BİR ZÜMRÜDÜANKA HİKÂYESİ - 20

Bir Zümrüdüanka Hikâyesi -19

YALNIZLIK VE TEKLİK VADİSİ

Ormanlarından çıkmışlardı. Yönleri belliydi, gidecekleri yeri biliyorlardı. Ancak hedeflerine ulaşmak için oradan itibaren Zümrüdüanka, Rade, Işık ve Bark, yedi dipsiz vadinin içinden bazen yürüyerek bazen uçarak geçmek zorundaydılar.

Yukarıdan aşağıya doğru baktılar. Dereler, ırmaklar kırmızı akıyordu, gözler kırmızı yaş döküyordu. Her şeye ağlanabilirdi. Yurtlar, yuvalar, canlılar, cansızlar, eski ve yeni her şey yıkılmış, dağılmış durumdaydı. Belki de sessiz ağlıyordu herkes gördüklerine, bir başkasına göstermeden.

-          Burası neresi, dedi.

-          Atalarının yurdu, diyecekti, diyemedi; senin bilmediğin, daha önce görmediğin yerler, dedi.

Ama anladı o ve o an onun gözlerinden düşen yaşlar da kızıla çalmaya başladı.

Az sonra arkalarından gelen kanat sesleriyle irkildiler. Durup geriye bakınca gördüler ki geride kalan kuşların bir sürüsü arkalarına takılmış, enginlerden uçarak geliyorlardı. Oysa onlar bu yolculuğun ne kadar yorucu olacağını bilmiyorlardı.

İkisi de hiç ses çıkarmadı. Mademki kendileri karar vererek gelmişlerdi, öyleyse zorluklara katlanacaklardı. Hem katlanmasalar bile onlar ne yapabilirlerdi ki kendileri gelmişlerdi. Ya bu yedi vadiyi geçecekler ya da döneceklerdi.

Uzun süre uçtuktan sonra birinci vadinin kenarına geldiler. Hep birlikte kondular.  Nereden, nasıl girmeleri gerektiğini araştırdılar bir süre. Yolun epece ilerisinde bir işaret levhası gördüler. Onun yanına vardılar. Üzerinde şöyle yazıyordu:

Bu yol, yalnızlık ve teklik vadisine gider.

Bir baykuş öne atıldı ‘Bu yolda öncü olmak bana yakışır.’ diyerek. Zümrüdüanka ve Rade şaşırdı. Birkaç kelime söyleyecek oldular fakat baykuşun onları dinlemeye hiç niyeti yoktu. Madem ki bu yol ‘yalnızlık ve teklik’ vadisine gidiyordu, terk edilmiş her yerin bekçisi baykuş değil miydi? Tabi ki öne düşecekti.

Zümrüdüanka ve Rade daha fazla bir şey demeden uçmaya devam ettiler. Nasılsa yaşanan hayat, baykuşa da gerçeği öğretecek kadar gerçekçiydi.

Baykuş, yalnızlık ve teklik vadisindeki yolculuğu, yalnızca kendisinin sevilmesi, yalnızca kendisinin öncü kabul edilmesi, herkesin bir tanesi olmak olarak anlamıştı. Tekliği kendisi için düşünmüştü o. Hâlbuki buradaki ‘yalnızlık ve teklik’ süreci, her yükü yalnız çekmek, yalnız ağlamak, yalnız inlemek, hiç kimseden hiçbir şey beklememek olarak tecelli ediyordu. Yol çok zordu, kona göçe ilerledikleri vadide, yol açmak, arkadakileri düşünerek hareket etmek, her yorulanın yüküne yardımcı olmak, her dertlinin derdine ortak olmak hiç de kolay bir şey değildi. O, kendi biricikliği anlaşılsın diye talep etmişti bunu. Hâlbuki durum hiç de onun beklediği gibi olmadı. O, iltifatların edildiği kuş olarak biricik olmak istiyordu. Güzelliğine hayran olunacak kuş olarak biricik olmak istiyordu. Her dar ve zorda kalanın akıl sorduğu kuş olarak biricik olmak istiyordu. Fakat yaşadığı şey bunların çok dışında şeylerdi. Öne düştüğü için kimi ‘Aşağıdan uç, biz senin yükseldiğin yere yükselemiyoruz.’ diyordu. Kimi ‘Yukarıdan uç, biz o mesafede kanatlarımızı istediğimiz gibi çırpamıyoruz.’ diyordu. Kimi, ‘Açıktık, bize yiyecek bir şeyler bul.’ diyordu. Kimi ‘Benim yumurtlama vaktim geldi, uygun bir yerde durabilir miyiz?’ diyordu. Kimi, ‘Benim kuluçkaya yatma vaktim geldi, yol daha ne kadar sürecek?’ diyordu.

