FITRATA DÖNÜŞ ZAMANLARI

Ayten DURMUŞ, Kur'anî Hayat Dergisi (Sayı 2018/59)

RABB'İM!

Kırığımı bağladın, yaramı yine sardın

Bin parçaya bölünmüş nerem varsa onardın

Bağrıma taşlar basıp ağlarken gizli gizli

Sevgili, sen de benim gönlümü mü okşardın

Fıtrat; yaratılış, karakter, tabiat, mizaç, huy anlamlarına gelmektedir. Terim olarak ise Allah Teâlâ'nın, yarattıklarını, kendisini bilip tanıyacak ve idrak edecek bir kabiliyet üzere yaratmasıdır.

İnsanın, fıtrî özelliklerini doğru şekilde geliştirmesi ve kullanması, onun yaratıldığı doğru fıtrat üzerinde olmasını sağlar. Bunları yanlış kullanması ise kişinin kendi fıtratını bozması anlamına gelir. Bu durumdaki insan, farklı sebeplerle bazen ‘kendini kaybetmek’ denilebilecek durumları yaşar. Buna ‘insanın üzerinde yaratıldığı fıtrata yabancılaşması’ da denilebilir.

Fıtratına yabancılaşmış bir insanın kendisini gerçek fıtratına döndürmesi, esasında ‘gerçek kendini’ veya ‘kendi gerçeğini bulması’dır. Bu durum onun özellik, nitelik ve yeteneklerini doğru kullanmaya başlaması demektir. Esasında bu anlamdaki dönüşe Kuran ‘tövbe’ der. Bu, kişinin tahrife uğramış eski kendinden, olması gereken aslî kendine dönüşüdür.  

İnsanın fıtratına yabancılaşmasına sebep olan bazı durumlar ve dönüş imkânları

* Haramları rahatsız olmadan yapmak, fıtrata yabancılaşmaya sebep olan en önemli husustur. Haramların yapılmasında ve yaygınlaştırılmasında, şeytanın dostları olan insan şeytanları etkilidir. Bizler böyle kişilere karşı: ‘Ey inananlar, (insan) şeytan(ların)ın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, şüphesiz o, fuhşu ve kötülüğü emreder.’(Nur 24/21); ‘Sen onlardan güzel bir hicretle hicret et.’ (Müzzemmil 73/10) denilerek uyarılır ve ‘Keşke falancayı dost edinmeseydim.’(Furkan 25/28) diyebileceğimiz bir gün gelmeden önce, hangi izler üzerinde yürüdüğümüze dikkat etmeye çağırılırız. Sorunlu eylemleri rahatlıkla yapan kişilerden uzaklaşmak, önemli bir korunma yoludur. Çünkü insan, yanlışı rahatsız olmadan yapanların varlığı ve çokluğundan etkilenebilir. Kötülüğün yapıldığı mekânlara giden yollar da vardır. O yola düşen, oraya varır, bu da korkunç sonun başlangıcı olur. Hayat yolu yanlışa düşenin, düzelmek ve arınmak için kullanması gereken üç merhalesi vardır:

1. Yanlış eylemlerden uzak durmak

2. Harama alışmış kişilerden uzak durmak

3. Haramların işlendiği yerlerden uzak durmak

Yine de insanın günah işlemeyen bir varlık olması mümkün değildir. Ancak, kişinin işlediği günahlar karşısındaki tavrı, onun yol haritasını oluşturur. Ya bu yolda düşe kalka yürümeyi öğrenecek ya da düştüğü bir yerde kalacaktır. Yenmesi yasaklanmış meyveyi yeme gibi bir yanlışa düşen Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın durumu buna örnektir.  Onlar, düşe kalka da olsa yürümeyi öğrendiler ve bize de öğrettiler. Her kim ki günah ve haram olan şeyleri işler sonra aklı başına gelir, tıpkı o ikisi gibi: ‘Ey Rabbimiz! Kendimize yazık ettik. Şayet sen kusurumuzu örtüp, bize merhamet etmezsen, en büyük hüsrana uğrayanlardan oluruz.’(Araf 7/23) diyerek durumlarını düzeltirlerse bu gerçek bir kurtuluş ve fıtrata dönüş olur. Defalar kere anlatılan bu kıssa, esasında bize şunu da öğretmektedir: Ey atalarının yollarını kutsayıp ‘Atalarımızı böyle yaparken bulduk, Allah da bunu bize emretti.’(Şuara 26/74) diyerek yanlışlarını savunanlar! Unutmayın, ilk atanız Âdem yanılmıştı, sonrakiler de yanılabilir.

