, arkadaş ve geçmişinden koparmaya çalışmak çok önemli bir yanlıştır. Köksüzlük, hayatı kaybetmek demektir, kökü olan gövdenin dalları ve meyvesi olur.

Bu yanlış yalnızca evlilik öncesine değil, evlilik sonrasına yönelik olarak da yapılmaktadır. Eşlerden herhangi biri, diğerinin kendisiyle yetinmesini, kendisi ve kendisinin uygun gördükleri dışında hiç kimseye ihtiyaç duymamasına istiyor ve bekleyebiliyor. Hâlbuki her insanın, akraba, dost, arkadaş vs.ye yani diğer insanlara ihtiyacı vardır. Sevmek, sevilmek, sayılmak da insan hayatı açısından, yemek-içmek gibi önemlidir.

Eşler birbirlerinin her şeyi olamazlar.

Bu arzu iki kişilik yalnızlara sebep olur.

Bu yanlış iki ağacın orman sayılabileceği düşüncesi gibi yanlıştır.

13-) Güven bunalımı yaşa(t)mak:

Her insan, her durumda eşine güvenmek ister. İyi ve kötü durumları birlikte göğüsleyebilen eşler aile olmuşlardır. Birlikteliklerinin mezara kadar ve oradan öteye uzanacağını düşünen ve bu düşünce ile evliliğine sarılan, evliliğini yönlendiren, eşine bu düşünce ile bakan insan güven ortamı oluşturabilir. Yoksa

“Şöyle şöyle olmazsa çıkar giderim.”

“Şöyle şöyle olmazsa/yapmazsa boşar yeni bir kadın alırım/ikinci bir kadın alırım.” diyerek başlanan ve bunun ifade edilip durulduğu ortamlar evliliğin gerektirdiği, eşlerin ve özellikle çocukların oksijen kadar ihtiyaçları olan güven ortamını sağlayamazlar. Bu durum, güvensizlik duygusu yaşayan eşi ve tabi çocukları da huzursuz ve sinirli kılar. Tabi ki bu durumun yansıması diğer eşe de olacak ve ortaya bir kısır döngü çıkacaktır. Bir yanlış tavrın ve sözün başlattığı ama bir türlü durdurulamayan bir kısır döngü…

Yanlışların ilk etkenini oluşturmamak önemlidir, çünkü her tavır kendi benzeri tavırların davetçisidir. Yalan yalanı, yanlış yanlışı davet eder. En son yanlışa bakarak değerlendirme yapmak yanlıştır ve bu yanlış da çok sık yapılan bir yanlıştır. Etken bilinmeden sonucu değerlendirmek hiç kimseyi doğru tanıya götürmez.

Eşlerden her biri diğerinin güvenini zedelemekten, sarsmaktan kaçınmalı ve yalnızca bu yanlışın bile, günün birinde aileyi çökertebileceğini unutmamalıdır.


 

14-) Biz/Aile olamamak:

Karı-kocadan oluşan çekirdek aile, bir mekânda olmak, bir sofrada yemek, bir yatakta yatmakla oluşturulabilecek bir kurum değildir. Pek çok şeyin paylaşımı ile oluştuğu gibi, zaman da ister. Evliliklerde ilk beş yıldan sonra boşanmanın azalması, çocuklu hatta çok çocuklu ailelerde boşanmanın çok az olması bu gerçeği doğrular.

Eşler zaman içinde birbirlerine benzemeye başlarlar. Ciddi bir zıtlık veya sürtüşme yoksa ortalama olarak yirmi yıldan itibaren pek çok konuda/neredeyse her konuda aynı veya yakın düşünmeye başlarlar. İşte bu ‘Ben’ olgusundan ‘Biz’ haline geçmektir ki ‘Ben’in varlığı yok edilmeden de gerçekleşmesi mümkündür.