Baykuş bu yolculuğa çıktığına çıkacağına bin pişman olmuştu. Hele de öne düşmeyi istediği için kendi kendisine içinden söylemedik söz bırakmıyordu. O nereden bilecekti, öne düşmenin bu kadar yükü olduğunu, sadece Zümrüdüanka’ya gösterilen ilgiyi ve onun sözlerine gösterilen itibarı istemişti hatta biraz da kıskanmıştı. Aynısı kendisine de gösterilsin istiyordu. Esasında Zümrüdüanka’nın ne böyle bir ilgi ne de sözlerine itibar talebi vardı. O, kendi dünyasında kendi hedeflerine o kadar gönül vermişti ki ne baykuşun hevesleri ne de kıskançlığı onun umurundaydı. Kim kimi severse sevsin, kim kime ilgi gösterirse göstersin, kim kimin sözlerini itibara alırsa alsın, asıl olan onun yüreğinde yankılanan çoğu belki de hiçbiri, hiç yazılmamış ve söylenmemiş sözlerdi. ‘Söylenmemiş sözlerin hasreti dudağımda.’ İşte bu sözlerin sahibi onun hasretini anlayabilirdi fakat o da başka bir boyutta yaşamış ve başka bir boyuta geçmişti.

Yorulmuştu baykuş. Çünkü onlar, yaşadıkları hiçbir yerde, diğer kuşlar gibi yuvalarını kendileri inşa etmezler, bunun yerine ağaçkakanlar gibi diğer kuşların geride bıraktıkları yuvaları veya ağaç kovuklarını kullanırlardı. Yer baykuşları bile kendi yuvalarını kazmazlardı. Hep başkasının emeğinin üstüne konarlardı. Esasında şimdi de biraz öyle olmuştu. Tüm kuşlar, kendisinin değil Zümrüdüanka’nın ve Rade’nin peşinde uçmayı istemişlerdi. Zümrüdüanka ve Rade, diğer kuşlara öncü olmak gibi bir isteğe sahip değillerdi, kuşlar onları kendiliklerinden öncü kabul ediyorlardı.  Fakat o, kendince bir sebep bularak tüm kuşların öncüsü olmayı istemişti. Onlar, kendisine bir iki cümle söylemiş ancak kendisi öncü olmayı o kadar istemişti ki onların sözlerini duymamıştı bile.

Şimdi bu durumdan nasıl kurtulacağını kendisi de bilmiyordu. Çünkü çok zorlanıyordu. Ömür boyu, o kendisinden başka hiç kimseyi düşünmeden yaşamıştı. Hatta o kadar ki yaşadığı yerlere başkalarını sokmazdı. Esasında başkaları da onun yaşadığı yerlerde yaşamak istemezdi belki de. Çünkü baykuş, kendisini kimsenin rahatsız etmediği viraneleri, bin saraya tercih ederdi her zaman. Zaten bu yüzden kuş cinslerinin çoğunun kendisi için saray kabul ettiği ağaçlık yerleri hiç sevmezdi.

İki ayaklı, konuşan canlılar olan insanların dilinde, kendi türünün binlerce adı varmış. Lilith de bunlardan biriymiş. İnsanlar arasındaki efsaneye göre bu kelime ‘gece’ anlamına da gelmekteymiş. Bazıları da bu kelimeye ‘çığlık kuşu’ anlamını da veriyormuş. Bu efsaneye göre Lilith, Âdem’in ilk karısıymış, Âdem onunla evlenmiş fakat evlendiğine bin pişman olmuş. Yine de çok uğraşmış evliliğini kurtarmak için fakat öyle bir an gelmiş ki yapabileceği hiçbir şey kalmamış. Bir süre sonra da Lilith, ‘Ben yapamıyorum.’ diyerek kendi ayrılmış. Tanrı da Âdem’e sabırlı davrandığı, güzel huylu olduğu için Havva’yı armağan etmiş. Lilith ise yuvasını viraneye çevirmenin bir sonucu olarak viranelerden hoşlanan bir ‘çığlık kuşu’ olmuş. Attığı çığlıklar, bir kuşa yakışmayacak kadar ürperticiymiş. İnsanlar, onun soğuk duruşuna, hemcinsi olan kuşlarla dahi bir türlü dengeli bir iletişim kuramayışına bakarak ‘Baykuş’ adını vermiş bu kuşa.