 *İnsanların anne-baba olduklarında, evlatlarıyla ilgili istekleri vardır. Bu isteklerin bazısı anlamlı bazısı anlamsız olabilir. Anne-babalar, çocuklarını yetiştirirken en azından ‘İyi bir insan/Müslüman olsun, iyi bir mesleği olsun, iyi bir eşi olsun.’gibi hususlarda daha nettirler. Anne-babalar, evlatları için her şeyin iyisini isterler ancak bazen farklı sebeplerle inanç, şahsiyet, iş, eş vs. gibi konularda çocuklar beklentilere göre daha farklı olabilirler. Belki onların kendi hayatlarıyla ilgili aldıkları kararların çoğu doğru da olmayabilir. Ancak hayatlarıyla ilgili son karar kendilerine ait olduğu için anne-babanın yapacak bir şeyi olmaz. En fazla onların yanlış kararları karşısında, çaresizlik ve gözyaşlarıyla gönülleri yanabilir. Tıpkı oğluna: ‘Yavrucuğum, sen de bizimle beraber gemiye bin.’ (Hud 11/42) diye yalvarırken, ‘Bir dağa sığınacağım.’(Hud 11/43) diyen oğlunu dalgaların kaptığına gören Nuh gibi… Ömürlük fiili duası olan oğluna, son olarak davetini bir daha tekrar etti fakat heyhat! O, meğer salih olmayan bir amelmiş. Uyarıldı: ‘Hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! ‘(Hud 11/46). Yürek yangınlarını gözyaşlarıyla teskin eden Nuh orada, herhangi bir şeyi ne olursa olsun isteyemeyeceğini, bir peygamber bile olsa ömürlük dualarının bile kabul olamayabileceğini öğrendi. Tıpkı amcasına ettiği dualara karşılık olarak:‘Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin.’(Kasas 28/56) hitabına mazhar olan Son Elçi Muhammed as gibi. Öğrendiklerini öğrettiler. Onların yaşadıklarından, imanın sevgi ve veraset ile geçmediğini, herkesin -biiznillah- bireysel istek, yöneliş ve eylemleri ile mümin olmasının mümkün olduğunu, yakınların ve ataların iman ve eylemde büyüklüğünün, akrabalar ve evlatlar için bir faydaya sebep olmadığını öğrendi insanlık. Yani her kişi kendi hayat yolunda, kendi eylemleriyle yürüyecektir. İşte yolların ayrılış noktasının görüldüğü böyle durumlarda gösterilmesi gereken teslimiyet, tam anlamıyla bir fıtrata dönüş zamanıdır. Sadece teslimiyet…

* İnsan hayatında, öfkenin insana galebe çaldığı anlar vardır. O anlarda kişi, sakinken yapmayı aklından geçirse Allah’a sığınacağı şeyleri sanki en doğru şeylermiş gibi rahatlıkla yapabilir. Yaparken en küçük bir tereddüt geçirmediği gibi, eyleminden bir süre sonra da geri dönüşün imkânsızlığı sebebiyle durumunu ve eylemini değerlendirmeye yanaşmaz. Ne zaman eyleminin sonuçları, kendisine de dokunmaya başlar, işte o zaman aklı üstüne gelir fakat heyhat! Yaptıklarında o kadar ileri gitmiştir ki geri dönüş yolu görünmemektedir. İşte tam o anda kişi, balığın karnında hapsolmuş Hz. Yunus as gibi, çaresizlik zincirinin kuvvetini hiç düşünmeden, Rabbinin hoş görmediği bir eylemi yapmanın derin ve samimi acısıyla ‘Ben zalimlerden oldum.’(Enbiya 21/87) diyerek Rabbine yönelirse yaşadığı o çıkmaz onun için tam anlamıyla bir fıtrata dönüş zamanı olur. Çünkü her yanlıştan doğruya dönmek, aynı zamanda fıtrata dönmek demektir.