Bu konuda dört hata yapılmaktadır:

a-) “Biz” olabilmenin kısa sürede gerçekleşeceğini beklemek

b-) “Biz” olmanın eşlerden birinin “Ben”inin hâkim olmasının sanılması

c-) Akrabalarla oluşan “Biz”in, karı-kocanın oluşturması gereken “Biz” yerine ikameye çalışılması

d-) “Biz”in, kavga ve sürtüşmeyle oluşturulmaya çalışılması

Bu dört yanlış yapılmadığı takdirde, iyi niyetle başlayan her evlilik zaman içerisinde “Biz” yani “aile” olmaya doğru ilerleyecektir.

15-) ‘Sana ne’ cümlesini evlilikte kullanmak:

İnsanların üstlerine vazife olmayan konularda en az kullandıkları cümle “Bana ne” cümlesidir. “Bana ne” cümlesinin tavır olarak gereksiz her şeye karşı kullanılması, insana ömründen epeyce zaman kazandıracağından ömrü bereketlendirir. Bu çok önemli bir kazançtır, çünkü ömür yenilenemeyen tek sermayedir. Ancak ‘Bana ne’yi kullanmayan insanların çoğu, diledikleri her şeyi yapma noktasında engel gibi gördükleri herkese karşı “Sana ne” cümlesini sık sık kullanırlar. Bu cümlenin kullanılma hakkı bulunmayan veya en az olan ilk ve en önemli yer aile bireyleri arasıdır. Bu ifade, ailedeki herkes birbirinin her şeyine burun sokar, anlamında anlaşılmamalıdır. Bu ifade, aile bireylerinden her biri diğeriyle aile bağı ile bağlı olduğu için, her biri diğeriyle ilgilenmelidir, anlamına gelir.

Özgürlükleri daraltmadan ve lüzumsuz müdahalelerden uzak durarak aile bireylerinin birbirlerine ilgisi gerekli ve faydalıdır. Bu sebeple “Sana ne” cümlesinin sonucunun aile kurumunda mümkün olabileceğini sanmak bir yanılgıdır. Dengeli ilişkiler bu cümleye gerek bırakmayabilirse de gerektiği yerde bile bu cümle ihtiyatlıca kullanılmalıdır. Çünkü aynı cümle, aynı anlamda, aynı eda ile ilk kullanana dönebilir. Bu da aile kurumunda çatlağa sebep olur.

16-) Eşine teşekkürsüz, Rabbine şükransız olmak:

Senelerce aynı hayatı paylaşıp, birbirinin pek çok sıkıntısını paylaştığı ve birbirine pek çok hizmeti ve hakkı geçtiği halde, eşine teşekkürde ve hayır duada bulunmamak da karı-kocanın sorunlarındandır. İnsanlar fedakârlıklarının ifadesini arzı ederler ve aile, fedakârlığın en çok yapıldığı ortamdır. Öyleyse bu ortamda teşekkür de çok kullanılmalıdır. İnsanlar nikahlandılar diye, anne-baba oldular diye, sürekli fedakarlığa zorlanamazlar, hele de hiç karşılığı yoksa, farkına bile varılmıyorsa, teşekkür bile edilmiyorsa…

Her insan, eşine, yaptıkları için teşekkür etmeli, kendisi ve çocukları uğruna vaz geçtikleri için teşekkür etmeli; kendisine kötü bir eş vermediği için de Rabbine şükretmelidir. Unutulmamalıdır, şükredilen her nimet bollaşır ve güzelleşir. Bu bilgi aile kurumunda kullanılmalıdır.

17-) Güler yüz, hoş tavır ve davranışları başkaları için kullanmak:

Bazı insanlar eş ve çocuklarına karşı yarı resmi ve soğuk durmayı, kendilerini saydırmanın yolu olarak görebiliyorlar. Bu tavır saygıyı oluşturmaz, ancak sevginin gelişmesine imkân vermeyen bir mesafe ve soğukluk oluşturur. Aynı insanların aile dışındaki kişilere karşı, güler yüz, tatlı dil, yumuşak tavır, hoş görü dolu yaklaşımları olduğunu görmek de mümkün oluyor. Bu yanlış, yanlış kodlanmanın, yanlış alt yapının sonucudur ve aile kurumunu ancak yağmurdan kaçanların sığındığı durak haline getirir.