Baykuşun neredeyse kafasını dolduran gözlerinin ‘mavi’ rengi seçebilen bakışları da yorulmuştu bir süre sonra. Yorgunluğun etkisiyle gözleri iyice küçülmüştü. Önceden yaşadığı viraneler gelmişti aklına, o viranelerde ne kadar da mutlu olduğunu hatırlamıştı.  

Durdurdu tüm kuşları ve kondular. Hepsinin duyacağı şekilde seslenerek şunları söyledi: - Ben artık sizinle devam etmek istemiyorum. Eskiden yaşadığım viraneleri özledim. Geri döneceğim ve hayatıma kaldığım yerden devam edeceğim. Bir diyeceği olan var mı?

Hiçbir ses çıkmadı. Esasında bu da üzdü biraz baykuşu. İstiyordu ki: ‘Aaaa nasıl olur, neden dönüyorsun, dönme, sensiz biz ne yaparız, yolumuzu nasıl buluruz, bizi bırakma yoksa telef oluruz.’ falan desinler ve hatta hepsi ağlasın istiyordu. Kimse bir şey demedi, kimse ağlamadı. Çünkü diğer kuşlar, baykuşun öne düştüğü durumda dahi Zümrüdüanka ve Rade’nin kılavuzluğuna güveniyorlardı, baykuşa değil.

Baykuş, hiç kimsenin ömrünü adamadığı bir yolculukta öncü olamayacağını anlamanın kendisine yaşattığı buruk bir acıyla geri döndü ve viranelerinin olduğu yere doğru kanat çırpmaya başladı. Yaklaştığı yerlerde insanlar: - A baykuş, bakmayın uğursuzluk getirir, diyorlardı. Tarlalarındaki fareleri yiyerek beslendiği bu insanların, en değerli ürünleri olan buğdaylarından güvercinlere elleriyle yem serpmelerini ise bir türlü anlayamıyordu. Kendisi de kuştu, kendisine neden yem serpmiyorlardı?

Uçtu, uçtu, uçtu, tevhide götürecek bir yalnızlık yerine, kibre götüren bir yalnızlığı tercih ederek bir viranenin duvarına kondu. Gecenin karanlığında ‘Ne kadar da yalnızım. Neden benim hiç dostum yok, neden beni seven kimse yok?’ diye inlemeye başladı. Gecenin karanlığında bir ses geldi: ‘Çünkü sen hiç kimseye arkadaş olamıyorsun. Hiç kimseye dostluk etmiyorsun, hiç kimseyi sevmiyorsun. Başkalarını kıskanıyor ve onların yerinde olmak istiyorsun. Hâlbuki onları kıskanmamalı, kendin olmalısın.’

Baykuş, her iki tarafa çevirerek 360 dereceyi görebildiği başını defalar kere sağa sola çevirdi fakat hiç kimseyi göremedi. Ses, bir cümleyi tekrar edip duruyordu:

-Dostunu kıskananın akıbeti, dostsuz kalmaktır. Dostunu kıskananın akıbeti, dostunu kaybetmektir. Dostunu kıskananın akıbeti, ruhunun viranesinde ölmektir. Dostunu kıskananın akıbeti, gönlünün çölünde tükenmektir. Dostunun kıskananın akıbeti, etrafı dopdoluyken de kendini yapayalnız hissetmektir. Dostunu kıskananın akıbeti…

Baykuş daha fazla tahammül edemedi ve ‘Yeter!’ diye inleyerek teleklerini kulaklarına kapattı, çipil maviye çalan gözlerini yumdu. Baykuşun bile tahammül edemediği bu sözler o günden beri her gece yankılanır fakat nedense insanoğlu ne duyar ne de anlar.

DEVAM EDECEK...