* Dertleşmek, danışmak, içini boşaltmak, insanın başkalarıyla konuşmasını zaruri kılan hususlardandır. Ancak çok sık olarak bu ihtiyaç, pek çok kişinin kendi aklındakileri ya da istediklerini karşı tarafa söyletme ve onaylatma gayeli olarak kullanılır. Bunun için halkımız: ‘Gelini dinle, vur kaynanaya; kaynanayı dinle, vur geline.’der, tek taraflı dinlemenin kişiyi nasıl etkilediğini ve nasıl adaletsiz kıldığını ortaya koymak için. Bu kusurumuza ‘İki kişi arasında karar vereceğin zaman, birincisini dinlediğin gibi diğerini de dinleyinceye kadar karar verme.’(Tirmizî, Ahkâm 5) buyruğuyla bir ölçü getirilmiştir. Fakat bu ölçü, ailevi ve sosyal hayatta yakınlık ve samimiyet sebebiyle pek uygulanmamakta, herkes biraz tarafgir olmaktadır. Bazen herkes, iki davalı karşısındaki Hz. Davud as gibi yalnızca bir tarafı dinleyerek hemen onun anlatımına göre:‘O sana haksızlıkta bulunmuştur.’(Sad, 38/24) diyebilmektedir. Böyle davranan herkes bilmelidir ki iki tarafı ilgilendiren bir konuda, tek tarafı dinleyerek verilen kararlar yanlıştır, eksiktir. Çünkü iki tarafı da dinlemeden karar veren, doğru karar verse bile doğru davranmamıştır. Her kim bunu yapmışsa hemen Hz. Davud as gibi davranarak yanlışını düzeltmelidir: ‘Davut, bizim kendisini sınadığımızı anlayarak hemen Rabbinden bağışlanma diledi, secdeye kapandı ve tövbe ederek O'na yöneldi.’(Sa’d, 38/24) şeklinde anlatılan durumda, tek tarafı dinleyerek karar vermekten ve tarafgir olmaktan vazgeçme durumu söz konusudur. İşte her durumda, tarafgirlikten şiddetle sakınıp âdil olmaya çabalayan herkes, gerçek bir fıtrata dönüş süreci yaşar.

* Her insan, iradesinin yanında, aile ve toplumunun da ortak değerlerinin eseridir. Esasında bu değerlerin her biri, kişinin şahsiyet binasında bir tuğla görevi görmelidir. Aynı zamanda bu değerler, kişinin üstüne basarak yükseldiği basamaklar olmalıdır. Fakat bazen bu değerler uğradığı yozlaşma sonucunda, kişinin kalbini yaralayan, basiretini parçalayan taşlar haline gelir. Mevcut basamaklar kişiyi olduğu yerden yukarılara çıkaran değil; bodruma, yeraltına, dehlizlere indiren merdivenler haline gelir. Kişi, tüm bunlara teslim olursa kendisini kaybedecektir. Seçenek de çok değildir esasında. Ya kalarak duruma teslim olacak ya giderek özgürleşecektir. İşte böyle durumlarda Hz. İbrahim as ya da Hz Lut as gibi: ‘…Ben Rabbime hicret edeceğim.’(Ankebut 29/26) diyerek; ‘Allah’ın yeryüzü geniş değil miydi?’ (Nisa 4/97) sorusunu unutmadan, kendisini bir zemine mahkûm hissetmeyip orayı/o yozlaşmış değerleri, -Allah için- terk etmeye yönelmek, gerçek bir fıtrata dönüş zamanıdır.  