Her insanın güler yüzü, tatlı dili, hoş görüsü önce aile bireyleri için olmalıdır. Diğer türlüsü pantolonun üstüne iç çamaşır giymek gibi, sıralamada çok abes görünen bir yanlışlıktır.

18-) Sevginin canlı olduğunu unutmak:

Sevgi tıpkı tohum gibidir. Her tohumun canlılığı için gereken ortama, zamana, bakıma gereksinimi vardır.

Eşler arası sevgide de durum aynıdır. Onlar arasındaki sevgi de tohum gibi yeşermeye başladığında gereken zaman, ortam, bakım verilirse gelişir, güzelleşir; bu yapılmazsa ölmeye mahkûm olur. İşte eşlerin pek çoğu bunu unutuyor. Nikâh cüzdanını sevgi çiçeğinin ölmemesinin garantisi gören her insan, bunun garanti olmadığını yaşayarak öğrenir. ılgisizlikten ve bakımsızlıktan sevgi çiçeklerini öldüren, ölmesini seyreden, diriltmek için üzerine düşeni yapmayan pek çok karı-koca, bu durumun evliliklerinin de bitkisel hayatta bulunduğu anlamına geldiğini unutmuş görünüyorlar. Böyle evlilikler ya bitkisel hayatta gibi devam eder veya ayrılıkla neticelenir. İkisi de acı sondur. Sevgiyi öldürmemek için gereken çaba evliliğin hakkıdır, yerine getirilmelidir.

19-) Sorunların çözümüne yönelmemek:

İki farklı insanın beraberliğinde hiç sorun olmayacağı beklentisine girmek yanlıştır. İnsanlar sorunlar karşısında şu tavırlardan birisine yönelirler.

* Sorun içinde yaşamaya devam ederler

* Sorunu doğal görür, yok sayar ve üstünü örterler

* Sorunun adını belirleyip çözmeye çalışırlar

* Sorunun üstüne benzinle gidip, yeni sorunlara kapı aralarlar.

Karı-koca yaşadıkları sorunlarda kendilerini kötü hissetmemeli, eşlerini suçlama, kötü görme, nefret etme gibi bir yanlışa yönelmemelidirler. Çünkü hayat her zaman sorunlarla beraber devam edecektir.

Doğru tavır, sorunun adını belirlemek, kendi aralarında konuşarak çözmeye çalışmak, ilgili kitaplardan, uzmanlardan yardım almaya çalışmaktır. Bu tavır aileyi yöneldiği mayınlı yoldan geri çevirecektir.

20-) Dua etmemek: 

            İnsanlar bekârlıklarında ve nişanlılıklarında eşleri ve evlilikleri için de dua ederler ki bu gereklidir. Her zaman ve her şey ile ilgili olarak dua eden, sıkıştığında dualarını uzattıkça uzatan insanlar, çoğu kere evlendikten sonra eşleri ve evlilikleri, huzur ve mutlulukları için dua etmeyi ve mevcut durum için şükretmeyi unutuyorlar. Dua; istemek, talep etmek demektir. Âlemlerin Rabbi ise insanoğluna, istediğinde vereceğini vaat etmiştir. İnsanlar her şeye güç yetirenden istemeyi unutuyorlarsa, sorun yaşadıklarında, herkesten önce her şeye çözüm getirene yönelmeyi gerekli görmemişlerse ve evli kişiler aile kurumunun altın anahtarını gönüllerin sahibinden almıyorlarsa, kimi suçlamalılar.

Her insan eşi, çocukları, kendisi, yakınları ve tüm kardeşleri için de duayı unutmamalıdır.

Selam ve dua ile

Ayten Durmuş