* İnsanoğlunun tüm eylemleri ‘hayatta kalmak ve güçlü olmak’ gibi iki ana başlık altında sınıflandırılabilir. Güçlü olmak; kişinin izzet ve şerefinin korunması ve doğru bildiklerini, üzerinde baskı olmadan yaşamasını mümkün kıldığı gibi, doğru bilinenlerin yaygınlaştırılması konusunda da gerekli ve etkilidir. Güçlü olmayı sağlayan sebepler vardır: Beden gücü yanında üstün akıl, yüksek zekâ, yöneticilik kabiliyeti, doğru ilim, üstün yetenek, güzel konuşma, zenginlik, yüksek makam/yöneticilik vs. Kişi bunların ne kadarına sahip olursa gücü de o oranda artacaktır. Bunların kullanılması ancak kişinin irade ve değerleri doğrultusunda anlamlı olacak ya da olmayacaktır. Tüm bunlar bazen kişide ‘güç zehirlenmesi’ denilen kendinden başka kimsenin görüşlerini önemsemeyen, şûrayı/ortak aklı ihmal eden bir yönelişe sebep olabilir. Böyle bir durumu yaşayan kişinin kendine gelmesi için çok vesileler vardır. Mesela nezle gibi basit bir hastalığın kişiyi dermansız bırakıp yataklara düşürmesi bile yeter esasında kendi zayıflığının farkına varması için, çünkü gerçekte ‘İnsan zayıf yaratılmıştır.’ (Nisa 4/28). Böyle bir durumu yaşayan kişi aklını başına toplayarak tıpkı güç ve kuvvetin çağındaki zirvesi Hz. Süleyman as gibi ‘…onu tahtına bir ceset halinde bıraktık.’(Sad 38/34) şeklinde tanımlanan durumu yaşadığında, yine onun gibi: ‘Rabbim, beni bağışla.’(Sad 38/35) diyerek kendine gelmeli, düzelmelidir. İşte bu durumlarda bulunanların güç zehirlenmesinden tövbe ederek kendilerine gelmeleri, gerçek bir fıtrata dönüştür.

* İnsanların hayalini kurdukları şeyler vardır. Bazen öyle olur ki binlerce insan, bir durumun hayalini kurar ve o durum, birine adeta altın tepsi üstünde sunulur. Sunulan şey, susuzluktan ölmek üzere olana sunulmuş bir kâse bal şerbeti gibidir sanki. Seraplar görebilir kişi, böyle bir anda arzuladığına bu kadar yakın olmanın heyecanıyla. Bazen de hiç istemeden bazılarına sunulur bazı şeyler. Fakat sunulan tüm bu şeylerin çoğunun yanında bir çimdik de zehir bulunur. İnsanlardan kimi görebilir bu zehri, kimi göremez. Kimi anlar bu zehrin cirmi küçük olsa da etkisinin kalbin tüm gücünü yok edebileceğini, kimi anlamaz. İşte böyle anlarda, edep ve iffet gömleğine sımsıkı sarınıp bir kenarında zehir olan ne varsa hepsinden ‘yeter ki gömleğim önden yırtılmasın’ (Yusuf 12/28) diyerek Yusuf as gibi işlenmesi muhtemel haramlardan kaçmak, tam anlamıyla bir fıtrata dönüş zamanıdır.

* Bazen insanlar, kendilerinden ya da başkalarından kaynaklanan sebeplerle çok kötü hayatlar yaşayabilirler. Kendilerini, batabilecekleri her çamura batırabilirler. Kimileri, bulundukları yerde, elleriyle oluşturdukları bataklıklara gömülürler günden güne. Öyle bir cenderenin içinde hissedeler ki kendilerini, sanki bileği yalayan ciğerci kedisi gibi bir süre sonra eğeye akan kendi kanını yalamaya başlar da bunun farkında olmaz. Esasında bunlar, kendi katilleri olurlar ancak bunun da farkına varamazlar. Mecbur hissederler yapmakta olduklarına kendilerini, yaptıklarından ve yaşadıklarından dönüş yolu olduğunu asla düşünemezler. Keşke böyle olanların her birine: ‘Ey hadleri aşıp kendilerini israf eden kullarım! Allah'ın rahmetinden asla umut kesmeyin! Allah bütün günahları affedebilir. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.’(Zümer 39/53) müjdesini vermek mümkün olabilseydi. Bu müjde, dünyadaki en kötü kişiye bile ‘Senin için de bir çıkış yolu var.’demektir. Züleyha da kendi bataklığını oluşturanlardan biriydi. Yıllarca bir yanlışın içinde çırpındı durdu. Yaşı ilerledikçe bazı şeylerin ve belki dünyadan gidici oluşunun farkına varmış olmalı; çünkü ağaran her tel, fersizleşen gözler, dermansızlaşan dizler, esasında ‘Gitmektesin!’ yani ‘Her canlı ölümü tatmaktadır.’(Ankebut 29/57) demekteydi. Ne yaşanmış olursa olsun, her insan ölmeden önce hayatı ve yaptıklarını doğru değerlendirip tıpkı Hz. Züleyha gibi hayatın gayesini anladığında: ‘Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir’(Yusuf 12/53) diyerek her yanlıştan dönüşü mümkün görmelidir. Züleyha’nın fıtratına dönüş sürecindeki tövbesi, böyle bir tövbedir. Bu durum, ‘Ancak Müslümanlar olarak ölün.’(Bakara 2/132; Âl-i İmran 3/102) gerçeğini anlamaktır. Hayatına bir film seyreder gibi baktıktan sonra mevcut hayat yolculuğunun kendisini götüreceği yeri tahmin ederek en iyi yere gidebilmek için gerekenlerin yapıldığı anlar tam anlamıyla fıtrata dönüş zamanlarıdır.

* İnsan hayatını anlatmak için ‘yol’ teşbihi kullanılır hep. Esasında çok da uygundur bu teşbih. Yolların eğrisi var, doğrusu var; genişi var, darı var; taşlısı-çukurlusu var, düzgünü var; yani çeşit çeşittir yollar. Yollarda hangi özellikler varsa yoldaşlarda da aynı özellikler vardır. Bu yüzden bazen insanlar; eğri, dar, taşlı, çukurlu yollara benzeyen kişilerle yaşamaktan yorulur, tükenir, karşılarında çaresiz ve güçsüz kalırlar. Ne yapsalar bir işe yaramadığını görürler. Her çabası kayalıklara tohum saçmak gibidir. İşte böyle durumdaki bir kişi, tıpkı Hz. Musa as gibi: ‘…Artık bizimle bu yoldan çıkmış milletin arasını ayır.' (Maide 5/25) veya Hz. Asiye as gibi: ‘Rabbim bana kendi katında, cennette bir ev yap; beni Firavun'dan ve onun yaptıklarından kurtar ve beni o zalimler topluluğundan da kurtar." (Tahrim 66/11) diyebilirse eğer onun bu bilinçle ettiği dualar tam anlamıyla fıtrata dönüşü başlatan bir sürece sebep olur.

* İnsanın çaresiz kaldığı anlar vardır. Başkalarının gücüne ve kendi güçsüzlüğüne bakarak daralır, zorlanır. Zorlandığı yerlerde kendisine arka kale olacak güç, kuvvet, kudret sahibi, sözü her yere geçecek kişiler ister. Olmadığında ya da başkaları için olsa bile kendisi için olmadığında üzülür. Böyle bir güce yaslanabilse sevinecek ve rahatlayacaktır. Ama yoktur onun için böyle bir güç. İster, arar, bulamayınca üzülür. Dünya üzerindeki binlerce insan benzeri durumları yüzyıllardır yaşamaktadır. Güçlüler, güçsüzler, bilgeler cahiller, iyiler, kötüler hep vardı hep de olacak. Hayatının zor bir durumunda insan, başka insanlardan yardım umabilir ve tıpkı erkek misafirlerini isteyen sapkınlar karşısında ‘Keşke size karşı koyacak bir gücüm ya da sırtımı yaslayacağım sağlam bir dayanak olsaydı!’(Hud 11/80) diye çırpınan Hz. Lut as gibi ne yapacağını bilemez hale gelebilir. İşte böyle üzüntüler ortasında kişi doğru davranmaktan vazgeçmez, arkası kalesi olmasa da doğruları için yaptığı mücadelesine devam ederken olur olanlar. Esasında bilenler için tek gerçek kurtuluş, hak ve hakikat üzere yaşamaktır zaten. En zor durumlarda dahi güçlü birilerini aramayı bırakarak hak ve hakikat için üstüne düşeni yapmaya yönelmek, kişinin fıtratına dönüş zamanıdır.

* İnsan, yalnız kendine iyi olmaktan öteye geçerek hayatını salih amellerle doldurmaya başladığında, bu durum o kişiyi çevresindeki her şeyle ilgilenmeye sevk eder. Bu durumla beraber o kişinin aleyhinde sözler ve kişiler de ortaya çıkar. Çünkü onun yaptıklarına, onun gibi olmayanlar, dünyada hep yaşayacağını sananlar, Allah’ın her güzel eylemin karşılığını en güzel şekilde vereceği hususunda kalbi mutmain olmayanlar bir anlam veremezler. ‘Kendileri daha iyi ve akıllı iken buna ne oluyor ki onların yapmadıklarını bu yapıyor?’diye düşünür ve kendilerine hiçbir zararı olmayan durumlar için bile öfkelenirler. İşte bu öfke onların dil kılıcını çekip kınına sokmamalarına sebep olur. Onların bu marazlarından salih eylemlerde bulunmaya çalışan her kişi nasiplenir. Hiçbir şey diyemezlerse dillerine dolar ve kınar dururlar. Bunlar karşısındaki kişi, yaptıklarının doğru olduğunu gerçekten bilip buna inandıktan sonra, kınanmasına rağmen doğru bulduklarını yapmaya devam ederse işte o zaman o: ‘(Onlar) Allah uğrunda mücahede eder, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar.’(Maide 5/54) ayetinin gölgesi altında, gerçek bir fıtrata dönüş halini yaşar.

* İnsanın konumuna ve seviyesine göre olması mümkün olmayan şeyler vardır. Çünkü insan, yetenekleri ve nitelikleri yanında, içinde bulunduğu şartlar ve coğrafyanın da etkisi altındadır. Hayatı ve tüm eylemleri, bunlardan da etkilenir. İnsan bazen, kendisinden kaynaklanan ve etrafını kuşatan tüm bu şartlar sebebiyle olması mümkün olmayan şeyler isteyebilir. Bazen bu imkânsızlık sadece kendinden kaynaklanmadığı için esasında istediğinin olmaması doğaldır. Bu durum onu çaresizliğe ve mutsuzluğa sevk ederse kişi kendisine zulmetmiş olur. Ancak insan, tıpkı Hz. Musa as gibi:‘Rabbim, bana kendini göster de sana bakayım.’(Araf 7/143) diyerek olmayacak bir şey istediğini anladıktan sonra yine onun gibi: ‘Sana tövbe ediyorum.’(Araf 7/143) diyerek yanlışından döner ve doğru şeyler için dua etmeye başlarsa fıtratına dönüş sürecine girmiş olur.

* İnsanlar zengin ve güçlü olabilirler; mülk Allah’ındır, verdikçe verebilir. Fakat an olur, aldıkça da alabilir. Kendisini zenginliğiyle eşitlemeyen kişi, yoksullaşınca yok olmaz. Anlamıştır ki yaşadıkça hayatın da gecesi ve gündüzü olacaktır. Karşılaştığı her yeni durumun, yeni bir sınanma dönemi ve geçici olduğunu bilir. Bu yüzden zorlandığı dönemlerde sükûnetini kaybetmez. Zenginliğini kalıcı sanan ise mal ve imkânlarını kaybedince gerçek bir şok yaşar. Varlıktan sonra yokluğu yaşayan kişiler, varlıklarının kaybına nelerin sebep olduğunu doğru tespit edebilir ve anlarlarsa, işte her şeylerini kaybettikleri o anda, Kitabımızda iflasları ve iki ayrı şekilde yaşanan sonları anlatılan Bahçe sahipleri gibi olmaları mukadderdir. Bahçe sahibi olan zengin topluluk her şeylerini kaybettiklerini görünce: ‘Rabbimiz Seni tespih eder, yüceltiriz; gerçekten bizler zalim imişiz. /Yazıklar olsun bize, gerçekten bizler azgınmışız" dediler." (Kalem 68/29, 31, 32) dediler. Bahçe sahibi olan ve arkadaşına karşı böbürlenen bir diğer kişi ise: ‘Keşke Rabbime kimseyi ortak koşmasaydım.’diyerek pişman olmuş ancak onun son durumu: ‘O, yardım alan olmadı.’(Kehf 18/42,43) denilerek ifade edilmiştir. Allah’a yani vahye karşı kibir, korkunç bir hastalıktır. Bu kibir kulesine, lanetli bir rehber eşliğinde enesini okşayarak çıkan paranoyakları tedavi edecek bir ilaç henüz icat edilmedi. Çünkü icat ettiği hastalığından hoşnut hastalık hastasının tedavisi mümkün değildir. Ancak insan, gerçek bir pişmanlık yaşadığı her durumda ‘Rabbimiz, onun yerine hayırlısını verir.’(Kalem 68/33) diyerek her bitişin aynı zamanda yeni bir başlangıç olduğunu idrak ederse işte bu bilinçle yaptığı doğru başlangıçlar, gerçek bir fıtrata dönüş zamanı olur.

* Dünya üzerindeki önemli önemsiz her sorunun temelinde bir sebeple ortaya çıkmış kıskançlık vardır. Kıskançlık kontrol altına alınmadığı zaman kişiyi fıtratına yabancılaştırır. Böyle kişiler, başkalarında bulunan hiçbir güzel özelliğe ve üstün vasfa tahammül edemezler. İsterler ki kendileri her zaman en iyi, en üstün, en özel olsunlar. Kıskançlık en yoğun şekilde aile bireyleri arasında yaşanır. Bu sorunda elbette anne-babanın yaptığı yanlışların da payı vardır. Aile hem adaletin hem de hediye-hibe gibi hususlarda eşitliğin sağlanması gereken yerlerin başında gelir. Karı-koca arası da kıskançlığın yoğun yaşandığı yerlerden biridir. Bu hastalığın aile içi örnekleri anlatılır kitabımızda. Kabil, Habil’in Allah katında beğenilen bir kul olmasına öfkelenmiş, onu yok etme kararı almış ve uygulamıştır. Yusuf’un ağabeyleri, babalarının Yusuf’a olan sevgisini kıskanmış, babalarını hatalı bulmuş fakat faturayı daha bir çocuk olan Yusuf’a kesmişlerdir, babalarının tüm ilgi ve sevgisi kendilerine kalsın diye. Sevgili Peygamberimizin iki eşi kıskançlıkla bazı şeyler yapmışlar ve uyarılmışlardır.(Tahrim 66/4,5). Bunların hepsinde, daha çok ilgi ve sevgiye duyulan ihtiyaçtan ziyade, başkalarına duyulan sevgiyi kıskanma vardır. Sevginin somut bir ölçüsü var mıdır? Gönül hâsılatı olduğundan (İbrahim 14/43) ve hatta yaratıldığından (Rum 30/21) somut bir ölçüsü yoktur. Belki tek ilgi, fedakârlık ve zaman ayırma olarak görülebilir. Kabil, Yusuf’un ağabeyleri ve annelerimiz… Hepsi yaşadıkları olaylardan sonra bir pişmanlık duydular fakat hissettikleri pişmanlık hepsinin yaptığı yanlıştan dönüşüne imkân vermedi. Mesela Kabil pişman oldu (Maide 5/27-31) fakat öldürdüğü kardeşini geri getiremedi. Yusuf’un ağabeyleri de bazı gerçekleri anlasalar bile Yusuf’un ailesinden ayrı yıllarını getir döndüremediler. (Yusuf 12/91,97). Ne zaman ki insanlar, kıskançlık duygusuyla harekete geçerlerse kesinlikle yanlışlar yapacaklardır. İşte böyle zamanlarda, bu duygusu kontrolde tutarak kişinin kendisini yanlışlardan alıkoyması gerçek fıtratına dönüş zamanıdır.

İnsan, ‘çok cahil’ (Ahzab 33/72) oluşu sebebiyle sık sık doğru davranışın ne olduğunu ve neden yaşadığını unutarak fıtrî sapmalar yaşar. Kitabımız Kuran’ı söz edilen her insan örnekliğinde anlamaya çalıştığımızda, anlatılan her kıssa, verilen her örnek, gösterilen her durumla Rabbimizin fıtrata dönüşün yol ve yöntemlerini bize gösterdiğini fark ederiz. Bir tarafta Karun’a hayran olanları (Kasas 28/76-82) okuyup, diğer tarafta da Tebük Savaşı’ndan geri kalanların (Tevbe 9/102-118) pişmanlık acılarını satırlarda hissederken, esasında her kişinin yerinde olabileceğimizi de öğrenmiş oluruz. Anlatılan tüm bu örneklere bakarak hayat yolculuğumuzun neresinde fıtrattan sapmalar olduğunu belirleyebilir ve sonrasında her birimiz şu birkaç seçenekle yüz yüze kalırız:

- Fıtrî sapma örneklerinde anlatılanları okur, hiç üstümüze alınmayabiliriz.

- Fıtrî sapma örneklerinde anlatılanları okur, anlar fakat gereğini yapmak istemeyebiliriz.

- Fıtrî sapma örneklerinde anlatılanları okur ve gerekli eylemi belirsiz bir zamana erteleyebiliriz.

-Fıtrî sapma örneklerini okur, kendimizde bulunanları fark eder ve fıtrata dönüş sürecine girebiliriz. Ne mutlu böyle olanlara…

Çünkü ‘İşte en büyük zafer budur.’ (Saffat 37/60)

Vesselam.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

VİDEOLAR


Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)
Evliliğe Hazırlık ve Evlilik Süreci (Melike Hatun Kültür Merkezi - Haziran 2019)
Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)
Gençliğin Sorunları ve Öneriler (SAY - Nisan 2019)

Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)
Konuşma Sanatı (MEKDAV - Aralık 2018)
Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)
Şahsiyet Oluşumu (AKEV-Şubat 2019)

Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC’si (Ekim 2018)
Kendini Eğitmek ve Geliştirmek için çalışmanın ABC'si (Ekim 2018)
Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)
Haber Türk 2015 (28 Şubat Süreci)

Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı 2013 (Aile İçi İletişimde Söz)
Anadolu Eğitim ve Kültür Vakfı 2013 (Aile İçi İletişimde Söz)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 2)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 2)

Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 1)
Nevşehir Programı 2013 (Sen Hangisisin? 1)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 2)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 2)

Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 1)
Dost TV 2013 (Bayram ve İnsan 1)
Dost Tv 2014 (Hz Fatıma, çocukları ve Kerbela)
Dost Tv 2014 (Hz Fatıma, çocukları ve Kerbela)

Dost Tv 2013 (Gençleri Kazanmanın Yolları)
Dost Tv 2013 (Gençleri Kazanmanın Yolları)
Dost TV 2013 (Çocuklarda Sorumluluk Duygusu)
Dost TV 2013 (Çocuklarda Sorumluluk Duygusu)

Dost TV 2009 (Aile İçi İletişim)
Dost TV 2009 (Aile İçi İletişim)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 2)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 2)

Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 1)
Genç Birikim Dergisi 2011 (Aile Eğitimi 1)
Sun TV 2007 (Kitap Okuma Alışkanlığı)
Sun TV 2007 (Kitap Okuma Alışkanlığı)

TV 5 Yüzleşme 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Yüzleşme 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Bir Tatlı Huzur 2006 (Ergenlik Dönemi)
TV 5 Bir Tatlı Huzur 2006 (Ergenlik Dönemi)

Kon TV 2006 (Ailemiz)
Kon TV 2006 (Ailemiz)
Kon TV 2006 (Evlilik Öncesi)
Kon TV 2006 (Evlilik Öncesi)
Joomla templates by Joomlashine